UNUTULMUŞ YOLCUNUN DESTANI
- Erdal Balcı

- 30 Mar
- 28 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 30 Nis
Sürrealist bir dokunuşla, hem bireysel hem de toplumsal bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Bu şiirlerdeki figürler, kaybolmuş zamanın çeyrek asırlık yankılarıyla yaşam buluyor; bir taşın, bir gövdenin ya da bir çiçeğin izinde derin anlamlar arayan kelimeler, “unutulmuş” olana dair yeni anlamlar dokuyor. Hem uzak hem de yakın, bir çaresizliğin ortasında var olmaya çalışan bir insanın hikayesi her satırda karşımıza çıkıyor.
Her şiir, zamanı bir yönüyle sarmal bir şekilde geriye doğru çekerken, diğer yönüyle onu ileriye doğru açarak bir sonsuzluk fikri doğuruyor. İnsan,kaybolmuşun peşinde koşarken, aynı zamanda varlığını da yeniden keşfeder; geriye kalan, yalnızca bir iz değil, aynı zamanda her şeyi kapsayan bir hikâyedir. Erdal Balcı’nın kalemiyle yazılan bu destan, yalnızca bireysel bir serüvenin değil, tüm insanlık tarihinin, kaybolmuşların ve
unutulmuşların bir destanıdır. Şiir, her bir adımda okuyucusuna kendi yolculuğuna dair bir şeyler bırakır, kaybolan parçaların birleştirildiği bir labirenttir.
Lastik Topun Göğe Fırlattığı Umut Parçası
Bir lastiğin üstünde zıplayan zamanın tozu, her sıçrayışta seksek karelerine dağılıyor, karelerin çizgileri eriyip çocukluk güneşinin gözbebeklerine akıyor, güneş bir taş olup kuşun gagasında eriyor, kuş kovalamacanın peşinde nefes nefese sokaklara düşüyor, sokaklar unutulmuş oyuncakların açık hava müzesi, çamurdan arabalar hayal gücünün tekerleklerinde kanat çırpıyor, tekerlekler eriyip lastik bir topa dönüşüyor, top gökyüzüne fırlatılmış umut parçası, fırlatılırken saklambaç oynarken kaybolan çocuğun bedeni topun içine hapsoluyor, yıllar sonra ağacın kovuğunda bulunuyor, elinde hala aynı taş, taş ağacın damarlarında kök salıyor, kökler dallara uzanıp beş taş oynarken havada asılı kalan anı yutuyor, an havada kristal bir küre olup dönüyor, kürenin içinde annelerin sesi akşam ezanına karışan çağrı, çağrı oyuncakları kutuda uyuyan eski dostlara dönüştürüyor, dostlar tozlu hatıranın içinde yıldızlardan bir dünya doğuruyor, dünya limanın sakin sularında sallanan sala çarpıyor, sal fırtınalardan kaçmış yorgun martının kanatlarında eriyen kar tanelerini taşıyor, kar taneleri battaniyenin sıcaklığına karışıp korkuları masalın içine hapsediyor, masal annemin kollarında zamanın durduğu çembere dönüşüyor.
Çemberin içinde her şeyin rengi soluyor, sadece huzur kalıyor, huzur bir yaranın üzerine değen incecik parmak, parmak acıyı sihirli dokunuşla eritiyor, eriyen acı fincan çay buğusunda beliren yüze dönüşüyor, yüz şefkatin en soğuk gecelerde üşümeyen ateşi, ateş annemin kollarının dünyanın en eski en sağlam haritasına sıçrıyor, harita kaybolduğumda beni kendime götüren yol, yol yeni açılmış defterin kokusunda saklı dünyaya uzanıyor, dünya harflerin parmak uçlarında dans eden küçük perilerine karışıyor, periler tebeşir tozu bulutunda kaybolan öğretmen sesini yutuyor...
Ses sıraların üzerinde biriktirdiğimiz hayalleri deniz kabuklarına çeviriyor, kabukların içinde ilk heyecan karıncanın sırtında taşınan kırıntı, kırıntı okul zilinin sesinde titreşen binlerce kalbe dönüşüyor, kalpler kara tahtaya yazılan ilk aşkın ismini silgiyle silmeye çalışıyor ama isim hep belli belirsiz kalıyor, silinemeyen isim okul yıllarının hızla aktığı nehre akıyor, nehir her anı kıyıya vuran renkli çakıl taşına çeviriyor, taşlar uzak dağın eteğindeki sise karışıyor, sis yaklaşınca dağılan uzaklaşınca beliren bir gölge oluyor, gölge ormanın kalbine iniyor. Ormanın kalbinde fısıldaşan ağaçlar konuşan hayvanlarla prensesin uykusunda dans ediyor, dans devlerin ayak izlerinde biriken
yağmur sularına sıçrıyor, sular lambanın içinde sıkışıp kalmış uyanmayı bekleyen cine dönüşüyor, cin masalların gerçeğin en eski renkli kılığına bürünüyor, kılık karanlıkta yolumuzu aydınlatan ateş böceklerine karışıyor, böcekler kül kedisinin cam ayakkabısında kaybolan geceyi sihirle dolduruyor, sihir balkabağının içinde saklı araba olmayı bekliyor, bekleyen araba masalların büyülü dünyasının kitabın sayfaları arasında uyuyan prensese çarpıyor, prensesi uyandıracak öpücük değil biraz inanç, inanç içimizdeki kapıyı aralıyor, biz kapıdan geçip kendi masalımızı yazmaya başlıyoruz, yazdığımız masalda sabah aynanın bize gülümsediği gün doğuyor, gülümseme sözlerin ağızdan çıkar çıkmaz çiçeğe dönüştüğü ana sıçrıyor, çiçekler gökyüzünün mavi yalan söylemediği bulutlara uzanıyor, bulutlardan her yağmur damlası toprağa içten öpücük gibi düşüyor, öpücük arkadaşın gözlerinin içine bakıp her şeyi anlatabildiğimiz ana ulaşıyor, kelimeler saklambaç oynamıyor pusuya yatmıyor...
Annenin “gel” deyişi evrenin en büyük gerçeği, babanın “varım” deyişi en sağlam kale, kale yalan söylenmeyen günlerin çocuğun elinde büyüyen balonuna dönüşüyor, balon renkleri daha canlı uçuşu daha özgür, şimdi her söz ipin ucunda sallanan ağırlık, ağırlık kayıp kıtanın efsanesi gibi uzaklarda duran o çocuğa çarpıyor.
O çocuk gözleri ela elleri kirli gülüşü saman sarısı, kuşun kanadında saklı sırları yıldızlarla konuşan anne, şimdi aynanın önünde kravatını düzelten yabancı, masumiyet kaybolan eldiven gibi soğuk yalnız, tren istasyonunda unutulmuş içi boş oyuncak, oyuncak hüzne dönüşüyor, hüzün kaybolan çocuğun ardından söylenen ağıt, ağıt her dizede büyüyen acı, acı gözlerimizin önünde yanıp sönen film şeridi, şerit başı sonu belli olmayan kaybolan masumiyete karışıyor, masumiyet güneşe sürme çekilmiş gözlere sıçrıyor, sokaklar yeni elbise giymiş çocuk kadar neşeli, şeker ambalajlarında parıldayan ışık her renk ayrı umut ayrı tat vaadi, vaad ayakkabı cilasında yansıyan heyecana dönüşüyor, heyecan büyüklerin avuçlarında biriken küçük mutluluklara karışıyor, mutluluk öpücüğün alında bıraktığı sıcak iz, bayram sabahları zamanın en kısa tatlı rüyası, rüya evin içinde yayılan kolonya kokusuna, tepside dizilmiş anı kadar kıymetli şekerlere, bayram sabahları uzak fotoğraf albümünde solan ama içimi ısıtan eski güneşe dönüşüyor.
Güneş kapının ardında saklı ömre sızıyor, eşiklerde büyüyen boy odalarda hatıra, merdiven gıcırtısı zaman ritmi, pencere ışığı annenin duası kadar yumuşak, yumuşak bahçedeki salıncağa çarpıyor, salıncak rüzgârla sallanan boşluğa, topacın döndüğü toprak otlar bürümüş, dut ağacı dallarında saklı sırlar meyveler kuşlara kalmış tatlı özgür, çocukluk evi liman sığınak başlangıç, bahçesi hayal gücünün sonsuz oyun alanı, şimdi başkasının evi ama içimde hala kapı pencere ağaç toprak, toprak karıncanın peşinde sonsuz yolculuk, taşın altında yeni kıta krallık, gökyüzü masal kitabının tavanı kadar yakın, yıldızlar uzanıp tutulacak parlak gerçek,böceğin kanadında yanardöner evren, suyun içinde dans eden görünmez canlılar, meraklı gözlerle keşif çocuğun en büyük bilimi, her an yeni soru heyecan bilmece, deniz kabuğunda yankılanan okyanus sesi, rüzgarın getirdiği uzak diyar kokusu, keşif dünyayı avuçlara alıp incelemek sonra bırakıp yeni mucizenin peşine düşmek.
