top of page
Yığılmış Taş Oluşumu

MÜRDELER PANAYIRI - II

  • Yazarın fotoğrafı: Erdal  Balcı
    Erdal Balcı
  • 30 Mar
  • 21 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 17 Nis

Kayıp Yıllar


Altı yaşımda, kırık bir aynadan geçerken,

Gözlerim, güneşi unuttu; içimde bir yer, boşlukta asılı kaldı.

Yavaşça büyüdüm, ama zamanımı yedim,

Küçük yürekler, ölü bir dünyanın ekmeğini mi yedi?

Oyun diye bildiğim şey, saçları ruhuma batan bir yorgan.

Sözlerim var, ama ağırlığı zamanın kuytularında içime gömdüm,

Çünkü "bilmedim" derken ben, zamanın dilinden düşüyordum.

Bir çocuk değil, dolunayı yüreğinde taşıyan bir gölgeydim.

Yatak başımda bir şey dururdu,

Bir korku, bir siluet,cebi çiviler ile dolu bir elbise ;

Benden önce geçerdi geceye.

Altı yaşında bir beden,

Ama yılların çöküşü birikirken ruhumda,

Her sabah uyandığımda, geceyi,

Bir yelkenli gibi, başka okyanuslara saldım.

Bir el, rüyalarımı didikleyen bir hayalet gibi,

Başımı değil, korkumu okşardı.

Feryat etmek, belki bir hayaletin çığlığı gibi kesilirdi havada,

Ve susarak büyürdüm,

Ve her gece o yelkenli tekne içinde “ben” varken batardı.

Çünkü ben hiç çocuk olmadım

On yaşımda evin duvarları,ağlamaya başladı. İçinde zamanın yerini kaybettiği bir ses,

Bir evin yıkılmasından önce,

Bir evin kendisini ağlatmasından önce.

Babamın öfkesi, annemin teninde bir yankı gibi;

Duyduğum her ses, bir yansıma daha…

Her çığlıkta, sesim düşerken büyürken,

Her darbede ruhum,

Bir parça daha azalırdı.

Annem ağlardı…

Ama ben, hiç duymadım.

İçimde bir çocuk, ölü bir çiçek gibi büyürken,

Her gece, başka bir karanlık, beni içine çekerdi.

Büyüdükçe, küçülürdüm;

Bir zamanın derinliklerine,

Bir anın kayboluşuna doğru.

Kambur bir gökyüzü taşırdı ilkokul çantam,

İçinde defter yerine, babamın paslı parmaklıkları.

Ben hiç çocuk olmadım;

Çünkü boynumdaki kravat, bir urgan gibi

Kardeşlerimin açlığını boğardı her sabah ezanında.

Annemin yüzü, şive-i giryan bir aynaydı,

Baktıkça çatlayan, çatladıkça sızan bir zaman...

Yarı tok rüyalarımda ekmekler kuş olur uçardı,

Ben ise sapanı kırılmış bir sükûtla kalırdım.

Kader, odamın köşesinde oturan,

Hiç konuşmayan, kör bir dikiş makinesiydi.

Ve sonra...

Issık Göl’den çalınmış iki damla göz:

On altı yaşında bir intihar,

Mevsimi olmayan bir bahçede solan o gül.

O öldü; toprak yerin altına değil, benim içime çekildi.

Göğüs kafesimde bir mezar taşı büyüdü,

Üstünde ismim yazılı, altında bir çocuk cesedi.

İnsan nasıl mı gömülür ayaktayken?

Güneşin simsiyah doğduğu bir sabah,

Kendi sesini bir kuyuya atıp,

İpini de beraberinde götürerek...

Kader, elinde kanlı bir makasla bekleyen terzi;

Bana biçtiği kefen, giyemediğim çocukluğumdu.

Ben hiç çocuk olmadım,

Sadece, hiç bitmeyen bir cenaze namazında

En öndeki safa çakılmış bir gölgeyim şimdi.

Küllerimden bir yuva doğurdum,

Göğsümde sevginin, sabrın pıhtılaştığı bir iz…

Bir çırpıda canımdan çok sevdiğim eşim,

Ve dört evladın sıcaklığı;

Bir çırpıda…

Yeniden doğuş, sonsuz bir zamana kaybolmuş.

Acılarımı, Birer yelken gibi rüzgâra bıraktım,

Koynumda taşıdım onları,

Ve sevgi...