Mucize dokununca geçeceğini sandığımız yaralara çarpıyor, yaralar derinimizde kaya gibi ağır, masalların kahramanları ölüyor gerçek yüzlerini gösteriyor korkunç çıplak, büyümek oyuncağın bozulduğunu fark etmek, mekanizma görünür sihir kaybolmuş, hayal kırıklığı balonun sessiz sönmesi, elde kalan renksiz buruşuk lastik parçası, parça aynada tanıdık yabancı yüze çarpıyor, gözlerde eski ateş yok, büyümenin hayal kırıklığı her şeyin olduğu gibi olması razı oluş, razı oluş tren düdüğüyle kesiliyor, düdük gökyüzünü yaran çığlık, el sallayan eller havada asılı yaprak, mendilin ucunda tuzlu damla, gemiler ufukta eriyen anı, terminal camında değen alınlar, sessizlik vedanın yüksek perdeden bestesi, bavul ağırlığı kalpten hafif, yollar ayrılığa uzanan ip, veda donmuş fotoğraf kareleri, gidiş hüznü kalış çaresizliği, gar liman terminal acı müzesi, sergilenen gözlerdeki ıslaklık.
Islaklık bakışta şehri yakan kıvılcıma dönüşüyor, değdiği yerlerde yangın kül, cam ardında eriyen siluet, uzaklaşınca noktaya dönüşen acı, ardından bakmak zamanı durdurmak, saniye uzak silik, el havada sallar boşluğa tutamayacağını bilerek, rüzgar elden geçer serin anlayışsız, ardından bakmak son sayfa okumak, her şey biter gözler kelimelerde, gidenin bıraktığı silinmeyen veda, veda yol ayrımında iki taşa çarpıyor, taşlar doğu batı gösterir yalan söyler, çatalda sallanan kaderler, yollar cellat ayırır sevenleri bıçak keskin, haritada birleşen çizgi gerçekte ayrılan hayat, kader yol yapımcısı, yol ayrımı kahve telvesinde gizli, görünmez içtikçe unutulur, yol ayrımında parçamız diğer yolda kalacak.
Kalacak kibrit çıtırtısıyla yanıyor, harfler alevde dans eden kömür karası, fotoğraf yırtılışı yüzü bölen deprem, gülüş parçası burada göz orada birleşmeyecek, küller kara kelebek, her biri söz satır, resim parçaları yapboz tamamlanmayan, mektup yakılması geçmişi kül etmek, duman ciğerlere çekilir hatırlatır, resim yırtılması öldürmek ister gibi, parça ayrı yaşar acıtır, acı odada büyüyen boşluk, yankı duvarda asılı tablo, telefon suskunluğu ağıt derin, kapıda gelmeyecek ayak sesi, sessizlik yorgan örtünür ısıtmaz dondurur, çay buğusunda kaybolan yüz, koltukta unutulmuş kitap, ayrılık sessizliği denizin dibi, ağır çekim boğuk soluk, nefes uğultu, ben uğultuda kaybolmuş hiç. Hiçlik kahve dibinde figür, yol ayrımında karşılaşan yabancı yıllar önce sevgili, kader oyuncak tren rastgele, ayrılık bulutta yazılı gökyüzü, okunur anlaşılmaz, sokakta karşılaşırız gözler aynı dil konuşmaz, yabancılaşan sevgili ayrılığın bitmediğini anlar, anlama aynada tanıyamadığın yüze, ezber el başkasının avucunda uzak soğuk, yabancılaşma dil unutulması, ortak dünya kayıp kıta, gözlerde kendimi ararım bulamam, sadece yabancı, veda beden orada ruh gitmiş.
Gitmiş üniformada sıkışmış adama karışır, cepte fotoğraf mendil toprak, hücrede takvim her gün ayrılığa taş hasret, savaş tren veda taşır, istasyonda umut incelir, hapis zaman durduran saat akrep yelkovan hasret, zorunlu ayrılık mektup beklemek postacı gelmez, anne gözleri cephe oğlu, sevgili dua hücre kapısı, kapı gece kuyusuna açılır, kuyu dibi görünmez yıldız çığlık, saat kazma beyin deşer tik tak acıtır, uykusuzluk örümcek ağı iplik sızı, göz kapak ağır iç göz açık anı yüz veda seyreden, uykusuz geceler kaybolmuş gemi liman fener yok, karanlık sessizlik sensizlik. Sensizlik kalbin masada ameliyat sonrası, dikiş sökülmüş umut kurumuş kan, ceset soğuk hareketsiz etiket “Aşk ölüm nedeni Zaman”, aşk anatomisi harita damar hatıra doku acı, atan nokta durmuş saat yanan bölge kül boşluk, aşk biter nehir kurur kuş uçmayı unutur çiçek solar, cevap anlaşılmayan dil okunamayan kitap.
Kitap kar tanesinde uyuyan tohuma açılır, kefen altında atan nabız, dalda tomurcuk yumruk sıkı, içinde yaprak çiçek bahar, kış sonu bahar mahkum özgürlük kapı zincir güneş, kuş gagasında dal yeni yuva şarkı hayat, kış sonu bahar umut diriliş yeniden doğuş, kar altında çiçek güneşi görünce haykırır ilk an.
İlk an fener ucunda avuç aydınlık, karanlığa hançer, gölgeler kaçışır siner, korku son cesaret başlangıç, karanlığı yırtan ışık anne gözü çocuk ararken, mum alevi cehalet duvar deler, umutsuz anda yıldız tek başına meydan okur, çığlık sessizliği yırtar damla yürek eritir. Eriyen yürek ağaç köküne iner, kök kaya deler inat, fırtına eğilir kırılmaz dal, zirvede bayrak rüzgara meydan, direnme gücü işçi eli nasır sıcak üreten, anne yüreği her şeye göğüs, bilge söz çağ aşan, kuş kanadı göç yorulmaz, çocuk göz her şeye rağmen gülen “buradayım”. Gülen bakış mum alevi pervanelere sıçrar, yanacak bilirler ışığa gelir, el ele uzanır kötülük söner, iyilik inanç çocuk masalı iyiler kazanır, yetişkin sınav inanmak umut, inanç tohum karanlık gömülür çürür filizlenir meyve verir karanlığa inat zafer haykırır.
Haykırış kitap kapağını kapatıp yenisini açar, arkadaki satır anı, boş sayfa bembeyaz, doldurmayı kendin karar verir, cesaret uçurum kenarından atlamak uçmaya inanmak, gemi bilinmezlere yelken kıyı gözden çıkar okyanus karışır, cesaret çocuk ilk adım düşeceğini bilerek yürümek, kuş ilk uçuş yuvadan ayrılış kanat güven gökyüzü çırpma. Çırpma avuç gökyüzüne uzanır, parmak arasından dilek umut süzülür duman gibi meleğe, dua kabul beklenti sabır tohum ekip filiz beklemek, anne hasta çocuk başında nefeste umut dua, beklenti damla toprağa çiçek can verir, yıldız kayar dilek geçer belki olur.
Dilek çocuk gözüne bakar geleceği görür, ışık uygarlık temeli, genç azminde dünya değiştirecek güç çınar kök derin sağlam, güven tohum ekmek meyve görmeden, ağaç dik gölge başkası serinlesin, kitap yaz yıllar sonra okunsun, bayrak genç ele teslim ileriye taşısın, miras inanç umut sevgi adalet.
Adalet savaş enkazında toz bulutunda ince sap kıpkırmızı gelincik, yıkıntıdan doğan çiçek inat hayat ölüme meydan, beton ot filiz umut kanıt, çiçek çocuk anısı anne dua karşılığı, yıkıntıdan doğan çiçek her şeye rağmen güzellik haykırır.
Haykırış kuş kanadında haber, rüzgar fısıldar deniz köpürür dağ yankılanır, esir zincir kırılır hasta ilk nefes derin hür, kurtuluş ferahlık müjdesi güneş doğuş uzun gece sonrası, yağmur kavrulmuş toprağa, anne mektup cepheden, müjde çığlık sarılma gözyaşı, kurtuluş bayram sabahı, ferahlık ilk bahar havası.
Hava enkazdan çıkan ele yardım eline karışır, savaşta çocuk şefkat asker, düşmana su veren düşman, insanlık inanç iyilik var bilmek,sanat fırça güzellik, bilim tedavi umut, inanç anne ilk söz “Sevgi”, öğretmen merak “Bilgi”, dost vefa, toplam insanlık inancı...
İnanç lastik topun göğe fırlattığı umut parçası, parça düşer zıplar, zıplar, zıplar…
Sonsuz seksek karelerinde çocukluk güneşi parıldar, parlar, patlar…
Yeşilin Fışkıran Alevi, Kefenin Altındaki El
Kışın beyaz kefeni yırtıldı ansızın, altından yeşil bir el fırladı toprağın göğsünden, parmakları tomurcuklarla kaplı, tırnakları çiçek yapraklarından.
Toprak hamile kaldı yeniden, karnı şişkin bir davul gibi gerildi; çiçekler patlamaya hazır saatli bombalar, her biri tik tak eden bir kalp atışı.
Güneş, buz tutmuş kalplerin üzerine dökülen sıcak bal gibi aktı damla damla, eritti donmuş damarları, içlerinden yeşil alevler yükseldi.
Bahar, doğanın delirdiği o muazzam andır; karıncalar toprağın damarlarında koşturan mesajcılar, haber getiriyorlar: ölüm yendi, hayat fışkırıyor her yerden.