O, sessizce yanımda büyüdü,

Bir kuşun kanadı gibi, kanadımda.

Yıllar geçti…

Zaman bir deniz gibi yuttu her şeyi,

Ama ben,

Karanlığın içinde yürümeyi öğrendim,

Bir rüya gibi, yolum kaybolurken

Her adım, başka bir gövdeyi oluşturdu.

Işıksızlığı yendim,

Bir kök gibi toprağa yerleşen bir ağacın ruhu oldum.

Her gece, sabahı hiç duymadan geçirdiğimde,

Gölgelere bakarak içimden büyüdüm.

Ve şimdi,

Ben artık karanlıktan korkmuyorum…

Çünkü ben karanlıkla,

Birleşen ilk gök oldum.


Dün Bugün Yarın


Zaman,

Bir gözyaşının saklandığı an,

Gömleğimin cebine tıkıştırılan bir yılan.

Dün,göğüs kafesimi kıran bir gülümseme,

Mezarımı kazdı.

Bir çelik parçası,

Bana hıçkırarak konuştu;

Toprak,bana doğru eğilerek Fısıldadı:

Öleceksin,ama önce bir deliliği kucakla!

Bugün,göğsümdeki eski notalarla tanıştım,

Gözlerim, bir masalın ortasında düşlere sığmayan bir gölge gibi belirdi.

Yarının arkasında,bir çığlık kaldı.

Zaman,sadece bir şarkı gibi çalıyor;

Ama ben,dinlemiyorum!

Bütün bu yokuşlardan,

Gerçekten çok yoruldum.

Beni görmeyen bir zaman,

Güldüğümü sandı;

Ama ben,

Dünle hesaplaşıp,

Yarına notlarımı yazarken,

Bugün, güneşe ceketimi asmam gerektiğini düşündüm.

Çünkü ben,

Zamanın unuttuğu bir adam değilim,

Acı,şarkılarımı notalarla evlendirdi

Ve ben, İnatla yeni bir dil öğrendim,

Diz çökmedim.


Kilidi Olmayan Anahtar :

Kendini Beklemek


Sabır, göğüs kafesimde unuttuğum bir kum saati;

Kumlar yukarı akar, zaman kök salar ciğerime.

İlk tepki bir patlamadır, sonrası dilsiz bir tiyatro,

Kendi sesimi bir kavanoza hapsedip,

Gelmeyecek olanın ayak izlerini boyuyorum boşluğa.

Bir kapı var karşımda, duvara çizilmiş dikenli sabır gömleği ,

Ardında kimse yok, biliyorum; ama kulaklarım beni çağırıyor “gel içeri “.

Kalbim, boş odalarda hayali terlik sesleri dokuyor,

Olmayan bir eşiği aşındırıyor bakışlarım.

Sabır, mermerden bir ekmeği dişlemekmiş meğer;

Doyurmuyor ama çeneni kilitliyor dünyaya.

İçimdeki yangın, en eski kütüphaneyi yakıyor:

Beklemek.

Kendi ellerimle kurduğum bu sessiz tuzakta,

Gülümsemem yüzüme dikilmiş bir yama.

Gölge, gövdemden ayrılıp benden önce varıyor olmayan kapıya,

Ben ise geride, kendi ismimi unutmuş bir bekçi...

Vazgeçmek, bir uçurumdan aşağı değil, yukarı düşmek gibi;

Kabul etmekse, aynadaki aksini toprağa gömmek.

En acı sabır, takvimi değil,

Kendi enkazının altından çıkacak olan “beni” beklemekmiş.

Gözlerimde sönen o küçük “belki”, Karanlıkta parlayan kör bir iğne başı.

Dikiyorum sökülen ömrümü, ipliği olmayan bir iğneyle,

Sabır; insanın içini oyan,

Ama dışarıya sapasağlam duran bir duvar gibi, bakan o derin boşluktur.


Saatin Kanadığı Gece


Mekanik kuşlar kusuyor gökyüzünden,

Güneşin kabuğunu soyan kurşunlar...

Sokaklar, ağzı açık kalmış devasa yaralar gibi

Kendi içindeki yankıyı yutuyor sessizce.

Zaman, bir çivinin üzerinde dönen çark.

Gölgeler, sahiplerinden boşanıp kaçıyor siperlere,

Bir anneden arta kalan feryat,

Paslı bir telin ucunda sallanan ay ışığıdır şimdi.

Tanklar, çelikten filler gibi ezmekte

Henüz uykusu gelmemiş çocukların gülüşlerini.

Karabasan başlıyor;

Yastık, dumanı tüten bir enkaz yığını,

Göz kapaklarının arkasında,

Binlerce aynanın aynı anda kırıldığı o soğuk meydan.

Bir asker, olmayan eliyle topluyor

Yıldızlardan dökülen barut tozlarını.

Düşlerimde bir nehir akıyor,

Suyu mürekkep değil, unutulmuş isimler.

Uyanmak;

Yanan bir kağıdın kenarından tutunmak gibi,

Kendi külüne aşık bir rüzgarın kucağında.


Rakamların Yansıması


Bir tek gölge, bir tek ışık var,

Yalnızlık her şeyin ortasında döner.

Bir yıldız kayar ama düşmez,

Sonsuzdan gelen sesi duyarım.

Bir tek nefes, bir tek adım,

Zaman nehrinde kaybolan bir anı.

Ve o an, zamanın kendisi de kaybolur,

Bir çığlık olur, bir rüya olur,

Bütün bir dünya, bir noktaya dönüşür.

Bir tek O (cc) kalır.

İki gözle bak, ama bir dünya gör,

Bir bedende iki zihin yaşar.

Gecede iki yarım, her biri bir bütün,

Bir isyanın içinde kaybolur her ışık.

Ve o ışık, bir yelkenin kanatlarına dönüşür,

İki rüya birbiriyle birleşir,

Bir halkaya, bir döngüye, bir sonsuzluğa.

Ve her yeni iki, bir başlangıcın sonudur,

İki kelime, bir dilin kaybolmuş sesi,

Bir varoluş, bir yokluk; iki bedende bir tek ruh.

Biri dünya diğeri sonsuza yolculuk.

Üç adımda kaybolan bir ses,

Bir gece üç ışıkla sönmüş olur.

Üç dalga, üç gölge, üç zaman,

Bir yerde buluşur, ama hiç ulaşmaz.

Ve her biri bir evrenin kapısını aralar,

Bir kapı açılır, diğeri kapanır,

Üç çiçek düşer, fakat tek bir kök kalır.

Ve üçüncü adımda, sonsuz bir yol başlar,

Bir yürek, bir düşünce, bir varlık,

Hepsi birden kaybolur, bir gerçeğin ardında.

Geriye sadece “hiç”kalır.

Dört duvar, dört pencere, dört gökyüzü,

Ve her biri bir başka güneşin ışığı.

Dört farklı dünya, dört aynı yüz,

Zamanın içinde dörtlü bir dans başlar.

Bir anı dört yönlü, bir okyanus dört dalgadan oluşur,

Ve her dalga bir ruhu sarar,

Bir beden kaybolur, diğer beden arar.

Ve dördüncü duvarda, tüm hayaller duvara yazılır,

Bir gül, bir yıldız, bir çiçek;

Dört yön birbiriyle kaynaşır,

Ve her şey dörtlü bir boşlukta çöker.

Geriye sadece “zamansızlık ve mekansızlık“kalır.

Beş parmakla tutulur düşler,

Fakat her biri başka bir dünyaya açılır.

Rüzgarın içinde beş yabancı ses,

Beni değil, seni çağıran bir gizem.

Ve her biri bir akşam karanlığında,

Yıldızlardan düşen bir damla su olur.

Bir el, bir göz, bir yürek var,

Ve tüm bu parçalar birbirini unutmuş,

Birbirini arayan sonsuz bir boşlukta kaybolur.

Sadece bir “ruh”kalır.

Altı dünya, altı kapı, altı yol,

Her biri başka bir rüyanın delisi.

Bir yokuş, bir çukur, bir deniz,

Altı parmakla kazınan bir gizem.

Ve her kayıp zamanın içinde,

Bir başka altı dünya daha var.

Ve altıncı kapıyı araladığında,

Bir gövde kaybolur, bir ruh gelir,

Dünyalar birbirine karışır,

Gizli bir fısıltı, göğün derinliklerinde yankılanır.

Geriye sadece “niyet “kalır.

Yedi adım, yedi kapı, yedi zaman,

Her biri bir başka evrende kaybolur.

Yedi yürek, yedi göz, yedi dil,

Ve hepsi bir gerçeği arar, fakat bulamaz.

Bir orman, bir dağ, bir çöl, Yedi sesle yankı bulur.