Her tomurcuk gökyüzüne atılmış bir meydan okuma, yapraklar açıldıkça gök daha da genişliyor, sanki yeşil alevler maviyi yutup yeniden doğuruyor.
Ve bu yeşil alevler denize doğru akıyor, dalgalar onları yutmaya çalışıyor.
Deniz devasa bir çamaşır makinesi, içine kayaları atmışlar,dönüyor durmadan, köpükler saçılıyor.
Dalgalar karayı döven ıslak kırbaçlar, her vuruşta taşlar inliyor, tuz ve yosun kokusu dünyanın teri gibi yayılıyor havaya.
Fırtına gökyüzünün öfkesinden köpüren bir devin ağzı, dişleri yıldırım, dili şimşek.
Gemi leşleri denizin dibinde uyuyan paslı hatıralar, su hafızası olan tek canavar; her şeyi yutar ama hiçbir şeyi unutmaz, batıklar arasında eski aşk mektupları yüzüyor hala. Köpükler denizin kıyıya yazdığı ama hemen sildiği şiirler, silinirken geriye sadece tuzlu bir hüzün bırakıyor.
Denizin ötesinde dağlar yükseliyor, dünyanın göğe uzanan taşlaşmış çığlıkları.
Zirveler bulutların arasında unutulmuş beyaz şapkalar, tek bir çam ağacı devin sırtındaki sahipsiz bir kıl tüyü gibi titriyor rüzgarda.
Dağların yalnızlığı bulutlarla kurulan o soğuk dostlukta saklı; aşağıda hayat akarken yukarısı zamanın donduğu bir zamansızlık,acaba taşların da kalbi var mıdır?
Belki her yankı dağın içindeki gizli kalp atışı, taşlar nabız gibi atıyor derinlerde, sessiz bir senfoni.
O senfoni gökyüzüne yükseliyor, görünmez iplerle asılı müzik kutuları dönüyor havada. Kanatlar hapishanelerin parmaklıklarını kesen testereler, bir serçenin kalbi dünyanın tüm ordularından hızlı atıyor.
Özgürlük havada asılı kalabilme sanatıdır; kuşların dili rüzgarın notaya dökülmüş hali, uçtukça gökyüzü maviye boyanıyor, kanatları fırça darbeleri gibi iz bırakıyor sonsuzlukta.
Mavi boya ormana damlıyor, ağaçlar birbirinin kulağına rüzgarla sırlar fısıldıyor. Yosunlar ormanın yeşil peluş halısı, altında uykulu kökler kıvrılıyor; girmek bir devin ağzına yürümek gibi, hem korkunç hem serin.
Her yaprak bir göz, her dal bir parmak; orman uyumaz, sadece gözlerini kapatır, içeride zaman başka akar.
Ağaçların yaş halkaları dünyanın tüm tarihini gizleyen sessiz kütüphaneler, her halka bir sayfa, her çatlak bir hikaye. Ve gece çöküyor ormana, ay gökyüzünde unutulmuş gümüş bir tabak, yıldızlar tanrının geceye serptiği tuz taneleri sanki.
Mehtap denizin üzerine serilmiş ipek bir cenaze örtüsü, ışık geri çekilip sahneyi hayaletlere bırakıyor. Ay ışığı delilerin ve aşıkların içtiği soğuk iksir, yıldızlar gökyüzündeki deliklerden sızan cennet ışıkları, her biri bir umut yarığı.
Ama ben, bir karıncanın gölgesi kadar bile değilim fırtınada; kocaman bir ormanda kaybolmuş bir düğmeyim sadece.
Doğa dev bir senfoni, ben ise sadece bir es payıyım; okyanusun yanında bir damla, dağın yanında bir kum tanesiyim. Bu küçüklük en büyük özgürlüğüm aslında; çünkü evrenin yanında hiçbir şey olmamak, her şey olabilmektir.
Yeşilin alevi içimde yanıyor hala, kefenin altındaki el uzanıyor bana,tomurcuklar patlıyor göğsümde, ve ben, küçük bir düğme, sonsuz senfonide dönüyorum, uçuyorum, kök salıyorum, yutuyorum ve unutuluyorum – ama her unutuşta yeniden doğuyorum, yeşil, deli, özgür.
Paslı Pusulanın Gösterdiği Dilsiz Çeşme
Göğüs kafesimde paslı bir pusula, hep kuzeydeki o dilsiz çeşmeyi gösteriyor, iğnesi titreyerek. Toprak, tırnaklarımın altında bir hıçkırık gibi kuruyor; köklerim havada, bulutları emmeye çalışan çıplak sinir uçları, dallanıp budaklanıyor.
Gökyüzünden sarkan ip merdivenlere tırmanıyorum, her basamak memleketin bir tozlu sokağına açılıyor, sokak lambaları eski masalların fenerleri gibi yanıyor. Orada, zamanın içinde donmuş bir ekmek kokusu var; fırıncılar ay ışığını yoğuruyorlar, hamurlarından yıldızlar doğuyor.
Ayaklarımın altında ezilen asfalt değil, çocukluğumun kerpiç rüyaları, toz olup yükseliyor. Toprak ana, karnında sakladığı o eski masalları şimdi kulağıma bir fırtına gibi fısıldıyor, kelimeler yağmur olup yağıyor, toprağı ıslatıyor, ve bu ıslaklık masama sızıyor. Masada boş sandalyeler, birbirine dolanmış telefon kablolarından sarkan diller, sessizce fısıldaşan.
Kahkahalar, eski bir gazetenin sararmış ilanlarında uyuyan ölü balıklar gibi sessiz, gözleri açık ama bakışsız. Dostlarımın yüzleri, duvar saatlerinin kadranlarına sıkışmış; yelkovan her döndüğünde birinin gülüşü duvardan aşağı dökülüyor, yere saçılıyor.
Birlikte içtiğimiz çaylar şimdi okyanusları dolduran siyah bir mürekkebe dönüştü, dalgaları masanın kenarından taşan.
Masanın altından bir çocuk çıkıyor ve hepimizin adını tersten söylüyor, kelimeler geriye akıyor, zamanı bozuyor. Seslerin yankısı, boş bir kuyuya atılan gümüş paralar gibi karanlıkta parlıyor ama asla dibe ulaşmıyor, sadece yankılanıyor, ve bu yankı kulaklarımda deniz kabuğu gibi büyüyor. Kulaklarımda yankılanan bir deniz kabuğu değil, senin sesinin kristal kırıkları, keskin kenarlarıyla içimi çizen.
Yastığımda kalan kokun, odanın içinde gezinen görünmez bir kaplan;pençeleri tarçın ve yağmur tadında, iz bırakıyor halıda.
Duvarlar senin ismini heceliyor, pencereler dışarıya değil senin içindeki o derin ormana bakıyor, dallar uzanıyor içeri.Sesin, saçlarımın arasından geçen elektrikli bir rüzgar; her dokunuşunda bir yıldız patlıyor zihnimde, gökyüzü parçalanıyor. Kokun, çekmecelere sakladığım kurutulmuş fırtınalar gibi; kapağı her açtığımda odada şimşekler çakıyor ve yatağım bir yelkenli gibi havalanıyor, raylara doğru sürükleniyor.
Tren rayları, omurgamdan sökülüp yeryüzüne serilmiş çelik şeritler, sırtımda titreşen. Bavulumda biriktirdiğim istasyonlar, valizimi açtığımda odaya dolan yabancı rüzgarların küfü, kokuyu dolduruyor.
Yolculuklar, bir aynanın içinden geçmek gibi; her şehirde yüzümün bir parçasını bırakıyorum, parçalar dağılıyor.
Kondüktörler biletleri değil,kalbimin atışlarını kontrol ediyor, nabzım rayların ritmine uyuyor. Rayların sesi, rayların üzerine dökülen süt gibi beyaz ve soğuk, buzdolabı gibi donduruyor zamanı.
Ufuk çizgisi, bavulumun fermuarına sıkışmış bir gökkuşağı; çekiyorum ama gökyüzü bir türlü kapanmıyor, renkler sızıyor, ve bu sızıntı zamanın karnına ulaşıyor.
Zamanın karnını deşiyorum, içinden çocukluğumun kırık bilyeleri ve sönmüş fenerler çıkıyor, yuvarlanıyor yere.
Dün, bugün tarafından yutulan bir güneş tutulması; her anı, tersine akan bir nehir, akıntısı geçmişe doğru. Eski hatıralar, suyun altında nefes alan mermer heykeller gibi canlanıyor, ellerini uzatıyor bana. Takvim yapraklarını yiyorum, ağzımda eski bir kütüphanenin tozu ve mürekkep tadı, boğazıma takılıyor.
Geçmiş, arkamdan koşan gölgesiz bir dev; elimi uzatınca parmaklarım toz oluyor, havaya karışıyor.
Zamanın durduğu o eski evde, aynalar hala benim yedi yaşındaki halimi yansıtıyor ama ben o aynaya sığmıyorum, taşarak ailemin boşluğuna akıyorum. Gökyüzündeki boşluk, babamın ceketinin cebi kadar derin, içine düşüyorum. Annemin elleri, rüyalarımda ekmek kokulu beyaz kuşlar olarak pencereme konuyor ama dokunduğumda tüy oluyorlar, uçup gidiyor.
Babamın sesi, rüzgarın içine saklanmış bir orkestra; her ağaç hışırtısında onun öğütlerini duyuyorum, notalar dallardan sarkıyor. Annemin mutfağı, artık bulutların üzerinde bir gemi; bacasından tüten dumanlar yıldızlara karışıyor, kokusu hala burnumda. Onların yokluğu, odamın ortasında duran devasa bir buzdağı; eridikçe gözyaşlarımın tuzunu artırıyor, tuz yaralarımı yakıyor.
Dizlerimdeki kabuk bağlamış yaralar, en kıymetli mücevherlerim, parlıyor ışıkta. Sokaklar küçüldü, oyuncak atlar gerçek atların gölgelerinden korkar oldu; şekerlemeler artık sadece metal tadı veriyor, ağzımda eriyor.
Salıncaklar bulutlara dolanmış, sallandıkça gökyüzünü yırtıyorum, yırtıktan fotoğraflar dökülüyor.
Saklambaç oynarken kendimi öyle bir yere sakladım ki, hala kimse beni
bulamadı; yirmi yıldır o karanlık dolabın içinde günışığını bekliyorum, kapı aralığından sızan.
Mavi bisikletim, şimdi bir müzenin tavanında uçan bir balık; pedallarını çevirdikçe odama sabun köpükleri doluyor, köpükler fotoğraflara yapışıyor.
Kağıttan hapishanelerde donup kalmış yüzler, gözleri kağıt kesikleri gibi keskin. Gözlerimi fotoğrafa dikince, o dondurulmuş bakışlar canlanıp parmaklarımı kanatıyor; siyah-beyaz bir dünyanın renkli çığlığı bu, kulaklarımı dolduruyor.
Fotoğraftaki bahçeye girmeye çalışıyorum, parmağım kağıdın dokusuna çarpıp kırılıyor, kırıklar yere düşüyor.
Oradaki insanlar gülüyor ama sesleri kağıdın lifleri arasında boğulmuş,
sadece fısıltı çıkıyor.
Bir damla gözyaşı düşüyor karenin üzerine, fotoğraftaki deniz taşmaya başlıyor; odam tuzlu sularla ve eski anıların yosun kokusuyla doluyor, bu su haritalara akıyor.
Haritalar, derimin üzerine çizilmiş labirentler, damarlar gibi kıvrılan.
Her yol, bir sonrakine eklenen sonsuz bir düğüm; ufuk çizgisi, ulaştıkça geri kaçan bir jilet ağzı, keskinleşiyor.
Şehirler, devasa örümcek ağları gibi beni bekliyor; binaların pencereleri birer göz, beni izliyorlar, bakışları ağır.
Asfalt, erimiş bir gece gibi tekerleklerin altında kayboluyor, karanlık yayılıyor. Her kilometre taşı, ömrümden koparılan birer diş, ağzımda boşluk bırakıyor.
Yolun sonunda bekleyen şey bir ev değil, yolun kendisinin kendi kuyruğunu yediği o sonsuz dairesel boşluk, ve bu boşlukta bekliyorum.
Beklemek, bir kum saatini ters çevirip kumların yukarı akmasını ummaktır, kumlar yükseliyor ama düşmüyor. Kalbim, limanda unutulmuş bir fener; gemiler çoktan battı ama ışık hala denizi dövüyor, dalgaları aydınlatıyor.
Her sabah kapının altından giren gün ışığını senin mektubun sanıp öpüyorum, dudaklarım yanık iziyle doluyor. Umut, cebimde taşıdığım ve her gün biraz daha keskinleşen bir cam parçası; avucumu kanatıyor ama bırakamıyorum, kan damlaları toprağa düşüyor.
Bir gün geleceksin ve ayak bastığın yerlerde deniz çekilecek, yerine mercanlardan örülmüş bir yol kalacak, yol pusulamı gösteriyor, dilsiz çeşmeye doğru, sonsuza dek dönüyor iğne, dönüyor, dönüyor...
Tabutumun içinde oturup kendi cenazemizi seyrediyorum.
Nefesim durdu ama gözlerim artık daha net görüyor; ten hapsinden çıkan kuş, kafesini bir hediye gibi bırakıyor. Arzularım birer ceset gibi yolların kenarına serilmiş.
Ben artık ne açım ne tok, ne varım ne yok. Ölüm, korkulacak bir son değil, sevgilinin yüzündeki peçenin kalkmasıdır. Bedenim toprağa karışmadan ben toprağın altındaki sırrı çözdüm; artık beni hiçbir mezar daraltamaz.
Altın İğnelerin Diktiği Sabah
Perdenin arasından sızan altın iğneler, uykulu gözlerimi dikiyor hayata; her iğne bir dikiş, her dikiş kanayan bir şafak yarası, gözkapaklarım yırtılırken içlerinden mercimek taneleri gibi ışık tohumları saçılıyor.
Güneş, her sabah yeniden doğan dev bir portakal; kabuğu çatlıyor, içinden lav gibi sıvı ateş akıyor, damağımda patlayan nar taneleri, dilimde eriyen bal damlaları, boğazımda bir volkan çiçeği açılıyor.
Işık, odamın içindeki eşyaları yeniden icat ediyor: masam dev bir gemiye dönüşüyor, yelkenleri yırtık mektup zarflarından, direği kırık bir kalemden,sandalyem tahta bir taht, ayakları eski saat dişlilerinden, oturunca zamanın vidaları dönüyor sırtımda.
Güneşin her bir hüzmesi, damarlarıma pompalanan sıvı bir sevinç; kanım altın tozuyla karışıyor, nabzım bir nehir gibi çağlıyor, içimde minik balıklar yüzüyor ışıkla, pulları her atışta parlıyor.
Sabahın bu ilk ışığıyla, kâinatın henüz kurulmuş bir saat gibi taptaze ve hatasız olduğunu hissediyorum; dişliler dönüyor, çarklar arasında minik kelebekler kanat çırpıyor, zaman henüz pas tutmamış, sadece çiğ tanesi kokuyor. Ve bu çiğ tanesi kokusu fincandan yükselen buhara karışıyor.
Bir fincan çaydan yükselen duman, cennetin minyatür bir tasviri; buhar kıvrılarak yükseliyor, tavanda lotus çiçekleri açılıyor, her yaprak bir dua, her damla bir melek kanadı.
Bir gülüş, tüm karanlık odaları aydınlatan küçük ama inatçı bir kibrit alevi; alev sokaktan sızan kedinin gerinmesine değiyor, kedi sırtını yayıyor, tüyleri altın iplik oluyor, balon göğe yükselirken ipi bir çocuk parmağından kopup yıldızlara sarılıyor.
Mutluluk, devasa binaların altında ezilen ama asla ölmeyen küçük bir papatya; kökleri betonun çatlaklarından fışkırıyor, yaprakları rüzgârda titriyor, her titreyişte minik gökkuşağı tozları saçılıyor havaya.
Büyük acılara karşı küçük neşelerle barikat kuruyorum; bir ekmeğin sıcaklığı, dünyadaki tüm savaşları bitirebilecek bir huzur taşıyor içinde, kabuğundan buhar yükseliyor, buhar fincana geri dönüyor, çay yeniden kaynıyor, kaynayan suda minik şehirler doğuyor. Kaynayan sudan uçurumun kenarına sıçrıyorum.
Uçurumun kenarında biten o inatçı çiçek gibi; köklerim kayanın kalbinde, dallarım fırtınanın saçlarında dans ediyor, yapraklarımda şimşekler yanıp sönüyor.
Yaşam, vazgeçilemeyecek kadar büyük bir kumar; fırtına beni koparmak istedikçe ben toprağın merkezine daha çok sarılıyorum, taşlar çatlıyor sarılınca, çatlaklardan lav yerine menekşe sızıyor.
Hayat beni defalarca yere vursa da her seferinde daha zıplayarak ayağa kalkan plastik bir topum; zıpladıkça fincandaki buhar dalgalanıyor, küçük dalgalar odanın duvarlarına çarpıyor, duvarlarda minik göller oluşuyor, göllerde yansıyan ben çoğalıyor. Var olmak, en büyük direniştir; nefes almak, yerçekimine karşı verilmiş en soylu savaştır, her nefeste
ciğerlerimden altın kuşlar fırlıyor, kanatları odanın tavanını deliyor, yıldızlara karışıyor.
Yıldızlardan geceye iniyorum, geceyi bir kağıt gibi yırtıp atıyorum, yırtıktan yeni bir mimari yükseliyor.
Her yıkım, yeni bir inşaatın temel kazısıdır; enkazdan tuğlalar eski hatalardan örülüyor, her tuğla bir “keşke”nin kırık camı, harç yerine gözyaşı tutkalı.
Hiçbir hata ebedi değildir, hiçbir yara kapanmaz değildir; yeniden başlamak, sıfır rakamının içindeki o sonsuz olasılığa atlamaktır, sıfırın ortasında bir bahçe patlıyor, çiçekleri beyaz sayfalar.
Her sabah, hayatın bana sunduğu beyaz bir sayfa; sayfaya ilk düşen damla fincandaki çaydan sıçrayan bir damla, mürekkep gibi yayılıyor, sokaklara akıyor, sokaklarda ayak sesleri senfoni oluyor.
Senfoni ayak seslerinden doğuyor.