Yedi rüzgar, yedi yıldız, yedi yelken,

Bir çığlıkla birleşir, bir sükûnetle kaybolur.

Ve yedinci kapı açıldığında, zaman yok olur,

Bir şarkı duyulur, bir melodi kaybolur,

Bir varlık, bir yokluk, yedi renk olur.

Geriye sadece yedi kat “gök” kalır

Sekiz duvar, sekiz pencere, sekiz yıldız,

Bir sonsuzluk kendi içinde bir kayıp.

İki daire birbiriyle dans eder,

Ve her biri başka bir evrende kaybolur.

Sekiz adım atılır, sekiz yürek kırılır,

Bir anıdan diğerine bir yol gider.

Ve sekizinci adımda, tüm evren susar,

Bir patlama olur, bir sükunet gelir,

Ve bütün zaman tek bir an olur,

Bir dönüşüm, bir varlık, bir yokluk doğar

Geriye sadece “Sahip”kalır.

Dokuz köşe, dokuz gölge, dokuz dünya,

Ve her biri bir kayboluşun başlangıcı.

Dokuz kapı, dokuz yol, dokuz an,

Birbiriyle kesişen ama birbirini bulamayan.

Bir iz, bir yüz, bir adım,

Ve her biri bir başka yolda kaybolur.

Dokuz yıldız, dokuz rüzgar, dokuz zaman,

Bir bütünün içinde kaybolmuş bir anı olur.

Ve dokuzuncu kapıyı açtığında, her şey döner,

Bir öykü başlar, bir şiir biter,

Ve zaman, dokuz adımda sona erer.

Geriye sadece “cennet – Cehennem “kalır.


Bulut Raylarında Kaçış 


Bir tramvay yüzüyor,

Rayları bulutlara döşeli,

Taşları umutlara asılı.

Bir geçmişe gidiyor

Sonra gelecekte kalkıyor.

Elimde yırtık bir bilet

Camı kırık kabindeyim

Bir adam bana bakıyor

Ben ondan kaçıyorum.

Kaçtıkça büyüyor gözleri,

İki ay gibi yarım, iki yarım gibi bütün.

Tramvay dönüyor kendi etrafında,

Zamanı yutuyor, zamanı kusuyor.

Pencerelerden dışarı sızıyor renkler, kırmızı bir çığlık, mavi bir fısıltı.

Adamın yüzü eriyor camda,

Erirken gülümsüyor bana,

Gülümsemesi bir anahtar oluyor,

Anahtar bir kapı oluyor,

Kapı ise hiç açılmayan bir yaraya dönüşüyor.

Ayaklarım raylara yapışıyor,

Raylar ise ayaklarımı emiyor.

Tramvay hızlanıyor, yavaşlıyor,

İkisi aynı anda.

Bir istasyonda iniyorum,

İstasyon bir orman,

Ağaçların dalları biletlerime dönüşüyor,

Biletlerim yaprak olup dökülüyor.

Adam hâlâ orada,

Ama şimdi içimde yürüyor.

Göğsümde tramvay sesi,

Kalbimde ray gıcırtısı.

Kaçıyorum ondan,

Kaçtıkça yaklaşıyorum.

Son durak yok.

Sadece bulutlar,

Ve onların altında yüzen Kendi gölgem.

Tramvay durmuyor.

Ben de inmiyorum.

Sadece eriyoruz birlikte,

Raylar, bulutlar, adam, bilet,

Hepsi bir tek büyük, ıslak rüyaya.


Ayaksız Sandalyede Düşüş


Ayakları olmayan bir sandalye üzerinde ayakta duruyorum. Altından bulutlar üstümden nehir akıyor. Nehrin balıkları bulutta yüzüyor .Buluttan yağmur nehire düşüyor. Sandalye kıpırdamıyor, Ben kıpırdanıyorum. Dizlerim havada bükülüyor, ayaklarım yok ama adımlar atıyorum. Her adımda sandalye biraz daha yükseliyor, Ya da ben biraz daha batıyorum, Hangisi olduğunu anlamak imkânsız. Nehir saçlarımın arasından geçiyor, Soğuk pullar alnıma değiyor. Bir balık dudaklarıma dokunuyor, Öpücük değil, soru soruyor: “Nereye gidiyorsun ayaksız adam?” Cevap veremiyorum, Çünkü ağzım da bir bulut olmuş, Sözcüklerim yağmur olup aşağı dökülüyor.