Satıcıların bağırışları, kedilerin gizli dili, çocuk çığlıkları; sokak,damarlarımızda dolaşan o hırçın ve renkli nehrin ta kendisi, nehirde yüzen binlerce minik gemi, her gemi bir hikâye.
Binaların arasından akan insan seli, her biri farklı bir hikâye taşıyan binlerce canlı hücre; kalabalığın içinde kaybolmak, okyanusta bir su damlası olmanın verdiği muazzam güvenlik hissi, damla dalgalara karışıyor, dalgalar nabza dönüşüyor. Kornalar, kuş cıvıltıları ve çocuk çığlıkları birbirine karışarak dünyanın nabzını oluşturuyor; ben o nabzın üzerinde dans ediyorum,adımlarım fincana geri dönüyor, buharı karıştırıyor, buharda yeni bir cennet doğuyor.
Nabzın ritmi içime doluyor, her nefes Tanrı’nın insana fısıldadığı bir sır oluyor.
Yaşamak, bir mucizenin içinde figüran olmak değil, mucizenin bizzat yönetmeni ve başrolü olmaktır.
Kanımın damarlarımda akarken çıkardığı o gizli gürültü, yaşamın bestelediği en büyük oratoryo, notalar gözlerime, ellerime yayılıyor, parmaklarımda minik yıldızlar patlıyor.
Gözlerimin görebilmesi, ellerimin dokunabilmesi... Bunlar sıradan eylemler değil, her biri fizik yasalarına kafa tutan birer sihirbazlık numarası, hava molekülleri dans ediyor avuçlarımda.
Hayat, bize verilmiş değil, içimizde fışkıran bir yanardağdır; lavı gecenin en karanlık yerinde parlayan o küçük yeşil filiz oluyor, filizden yarına uzanıyorum.
Yarın cebimde taşıdığım parlak bir madeni para; ne zaman harcasam bitmiyor, ışığı fincana yansıyor, yansımada minik şehirler dans ediyor.
Umut, gözlerimin arkasında yanan sönmez bir fener; en fırtınalı gecelerde bile yolumu gösteren bir rehber, ışığı papatyanın yapraklarına vuruyor, yapraklar gülümsemeye dönüşüyor.
Yarın gelecek ve beraberinde hiç bilmediğimiz renkleri getirecek; umut etmek, imkansızın mümkün olduğuna dair evrene gönderilen sessiz bir mektuptur ve o mektubun cevabı her zaman “evet”tir, evet yankılanıyor damarlarda, damarlar altın iğnelerle dikiliyor.
Vücudumun içindeki o mükemmel makine,tıkır tıkır işleyen bir evren; her adımda hissedilen o güç, toprağın elektriğini kalbe taşıyan gizli bir kablo, kablo ucunda tebessüm doğuyor.
Kaslarımın gerilmesi, ciğerlerimin havayı bir körük gibi çekmesi; bedenin bu muazzam dengesi karşısında saygıyla eğiliyorum, eğilirken dudaklarımda erik çiçeği açılıyor. Dinçlik, her sabah yataktan bir ok gibi fırlamaktır; sağlık, ruhun içinde rahatça dans edebileceği, temiz ve ışıklı bir saraydır, sarayın kapıları gülümsemeyle açılıyor, içeriden renkli havai fişekler fırlıyor.
Bir tebessüm, binlerce kilitli kapıyı açan sihirli bir anahtar; yüzümdeki o kıvrım, kışın ortasında açan bir erik çiçeği gibi umudu kamçılıyor, çiçek yaprakları kar tanelerine dönüşüyor, taneler eriyip gözyaşı oluyor, gözyaşı fincana düşüyor.
Gülümsemek, yerçekimine karşı kazanılan en zarif zaferdir; dudakların o küçük hareketi, karşıdaki kalbin karlarını eriten sıcak bir rüzgâr, rüzgârda minik balonlar uçuşuyor.
Birine gülümsemek, ona gizli bir hazinenin haritasını vermek gibidir; gülümseme, ruhun dışarıya fırlattığı renkli bir havai fişektir, karanlığı bir anlığına da olsa siler, ışık perdenin arasından sızan altın iğnelere karışıyor. Ve silinen karanlıkta bakmak değil, görmek kalıyor geriye.
Bir kar tanesinin mimarisinde kaybolmak; dünya, okunmayı bekleyen dev bir şiir kitabı, her mısra bir böceğin kanadındaki desen, her desen bir galaksinin spiral dönüşü. Güzelliği fark etmek, ruhu bir piyano gibi akort etmektir; her ağaç bir nota, her taş bir akor, her insan yüzü bir melodi.
Ben bu şölenin hem davetlisi hem de hayranıyım; davetiye perdenin arasından sızan altın iğnelerle dikilmiş, gözlerim hayata dikili kalıyor, sonsuza dek, her sabah yeniden doğan portakalın içinde patlıyor, patlıyor, patlıyor...
Şimdi’nin Sonsuz Darlığı
Şimdi, parmaklarımın arasından sızan cıva gibi kaygan ve zehirli; bir saniye, kâinatın doğum sancısıdır, bu anı yakala çünkü bir sonraki nefes bir öncekinin mezarıdır, gömülüyor içine.
Saatin kadranında yürüyen bir karıncayım, her adımda evrenin genişlemesini sırtımda hissediyorum, kabuğum çatlıyor genişledikçe. An, patlamaya hazır bir nar; her tanesi farklı bir olasılığın kalbi, kırmızı suyunu damlatıyor zamanın zemine, leke bırakıyor.
Durup beklemek, akan nehrin içinde bir heykel dikmeye benzer; su etrafımda dönüyor, beni aşındırıyor yavaş yavaş.
Şimdi tam burada, göz kapaklarının bir kez inip kalkması arasında saklı olan o sonsuz boşluğu içiyorum, boğazımda yıldız tozu kalıyor. Ve bu boşluktan zaman akıyor, su gibi değil, bir uçurumdan düşen kristal avize gibi paramparça ve parlak.
Günler, birbirini kovalayan aç kurtlar; takvim yaprakları sonbaharın erken gelen rüzgarıyla savruluyor, yere yapışıyor.
Bir sabah uyanıyorum, saçlarımda kışın beyaz küfü; bir akşam yatıyorum, gençliğim bir kuş gibi pencereden uçup gitmiş, tüyleri yastıkta kalıyor.
Zamanın hızı, aynaların yüzümü tanımasını engelliyor; yansımam geride kalıyor, ben koşuyorum ama o donuk bakıyor. Her saniye, altımızdaki zeminden koparılan birer toprak parçası; biz koşmuyoruz, biz aslında duruyoruz da altımızdaki koca dünya bir yarış atı gibi nefes nefese tükeniyor, toz kaldırıyor.
Tozun içinde sırtımda taşıdığım bir çuval taş, her taşın üzerinde bir “keşke” kazılı, ağırlık omuzlarımı eğiyor.
Geçmiş, ayaklarıma dolanan görünmez bir sarmaşık; attığım her adımda beni geriye çeken bir el, tırnakları eski yaralara batıyor. Eski hatalar, yatak odamda gece yarısı beliren dilsiz misafirler, gölgeleri duvara yapışıyor.
Omuzlarımda eski şehirlerin yıkıntıları, cebimde ise hiç söylenmemiş kelimelerin paslı çivileri var, batıyor etime.
Pişmanlık, geçmişin cesedini bugün de taşımaktır; ceset kokusu burnuma doluyor, her nefeste daha ağırlaşıyor.
Ağırlık yarına taşıyor beni, yarın henüz maskesini takmamış bir yabancı, sisli bir yolda ilerleyen kör bir atın üzerindeyim.
Geleceğin kapısı, her çalındığında farklı bir ses çıkarıyor, kapı kolları eriyor elime değdikçe. Karanlık bir oda burası, duvarları sürekli yer değiştiriyor; ayaklarımı attığım yerin bir uçurum mu yoksa bir köprü mü olduğunu bilmiyorum, boşluk yutuyor adımlarımı. Gelecek, bir falcının masasına dağılmış kırık ayna parçaları; her parçada farklı bir felaket veya mucize göz kırpıyor, yansımalar çarpışıyor.
Kaygı, henüz doğmamış bir çocuğun ağlayışını bugünden duymaktır; ağlama kulaklarımda yankılanıyor, doğmamış ama zaten yaralı.
Yaralar hafızamın tavan arasındaki tozlu sandıklara sızıyor; her hatıra, dokunduğumda canlanan birer hayalet, zaman onları eskitemedi, sadece daha şeffaf kıldı.
İlk aşkın kokusu, tavan arasındaki o eski sandığın içinden fırlayan bir ilkbahar fırtınası, yapraklar saçılıyor odama.
Anılar, beynimin kıvrımlarında yaşayan ve asla uyumayan küçük, parlak gözlü hayvanlar; geceleri kıpırdanıyorlar, uykumu çalıyorlar.
Onlara bakınca zamanın bir illüzyon olduğunu anlıyorum; otuz yıl önceki bir yağmur damlası hala yanağımda serinliğini koruyor, damla büyüyor.
Ama hafıza delik bir kova; içindeki en kıymetli anlar bile sızıp toprağa karışıyor, toprak emiyor onları.
Unutmak, bir kış uykusu; her şey bembeyaz bir sisin altında kayboluyor, sis duvar saatine dolanıyor.