Üstümdeki nehir tersine akmaya başlıyor. Balıklar şimdi yukarı düşüyor, Kanatları çıkıyor, pulları eriyor, Kuş-balıklar oluyorlar. Kanat çırpışları rüzgâr yapıyor, Rüzgâr sandalyeyi döndürüyor.

Dönüyorum, dönüyorum, Dünya etrafımda değil, Ben dünyanın etrafındayım. Aşağıda bulutlar açılıyor, İçlerinden eski evler, eski yüzler, çocukluğumun kırık oyuncakları çıkıyor. Bir tanesi elimi tutmak istiyor, Ama elim yok, sadece sandalye var. Sandalye de artık sandalye değil, Bir omurga olmuş, Ben onun üzerinde asılı bir et parçasıyım. Yağmur artıyor. Nehir taşıyor. Balıklar ıslak gökyüzünde boğuluyor.

Ben ayakta duruyorum hâlâ, Ayaklarım olmadan, Yerçekimi olmadan, Sadece dengesiz bir mucize ile. Birden sandalye kayboluyor. Ben düşmüyorum. Düşüyorum ama düşmek değil bu. Yükseliyorum aşağıya doğru. Nehir beni yutuyor, Bulut beni tükürüyor. İkisi arasında, Ayaksız, sandalyasız, Sonsuz bir ayakta duruşta Salakalıyorum. Başım gökyüzünde, Ayaklarımın olması gereken yerde Bir nehir akıyor hâlâ. Ve o nehirde, Kendi yansımam bana bakıyor, Gülümsüyor, ve yavaşça batıyor.


Penceresiz Evin Anahtarı


Bir ev var Sadece pencereden ibaret Bir kapı yok ama Anahtar ve kilit bende İçeri girmek istiyorum İçer dışarıya çıkıyor Saatim duvarda Ama duvar yok. Anahtarı deliğe sokuyorum, Delik yok ama anahtar dönüyor. Kilit şakırdıyor boşlukta, Boşlukta bir ev doğuyor, Duvarları camdan, Tavanları gökyüzünden, Zemini ise benim ayak izlerimden. Pencereden içeri uzanıyorum, Kolum uzuyor, uzuyor, İçeride bir orman görüyorum, Ağaçlar tersine büyüyor, Kökleri bulutlarda, Dalları toprakta.

Bir kuş konuyor parmaklarıma, Kuş değil, saatim o, Tik takları yaprak hışırtısı. “İçeri gir,” diyor ev, Sesi kendi penceresinden çıkıyor. Giriyorum ama ben zaten içerdeyim, Dışarıdayım aynı anda. Ayaklarım dışarıda, başım içeride, Gövdem ise anahtarın içinde kaybolmuş. Saatim duvarda asılı, Duvar yok ama saat yürüyor. Akrep bir yılan oluyor, Yelkovan bir nehir. Zamanı yutuyorum, Zaman beni kusuyor.

Her tik-tak’ta bir oda açılıyor, Her oda bir pencereye açılıyor, Her pencere beni dışarı atıyor. Mobilyalar yürüyor odada, Koltuklar bana bakıyor, Masa fısıldıyor: “Hoş geldin, ama sen zaten buradasın.” Buzdolabı açılıyor, İçinden çocukluğumun sesleri dökülüyor, Bir tanesi ağlıyor, Bir tanesi gülüyor, İkisi de benim.

Anahtarı cebime koyuyorum, Ceplerim yok. Kilit avucumda eriyor, Avucum bir pencere oluyor. Pencereden dışarı bakıyorum, Dışarıda ben varım, bana el sallıyorum. El sallayan ben, İçerideki ben’e “Çık dışarı,” diyor. Ev büyüyor, penceresi çoğalıyor. Her pencerede bir ben, Her bende bir anahtar. Hepsi aynı anda dönüyor, Hepsi aynı anda kilitleniyor. İçerisi dışarı taşıyor, Dışarısı içeriye doluyor.

Sonunda anlıyorum: Ev benmişim. Pencere gözlerim. Anahtar dilim. Kilit ise suskunluğum. Ve saat, o eski duvarın yerinde, Hâlâ tik tak ediyor Hiçbir zamanın içinde.


Masmavi Saçlı Küçük Dünya


Güneş tedirgin terliyor Ay ayakta ışık tutuyor Dünya doğum yapıyor Yıldızlar su taşıyor Küçük dünya doğuyor Saçları masmavi Ayakları toprak rengi Gözler ağaç kokusu Doğarken bir çığlık atıyor, Çığlığı gökkuşağı oluyor, Gökkuşağı yere düşüp kırılıyor, Kırık parçalarından kelebekler çıkıyor. Kelebeklerin kanatları harita, Haritalarda kaybolmuş şehirler, Şehirlerde unutulmuş ben.

Küçük dünya emekliyor, Her diz vuruşunda bir volkan uyanıyor, Her nefeste okyanuslar taşlıyor. Saçları masmavi, İçinden balıklar yüzüyor, Balıklar şarkı söylüyor, Şarkıları rüzgâr olup dağılıyor. Ayakları toprak rengi, Bastığı yerde çiçekler değil, Sessizlikler açıyor. Gözleri ağaç kokusu, Bakınca ormanlar büyüyor içimde, Yapraklar fısıldıyor eski yaralarımı. Ellerini uzatıyor bana, Avuçlarında iki küçük ay var, Birini ısırıyorum, Tadı tuzlu hüzün, Diğerini cebime koyuyorum, Ceplerim yok ama ay orada kalıyor, Gece olduğunda cebimden ışık sızıyor.

Küçük dünya gülüyor, Gülüşü bir deprem, Depremde binalar değil, Unutkanlıklar yıkılıyor. Yıkıntıların altından eski sevgiler çıkıyor, Eski sevgiler toz oluyor, Toz rüzgârda dans ediyor. Güneş hâlâ terliyor, Ter damlaları ateşten, Ateş damlaları yere düşünce Küçük dünyanın saçları daha da mavileşiyor. Ay yoruluyor ışık tutmaktan, Ama bırakmıyor, Çünkü o da biliyor: Bu doğum hiç bitmeyecek.

Küçük dünya ayağa kalkıyor, ilk adımı atıyor, Adım attığı yerden bir nehir doğuyor, Nehirde zaman akıyor tersine. Ben nehrin kenarında duruyorum, O bana doğru yürüyor, Ben ondan uzağa koşuyorum, Koştukça yaklaşıyoruz. Saçları rüzgârda dalgalanıyor, Her dalgada bir galaksi doğuyor, Galaksiler gözlerime bakıyor, Gözlerimden yıldızlar dökülüyor.

Ayakları toprağı öpüyor, Toprak utanıyor, kızarıyor, Kızarıklık çiçek oluyor, Çiçekler isimlerimi fısıldıyor. Sonra küçük dünya duruyor, bana dönüyor, Gözleri ağaç kokusuyla dolu, Ve yavaşça soruyor: “Sen de mi doğuyorsun hâlâ?” Cevap veremiyorum. Çünkü ben de terliyorum, Ben de ışık tutuyorum, Ben de su taşıyorum. Ve içimde, çok derinlerde, Masmavi saçlı küçük bir dünya emekliyor hâlâ. Doğum devam ediyor. Hiç bitmiyor. Sadece şekil değiştiriyor.

Sonsuz Bir İç Deniz


Genç yaşta giden sevgili,

Bir beyaz karanlıkta kayboldu;

Zamansız , bir yolcu gibi gitti,

Dudağında kardan yazılmış “aşkım”.

Adımlarını tutan toprak da sustu.

Yüzü, gökyüzünde kaybolan yıldız,

Bir gün, bir sabah,

Çölün ortasında

Parmaklarımda Ruhumun soğukluğu kaldı,

Sesin bir kuytuda dondu,

Gözlerimde bir yangın, o da dondu

Gözlerin, kararmış bir gölet,

Derin, sessiz, Sonsuz bir iç deniz…

Ve ben, kaybolan bir aynada,

Beni izleyen bir yansıma.

Oysa dünya küçük,

Zaman küçücük bir öpücük kadar;

Güldüğün anlar kayboldu,

Ve sen hala buradasın,

Bir yaprağın gölgesinde.

Ruhumdan düşen bir tek damla,

Bir güneşin sönüşü gibi…

Bir ömürlüğüne kayboldun,

Ama her zaman bu çiçek İçimde açacak

Acı, sevdanın ikinci adı oldu,

Şimdi kalbimde bir odada İzlerin ve rüzgârın dansı.


Varlık Sancısı


Bir sokak lambasının gölgesi

Kendi boynuna ip yapmış asılıyor

Ama yere düşmüyor

Sadece daha da uzuyor

İçinde yürüdüğüm ayakkabının dili “seni tanımıyorum” diyor.