İsimler, yüzler, sokak numaraları... Hepsi birer birer silinmiş birer tebeşir yazısına dönüyor, silgi geçiyor üstünden.
Zaman, üzerine yazı yazılan bir deniz kumu; dalga vurdukça ruhumun alfabesi eksiliyor, harfler denize karışıyor.
Unutmak bazen merhamettir, bazen de kendi evinde yabancı gibi dolaşmaktır; boşluk, en sadık arkadaşım artık, koluma giriyor. Boşluk saatin tik-taklarına karışıyor, duvardaki saat ömrümü kemiren bir ağaç kurdu,kemiriyor tahtayı.Tik-taklar, yaklaşan bir ayak sesinin ritmi; her vuruşta bir parçam daha eksiliyor, ses damarlarımda dolaşıyor.
Gece yarısı saatin sesi, devasa bir balyozun ince bir camı dövmesi gibi; her vuruş “bitti” diyor, her vuruş “azaldı”.O metalik ses, damarlarımda dolaşan kanın ritmine düşman; saatler durduğunda gerçek hayatın başlayacağını biliyorum ama o tıkırtı beni bu dünyaya zincirleyen görünmez bir pranga, çekiyor beni sonsuzluğa.
Sonsuzluk, ucu bucağı olmayan bir ayna galerisi, yansımalar çoğalıyor, beni çoğaltıyor. Zamanın dışına taşmak, bir damlanın okyanusta kendini kaybetmeden bulması gibi; ölümü öldürme tutkusu, damla okyanusa karışıyor.
Ruhum, bu dar zaman kafesinden çıkmak için çırpınan bir kartal; kanatları aynalara çarpıyor, tüyler dökülüyor.
Hiç bitmeyen bir şarkının notası olmak istiyorum; ebediyet, yıldızların sustuğu ve ışığın sadece kendisi için yandığı o büyük sessizliktir.
Ölümden sonraki değil, ölümün olmadığı o ilk saniyeye geri dönme özlemi bu, saniye parmaklarımda cıva gibi sızıyor.
Ve o ilk saniyede, bir bakışla donan evren, bir öpücükle duran gezegenler; şokun ve aşkın o sessiz noktasında zaman sadece bir kavram, saatler ise birer oyuncak.
Göz göze geldiğimiz o saniye, bin yıl sürdü; o an, bir heykel tıraşın çekicini havada tutması gibi her şey askıda kaldı.
Ne rüzgar esti ne de yaprak düştü; aşk, zamanın çarkına sokulan altın bir çomaktır, makine durur ve sadece kalp atışının devasa gümlemesi duyulur, evren titriyor. Titreyiş yüzümdeki çizgilere ulaşıyor,çizgiler mevsimlerin bıraktığı nehir yatakları gibi derinleşiyor.
Bahar bitti, yaz kavurdu; şimdi sonbaharın altın rengi yorgunluğu ve kışın
beyaz uykusu bekliyor, kar taneleri çizgilerde eriyor.
Her kırışıklık, bir kışın hatırası; her leke, yaz güneşinin bıraktığı birer mühür, bedenimde damga gibi.
Bedenim, üzerinde dört mevsimin de yaşandığı yorgun bir kıta; saçlarımda biriken karlar erimiyor artık, çiçekler ise sadece rüyalarımda açıyor.
Yaşlanmak, her mevsimden bir parça koparıp biriktirerek bir heybetli dağa dönüşmektir; dağ şimdi’nin cıvasıyla eriyor, ama sonsuzlukta yeniden kristalleşiyor, narın taneleri gibi çatlıyor, patlıyor, dağılıyor...
Yarım Virgülle Asılı Hikaye
Hüzün, paslı bir çivi gibi çakılı beynimin sol tarafına; üzerinde çocukluğum sallanıyor, zincirleri pas tutmuş, her sallanışta metal bir inilti yükseliyor içimden.
Eski fotoğraflar elime batsın diye kenarları zımparalanmış, parmaklarım kan yerine hatıra damlatıyor; her damla yere düştüğünde küçük bir gözyaşı havuzu oluşuyor, içinde yansıyan yüzüm eriyor yavaş yavaş.
Hatırlamak, bir yaranın kabuğunu altın kaşıkla soymaktır; soydukça altından daha derin, daha karanlık yaralar çıkıyor, kabuklar birikiyor boğazımda, yutkunamıyorum.
Zaman, tersine dönen bir değirmen; anıları öğütüp un yerine sızı çıkarıyor, tozları ciğerlerime doluyor, her nefeste hırıltılı bir ağıt yükseliyor.
Siyah-beyaz film şeridi boynuma dolanıyor geçmiş; her karede biraz daha
boğuluyorum, projektörün ışığı gözlerimi kör ediyor, karanlıkta sadece kendi hıçkırıklarımın yankısı kalıyor.
O eski evin kokusu şimdi burnumda tütmüyor, yakıyor; dumanı gökyüzüne yükselip bulutlara karışıyor, gökyüzü ağlıyor ama gözyaşları cıva gibi ağır, yere düşerken asfaltı eritiyor, delikler açıyor ruhumda.
Gözyaşlarım kristal bilyeler olup dökülüyor gözlerimden, yerde sekerek kaçıyorlar; çocukluğumun peşinden koşuyorlar ama yakalanmıyorlar, sonsuza dek yuvarlanıyorlar karanlık sokaklarda.
Sessizlik bir çarşaf gibi boğazıma dolanmış, nefesimi yutuyor; içimdeki nehir tersine akıyor, göğüs kafesimi ıslatarak yükseliyor su, boğuyor beni kendi sularımda.
Göğsümde oturan fil, tütün çiğneyip duruyor; hortumuyla kaburgalarımı okşuyor, her dokunuşta kemiklerim çatırdıyor, ağırlığı altında eziliyorum. Oda küçülüyor, duvarlar birbirine kavuşmak isteyen aşıklar gibi üzerime geliyor; nefesim daralıyor, boğazımda takılı kalan yün yumağı gibi sökülüyor her şey.
Sıkıntı içimde ağır ağır büyüyen bir kurşun külçesi; yerçekimi onu daha da
derine çekiyor, mideme oturuyor, her yutkunuşta metal tadı yayılıyor ağzıma.
Pencereyi açsam dışarısı da içeriye sığmayacak kadar dar; dünya bir eldiven, ben o eldivenin içine sığmayan bir el gibiyim, parmaklarım dışarıda titriyor, soğuktan değil, yalnızlıktan donuyor.
Ağaçlar parmaklarını döküyor yere, her yaprak rüzgarın yazdığı bir veda mektubu; toprak altın sarısı bir kusmukla kaplı, sonbahar doğanın yavaş çekim intiharı.
Dallar çıplak kaldıkça utançlarından titriyorlar, rüzgar onları sarstıkça hıçkırıyorlar; ayaklarımın altındaki her hışırtı, doğanın can çekişirken çıkardığı tiz ses.
Kış geliyor, beyaz bir kefen hazırlıyor tüm bu renkler için; kefenin altında cebimdeki delik daha da büyüyor, gülüşlerim oradan sokağa saçılmış, kaldırıma yapışıyor, eziliyor ayaklar altında.
Mutluluk sadece rüyalarda görülen mavi bir zürafa; avucumda kalan tüyü rüzgarda uçup gidiyor, geriye boş bir avuç kalıyor, içinde soğuk madeni paralar ve bitmiş piller. Hatırladığım her neşe şimdi bir bıçak sırtı gibi keskin; kanıyor ellerim tutmaya çalıştıkça, mutluluk bir misafirdi, evimi talan edip gitti, arkasında kırık tabaklar, dağılmış eşyalar bıraktı.
Kalbim porselen bir tabak, üzerine ağır bir “hayır” düşmüş; yapıştırıcılar faydasız, çatlaklardan kan değil karıncalar sızıyor, içimi kemirerek tüneller açıyor, karanlık koridorlar.
Umut ipi kopmuş bir uçurtma; gözden kaybolması saniyeler sürdü, gökyüzünde kayboldu, geriye sadece ipin ucundaki boşluk kaldı.
Kırıklar batıyor her nefeste, içimi delik deşik ediyor; umutsuzluk, güneşin bir daha hiç doğmayacağına yemin etmiş bir gece yarısı, yıldızlar bile sönük, sadece karanlık parlıyor. Güneş gökyüzünde açılmış bir yara; kızıllık günün dökülen kanı ufukta, akşamüstü dev bir elin şehri yavaşça boğması, kuşlar keder taşıyor kanatlarında, gölgeler uzuyor, her şey karanlığına sığınmak için can atıyor.
Cümlelerin sonu uçuruma çıkıyor; noktalar havada asılı kalan sinekler, kitap bitti ama kahraman hala kapının eşiğinde bekliyor, yarım kalmışlık topal bırakıyor ruhu. Söylenmemiş sözler gırtlağımda biriken tozlu taşlar; hikayemiz bir virgülle asılı kaldı gökyüzünde, altımızda dipsiz bir unutuş, hüzün burada sonsuzlaşıyor.
Acıdan bir heykel yontuyorum,gözlerine mürekkep damlatarak; kederim en sadık sütannem, hüznün karasında parlayan inciyi dişlerimle söktüm hayattan.
Şair dediğin kendi yarasından beslenen bir akbabadır; estetik acının üzerine giydirilmiş ipek bir kaftan, ben hüzünden evler yapıyorum, pencereleri daima bulutlara bakan.