Her adımda bir parça daha Yabancılaşıyor topuğuma.

Göğsümde bir kapı var

Ama menteşeleri ters.

Açıldıkça kapanıyor

Kapandıkça daha çok kanıyor.

Neden buradayım diye sorduğumda

Cevap veren ses,

Kendi kulaklarımın içinden değil

Duvardaki saatin durmuş tik-taklarından geliyor. “çünkü unutulmuş bir boşluğun

Üzerine yazılmışsın” diyor

“ama yapıştırıcı kısmı çoktan kurumuş Düşüyorsun Yine de düşemiyorsun”

Aynalar artık yalan söylemiyor

Sadece susuyor

En çok da

Ben onlara baktığımda.

Birisi ya da bir şey,

Sol omzumun arkasında Sürekli

Aynı anda hem doğuyor hem ölüyor

Ve bu ikisi arasında kalan boşluk benim adım.

Neden buradayım

Çünkü birileri

Evrenin en uzun koridorunda

Beni yanlış odaya bırakıp

Anahtarı da yanlarında götürdü

“Düşünüyorum. /Düşünemiyorum.”

Ve şimdi

Kapının önünde

Ne içeri girebiliyorum

Ne de dışarı çıkabiliyorum Sadece

Varlığın ağırlığını Kendi göğüs kafesime

Damla damla

Döküyorum bazen o damlalar yere düşmeden

Havada donup

Küçük siyah soru işaretlerine dönüşüyor

Ve yavaşça

Yukarı doğru süzülüyorlar

Sanki

Asıl sorulması gereken

Ben değilmişim.


Kafesin İçinden Büyüyen Ağaç


Bir sabah uyandık ki Yastığımızın altında

Devletin resmi mührü

Kendi kendine nefes alıp veriyor.

Parmaklarımızda hala

Dün gece attığımız imzalar.

Ama mürekkep değil

Kendi damarlarımızdan sızmış

Mavi-siyah bir teslimiyet.

Gökyüzü artık mavi değil

Dev bir dosya kapağı

Ve her bulut

“gizlilik derecesi: çok gizli” damgalı.

Adalet sarayının merdivenleri

Ters dönmüş. Çıkmaya çalıştıkça

Daha derine iniyoruz.

En alt katta

Kendi çocukluğumuz bekliyor

Elinde kelepçe

“seni tanıyorum” diyor “ama sen beni unuttun”

Birileri,

Devletin en yüksek balkonundan

Hürriyet kelimesini

Kağıttan uçak yapmış

Aşağıya doğru fırlatıyor

Ama uçak

Yere düşmeden

Kendi kendini yakıyor

Küle dönüşmeden önce

Son bir cümle yazıyor havaya:

“yanlış anlamayın, bu bir metafor değil”

Ağzımızda

Söylenmemiş cümlelerin

Kemikleşmiş hali

Dişlerimizle öğütüyoruz onları

Her gece

Sabah tükürüğümüzde

Küçük beyaz taşlar

“delil yetersizliğinden” ibaret.

Ve en acısı:

Bazı sabahlar

Kafeslerimizi sevdiğimizi fark ediyoruz.

Çünkü dışarıda

O kadar büyük bir boşluk var ki

O boşluk

Bizi yutmaktan

Bizim onu yutmamızı tercih ediyor

Bir gün

Tüm yasaklanmış kelimeler

oplanıp

Yeraltında bir meclis kuracak

Ve ilk kararları:

“bundan sonra susmak da suçtur” olacak.

O gün geldiğinde

Belki birileri

Hala “hürriyet” kelimesini

Telaffuz etmeyi becerebilecek.

Ama sesi

Artık kendi kulağına bile

Yabancı gelecek

Uzun süre aynı cümleyi aynı korkuyla

Fısıldamaktan dilimiz değişti

Ve biz Kendi ağzımızdan çıkan sesi

Artık tanımıyoruz.

Yine de bir yerlerde

Küçük, inatçı, saçma bir filiz

Betonun çatlağından

“özgürlük” diye bağırmaya çalışıyor

Ama sesi O kadar ince ki

Rüzgârın uğultusunda Kayboluyor.