Çünkü ancak karanlıkta parlayabilir ruhun o gizli elması; paslı çivinin ucunda sallanan çocukluğum gibi, sonsuza dek sallanır, hiç düşmez, hiç kurtulmaz. Fil hala göğsümde oturur, tütün çiğner; zürafa rüyalarımda mavi bir gölge olur; güneşin yarası kapanmaz, sadece kanar, kanar, kanar...
Ve hüzün, bu kanın içinde büyür, büyür, beni yutar, beni yeniden doğurur, ama her doğumda daha derin bir yalnızlıkla.
Keman Teliyle Dikilmiş Ekmek Kırıntıları
Bir kemanın telleri arasında sıkışmış ekmek kırıntıları, her tel çekilişinde açlık bir nota gibi inliyor, kırıntılar kan yerine un tozu sızdırıyor, tellerin paslı çelik damarlarında beyaz bir nehir akıyor, annemin gözlerinin akında eriyen kar taneleri bu nehre karışıyor, kar taneleri erirken annemin bebekliğimden kalan gözyaşları buharlaşıyor, buhar gökyüzüne yükselip delik bir cepten sarkan yıldız metaforunu şişiriyor, cebin dikişi sökülüyor, yıldızlar birer birer düşüp taşların midesine gömülüyor.
Taşlar geğiriyor gri bir ormanı, orman dalları çocukların gözbebeklerinden fışkırıyor, her dal ucunda bir açlık terzisinin unuttuğu sökük düğme sallanıyor, düğme ipliği sabah vakti alnımızın tam ortasına dikilmiş, iğne ucunda bir damla kan yerine bir damla gözyaşı, damla yere düştüğünde aynanın önünde kendi iskeletine küsen adam beliriyor, adam kemiklerini sayıyor, sayıklar gibi, saydam bir dilde; her kemik bir çocukluk oyuncağı, kırık tahta atın gözleri dönüyor, mavi bisikletin pedalları kendi kendine çevriliyor, hepsi toz olup merdivendeki demir korkuluklara karışıyor.
Avluda kurumaya yüz tutmuş kara üzüm asması bir annenin duasına inat yeşeriyor, yaprakları süt yerine çimento akıtan memelere dönüşüyor, toprak ana memelerini saklıyor, memeler taşlaşıyor, taşların içinde yankılanan boşluk şarkısı şimdi bir ninniye dönüşüyor, ninniyi dinleyen çocuklar gözbebeklerinde büyüyen gri ormanı yutuyor, orman boğazlarında kök salıyor.
Ellerim cebimde büyüyen iki kuru ağaç dalı, dallar takvimlerden sarkıyor boğazıma ip gibi ince, her nefeste bir sayfa yırtılıyor, yırtıktan vesikalık fotoğraflar dökülüyor ilan panosuna, rüzgârda dans ediyorlar, her fotoğrafın yüzü eriyor, eriyen yüzler unutulmuş bir filmin kayıp figüranlarına dönüşüyor, figüranlar çay kaşığıyla kaderin duvarlarını kazıyor, kaşık ucunda zaman vitrindeki pahalı bir palto gibi süzülüyor, astarı boş bir sigara paketinin altında ezilmiş umut, bankamatik ekranında yanıp sönen sıfırlar her sıfır bir göğüs boşluğu, boşluktan şehrin göğsünde yankılanan demir bir yığın yükseliyor...
Madeni paraların dilinde aynı yalan türkü, her kapı yüzüme kapanan bir perde, bir kefen, geçim derdi omurgamızda büyüyen kambur yükü, kambur sırtımda bir şehir taşıyor, şehrin içinde zenginin bastonu toprağın nabzını sayıyor, fakirin nefesi camlarda buğu, ince bir çizgi, buğu kristal avizelerin altında dans eden gölgelere karışıyor, gölgeler bir lağım faresinin gözlerinde büyüyen şehre dönüşüyor, fare gözleri vitrinlerdeki yapay gülüşleri yutuyor, yutulan gülüşler ipek bir yastıkta uyuyan altın dişe dönüşüyor, diş rüyasında ekmek kuyruğunda donmuş bir el görüyor, el uzanıyor ama parmaklar donup altın dişin köküne saplanıyor.
İki dünya arasında gerilmiş bir ipte cambaz, denge bir bebeğin gözyaşında kaybolan bir damla, damla düşüyor senin duvar saatinin tik tak’ına, benim nabzım atar mı diye soruyor, senin bahçende güller açarken benim avucumda dikenler çiçekleniyor, aynı hava tokat gibi çarpıyor suratıma, biz aynı göğün altında ayrı rüyalar mı gören, rüyalarımız birbirine değiyor ama yanmıyor, yanmayan rüyalar bir kitabın sayfaları arasında kaybolmuş bir alfabeye dönüşüyor...
Çocukların parmak uçlarında keçeleşmiş harfler, harfler uzak bir dağın eteğinde asılı kalmış bir buluta sarılıyor, bulutun içinde karanlık bir odada el yordamıyla aranan bir anahtar, anahtar kapıların ardındaki yabancı dili açıyor, dil bir büyücünün elinde oyuncak olmuş gerçeklere dönüşüyor, masallar gerçeğin ta kendisi oluyor, korkunç ve kirli, kir içinde bir harita çiziyorum, okyanuslar beyaz, kıtalar boş, yıldızların isimlerini bilmeyen bir gökbilimciyim, cehalet ağzımda büyüyen pamuktan bir ağaç, nefes aldıkça boğuyor beni, dalları beynimde zehirli çiçekler açıyor, çiçekler bir kadının saçlarına dolanıyor, saçlar rüzgârda yırtılan bir takvim yaprağı gibi savruluyor, gökyüzü makyajı akmış bir aynanın önünde ağlıyor...
Bir tokat sesi sokak lambalarının hepsini birden söndürüyor, mor bir menekşe bileğinde açıyor, sessiz ve inatçı, menekşenin yaprakları bir dilin ucunda asılı kalmış binlerce haykırışı yutuyor, sessizlik en ağır zincir vuruluyor dudaklara, bir annenin karnında büyüyen korku göbek bağından sıkı, kız çocukları rüyalarında bir anahtar arıyor, anahtar bir heykelin göğsünde açan kırmızı bir yaraya dönüşüyor, yara adaletin terazisini bir
kadının avucunda titretiyor, şiddet bir kurdelenin yanlış bağlanmış düğümü, zamanla sıkan, kanı durduran bir kol bağı gibi, kol bağı duvarların kulaklarına dolanıyor.
Duvarların kulakları var ya gözleri yoksa, her bir tuğla bir başka itirafı yutmuş bir yorgan, sözcükler bir kurşunun namlusunda bekleyen kuşlar, uçmaya yeltense kanatları sansürün mührüyle mühürlü, mühür bir anahtar deliğinden süzülen incecik bir nefese dönüşüyor, nefes özgürlük bir kuyunun dibinde yankılanan bir çığlık oluyor, çığlık takvimler hep aynı günü gösteriyor kırmızı bir daire içinde...
Zaman bir hücrenin duvarlarında sürünen bir sinek, suskunluğun ağır bir taç gibi oturduğu alınlar bir alkışın ritminde kaybolan binlerce fikri yutuyor, hürriyetsizlik bir kafesin içinde büyütülen bir kanarya, şarkısı zehirli, nefesi yasak, tüyleri yapay, yapay tüyler gökdelenlerin arasında sıkışıp kalmış bir bulut parçasına karışıyor, bulut
duman rengi bir gözyaşı süzülüyor asfaltın yanaklarından, her bir beton blok bir anının üzerine dikilmiş bir mezar taşı, toprak ana çelik kollar arasında nefes alamıyor, nefes vitrinlerde sergilenen yapay gülüşlere dönüşüyor...
İnsanlar bir alışveriş poşeti gibi taşıyor yalnızlığını, bir tabelanın ışığında kaybolan bir çocukluk düşü, sokaklar sahiplerini kaybetmiş başıboş köpekler gibi uluyor, uluma şehrin nabzını bir bilgisayar faresi gibi hızlı hızlı attırıyor, her tık biraz daha koparıyor bizi birbirimizden, yozlaşma bir fast food paketinde sunulan akşam yemeği, lezzetsiz, doyurmayan ve zehirli.
Zehir bir terazinin kefesinde oturan bir kargaya dönüşüyor, öteki kefede bir insanın yüreği kan revan içinde, adalet gözleri bağlı bir heykel değil dilini yutmuş bir sfenks, suskunluğu çöller kadar kurak ve ölümcül, haklı bir öfkenin kıvılcımıyla yanıyor gece, sokak lambaları birer meşale gibi elden ele, bir yumruk havada asılı, zaman durmuş bir resimde, patlamaya hazır bir volkan içimizde büyüyen bir sancı, sancı bir terzinin kör bir iğneyle diktiği bir elbiseye dönüşüyor, elbise üzerimize dar ama çıkarmaya korkuyoruz... Korku bir çocuğun unuttuğu oyuncak arabada saklı, ya da bir annenin gözlerindeki o eski tanıdık ışıltıda, ışıltı bir fabrika bacasına sıçrıyor, baca gökyüzüne imza atan dev bir kalem, dumanı alın terimizin buharlaşmış hali, dişlilerin arasında sıkışmış bir işçi türküsü, ritim makinelerin uğultusunda kaybolmuş bir melodi, melodi toprak ananın sırtında yürüyen nasırlı ayaklara karışıyor, güneş bir zorba gibi tepede her gün biraz daha yakıcı, bir avuç tohum bir avuç umut bir avuç ekmek, tarlanın kıyısında bekleyen tefecinin gözleri parlıyor, parıltı zaman bir mesai saatinin tik takları arasında hapsolmuş,emek bir duvar saatinde unutulmuş paslı bir yelkovan, çile her sabah erkenden kapımızı çalan bir arkadaş, yorgunluk omuzlarımızda büyüyen görünmez bir zehir.
Kanat bir tramvayın camında yan yana gelen iki yüze çarpıyor, biri eski bir fotoğraftan fırlamış diğeri bir ekran ışığı, zaman bir at arabasıyla bir uçağı aynı karede buluşturan sihirbaz, değişim bir annenin elinde nakıştan tablete uzanan yol, yol bir köprünün altından akan yeni bir ritme dönüşüyor, eski bir masal yeni bir uygulamada anlatılıyor çocuklara, gelenek bir bavula sığdırılmış hatıralar yığını, modernlik aynı bavulu taşıyan ama nereye gittiğini bilmeyen bir yolcu, yolcu toplumsal değişim bir duvar yazısında buluşan iki kuşağa ulaşıyor, biri siliyor diğeri yazıyor aynı duvara aynı aşkı, ama dil
değişmiş renkler solmuş kalem farklı, belki de aynı hikâye sadece yeni bir alfabe ile yazılan, alfabe keman tellerine dolanıyor, teller ekmek kırıntılarını sıkıyor, kırıntılar annemin gözlerinde eriyen kar tanelerine dönüşüyor, kar taneleri düşüyor, düşüyor, düşüyor… sonsuz bir açlık şarkısına, şarkı tellerin arasından sızan beyaz bir nehir oluyor, nehir hepimizi boğuyor, yutuyor, doyuyor…
Unutulmuş Yolcunun Sessiz Krallığı
İstasyon şefi treni cebine koyup gitti, raylar paslı birer yılan gibi bükülüyor susuzluktan. Bırakıldığım yer bir nokta değil, bir boşluğun kenarındaki son dikiş payı,
Bavulumun içinden çocukluk seslerim dökülüyor yere, tozlu peronlara karışıp kayboluyor.
Beklemek, bir heykelin terlemesini beklemek gibi imkansız ve ağır...
Gökyüzü bir bilet koçanı, üzerine mürekkep dökülmüş, yırtık pırtık yıldızlar saçılıyor.
Kimse gelmeyecek, çünkü burası haritaların utandığı o isimsiz boşluk,
Ve ben, rayların arasında sıkışmış bir gölge, trenin son vagonundan düşmüş bir hayaletim.
Ama istasyondan öteye, bir kapı açılıyor odanın derinliğine,
Masanın bacağı diz çökmüş bir dua gibi eğiliyor.
Sandalyeler her gece ben uyurken dans ediyor.
Gıcırtıları gizli bir alfabe, unutulmuş dillerin fısıltısı.
Kitaplıktaki tozlar, okunmamış cümlelerin külleri, havada süzülüp ciğerlerime doluyor, Perde nefes alıyor, odayı yutmaya hazırlanan dev bir akciğer gibi şişiyor, daralıyor.
Saat, zamanı değil, odadaki sessizliğin kalınlığını ölçüyor, her tik tak bir yarık açıyor duvarlarda.
Çay bardağı, masanın üzerinde unutulmuş sıcak bir hatıra, buharı hayalleri eritiyor. Eşyalar beni izliyor, ben onların içine hapsolmuş bir hayalim.
Duvar saati her vuruşta ruhumdan bir parça koparıp dişlilerinin arasına sıkıştırıyor,
Ve bu oda, istasyonun uzantısı, bir bekleme salonu daha, ama kapıları içe doğru kilitli. Odanın penceresinden dışarıya sızan rüzgar, gökyüzünü taşıyor omzuma,
Gökyüzü sahipsiz bir ceket, omzumdan düşüp duruyor, yere seriliyor ıslak bir gölge gibi.
Adım, kimsenin telaffuz etmediği eski bir baharat ismi, tozlu raflarda unutulmuş. Sokak köpekleri beni tanımasa, dünya haritadan silinecek, sokaklar kıvrılıp kendi kuyruklarını yutacak.
Kimsesizlik, cebimde bulduğum ama neyi açtığını bilmediğim bir anahtar,
Rüzgar bana “hey sen” diyor ama arkama baktığımda sadece kendi ayak izlerimi görüyorum,
Ben, bir kitabın kenarına alınmış, sonra da silinmiş bir notum, mürekkep lekesi kalmış sadece.
Hiçbir tapuda kaydım yok, ben sadece rüzgarın mülkiyetindeyim, esen her yel beni yeniden şekillendiriyor...
Ve bu mülkiyet, odanın duvarlarını aşıp şehre ulaşıyor, beton ormanlara karışıyor. Şehirde gökdelenler göğü delen kürdanlar, bulutlar ise pamuk şeker, eriyip damlıyor pencerelere.
Asansörde kalbim duruyor, 40. katta duran bir sarkaç gibi sallanıyor, düşüyor boşluğa. Kablosuz ağlarla bağlıyız ama ruhlarımız prizden çekilmiş, teller boşta sallanıyor.
Herkes kendi hücresinde birer neon lamba, cızırdayarak sönmeyi bekleyen, karanlığa karışan.
Metrolar, şehrin bağırsaklarında dolaşan metal kurtçuklar, yutuyor yolcuları, kusuyor istasyonlara.
Birine çarpsam, içinden sadece reklam afişleri dökülecek, renkli yalanlar saçılacak yere. Şehir bir labirent değil, sadece çıkışı olmayan bir ayna galerisi,
Yansımalarımda kendimi kaybediyorum, her köşe bir başka ben, ama hiçbiri gerçek değil.
Ve bu aynaların ardında, kendi krallığım uzanıyor, sessiz bir taht odası.
Tacım dikenden değil, sessizlikten örülmüş, başımda ağırlaşıyor her geçen saniye.
Kendi etrafıma ördüğüm duvar, şeffaf bir elmas, içinden geçen ışıkları kırıp parçalıyor. Kimseyi çağırmıyorum çünkü krallığımda sadece gölgelerle vals yapılır,
Yavaş dönüyorlar, elleri boş, ayakları tozlu. Yalnızlığım, üzerinde kimsenin yürümediği bembeyaz bir kumsal, dalgalar silip süpürüyor izleri.
Bu gurur, bir uçurumun kenarında tek ayak üstünde durmak kadar tehlikeli ve asil...Rüzgar itiyor, ama ben dengede kalıyorum, ta ki bir ses yankılansın diye.
Kimseye ihtiyacım yok, çünkü kendi gölgemle evliyim ve rüzgarla her gece yeniden boşanıyorum,
Ama krallığımın kapısında, bir posta kutusu bekliyor, ağzı açık bir davetiye gibi.
Posta kutusu ağzı açık bir mezar, içine sadece rüzgar doluyor, yapraklar ve boş umutlar.
Beyaz kağıtlar uçak olup okyanusa düştü, dalgalar yutuyor kelimeleri.
Mürekkebim kurudu, parmak uçlarımda sadece pul izleri var, yapışkan hatıralar. Beklemek, kağıttan bir geminin fırtınayı aşmasını umut etmek, batıyor her seferinde.
Her sabah kapıya bakıyorum, belki biri “buradasın” diye bir not bırakmıştır, Ama kapı eşiğinde sadece dünün ölü yaprakları var, sararmış ve kırılmış.
Harfler birer birer intihar ediyor kağıdın üzerinde, sıçrayıp yere düşüyorlar.
Ve bu intiharlar, krallığımın duvarlarını sarsıyor, çiçekler kopup dökülüyor içlerinden. Duvar kağıdındaki çiçekler kopup masama dökülüyor, renkleri soluk, ama hala kokuyorlar.
Tavan bir deniz oluyor, avize ise parlayan bir fener balığı, derinliklerde yanıp sönüyor. Yalnızlık, odanın ortasında biten mor bir devasa mantardır, sporları zehirli hayaller saçıyor.
Yatağım bir sandal, halı ise çöl kumu, kum fırtınaları yutuyor ayaklarımı.
Duvarlar çekiliyor, evim bir ormana dönüşüyor, dallar uzanıp sarılıyor bedenime.
Odadaki her çatlak, bilinçaltıma açılan birer mağara ağzı, karanlık sırlar fısıldıyor. Hayallerim o kadar ağır ki, yerçekimi bile pes edip beni tavana asıyor,
Ve orada, upside down, istasyonun raylarını görüyorum yeniden, paslı yılanlar gibi kıvrılan...
Gökyüzü bilet koçanıyla karışıyor, şehir aynalarında yansıyor, yalnızlık mantarı büyüyor,
Posta kutusu mezarı açılıyor, ve ben, unutulmuş yolcu, sonsuz bir valsin ortasında dönüyorum..Gölgelerle evli, rüzgarla boşanan, haritaların utandığı boşlukta sonsuza dek bekleyen.



Yorumlar