Yazın Donuyorum


Yazın donuyorum

Çünkü tenim camdan bir tabut oldu

Güneş vurdukça içimde kırık kristaller çınlıyor

Ruhumda ateşten bir çocuk gülüyor

Dişleri köz, gözleri erimiş saat camı

Her kahkahasında saçlarım yanmış tüy gibi savruluyor

Küllerim terliyor

Terim buz kristali doğuruyor

Ayaklarımın altında kararan çimler

“anne” diye fısıldıyorlar, sesleri duman

Yazın donuyorum

Çünkü o çocuk içimde yangın oynuyor

Beni üfleyerek söndürmeye çalışıyor

Her nefesinde kar taneleri doğuyor

Göğsümde bir soba, içinde çocuk

Elinde közden topaç

Dönüyor dönüyor

Dünya onun etrafında donup kalıyor

Yazın donuyorum

Ve o gülüyor

Ateşten ağzıyla

Kar yağıyor içime

Sonsuz bir yaz karı

Sen soruyorsun neden

Ben cevap veremiyorum

Çünkü dilim artık

Erimiş bir mum fitili


Yer Altında Gökkuşağı


Yerin altında bir gökkuşağı açmış

Farenin biri beyazı yiyiyor

Diğeri siyahı giymiş

Kırmızı ağlıyor

Yeşil bağlıyor

Mavi bir diş fırçasıyla

Sarıyı traş ediyor ayna

Turuncu kapı çalıyor

Ama içeride kimse yok

Sadece turuncunun kokusu

Kendi kendine özür diliyor

Mor bir saat durmuş

On iki koluyla

On ikiyi boğuyor

Saatin gölgesi

Kendi ayak izlerini yalıyor

Pembe bir bulut

Yere düşmüş de

Çamura batmış

Şimdi çamur pembe kokuyor

Ve çamurun içinde

Küçük küçük mor kalpler

Kendi kendilerine

İntihar provası yapıyor

Beyaz fare doydu

Ağzından gökkuşağı kusuyor

Ama bu sefer renkler ters

Kırmızı aşağı iniyor

Lacivert yukarı çıkıyor

Sanki yerçekimi

Aşk mektubu yazmış

Ve adres yanlış yazılmış

Kırmızı artık ağlamıyor

Gözleri turuncu olmuş

Turuncu gözlerle bakıyor

Yeşile

Yeşil bağlıyor

Ama bu sefer ip değil

Kendi damarlarıyla bağlıyor

Ve yerin altındaki gökkuşağı

Yavaşça katlanıyor

Kâğıt gibi

Üzerine farenin imzası

Mürekkep yerine Kendi gözyaşıyla atılmış

Yerin altındaki gökkuşağı

Son bir hışırtıyla katlandı

Kâğıt gibi değil artık

Cam gibi kırıldı Parçalar

Renk renk dağıldı yere

Ama yere değince

Her parça kendi rengine ihanet etti

Kırmızı

Turuncu gözlerini kapattı

Ve sustu

Yeşil

Damarlarını çözdü İp olduysa da

Artık bağlamadı Sadece sarktı

Boş bir salıncak gibi

Mavi

Traş bıçağını bıraktı

Sarıyı yarım traşlı bıraktı

Ve sustu

Sarı

Çıplak kaldı

Ama utanmadı

Çünkü ayna çoktan kör olmuştu

Mor

Saatin on iki kolunu

Kendi boğazına doladı

Ve sustu

Turuncu

Kapıyı çalmayı bıraktı

İçeride kimse olmadığına

Nihayet inandı

Ve sustu

Pembe bulut

Çamurdan kalkamadı

Çamur onu yuttu

Ama çamur da pembe kokmayı

Unuttu

Beyaz fare

Kusmuğunu geri yuttu

İçine çekti bütün renkleri

Ve o da sustu

Siyah fare

Giysisini çıkardı

Çıplak kaldı

Ama karanlıkta

Kimse fark etmedi

Ve yerin altı

Artık ne gökkuşağı taşıyor

Ne fare

Ne renk

Ne gözyaşı

Sadece

Sonsuz bir

Sessiz Koyu

Boşluk Sustular.

Hepsi.

Sonsuza dek.


İki Buçuk Kaplumbağa


İki buçuk kaplumbağa

Bir balonun içinde dans ediyor

Birinin evi yok, yükü ağır

Diğeri evi taşır

Kapısız Penceresiz

Sadece kilit var

Bir de kilit yeri olmayan

Kanatlı bir süpürge

Üçüncü yarım kaplumbağa

Aslında hiç doğmamış olan

Balonun iç duvarına

Kendi gölgesini çiziyor

Ama gölge ters dönmüş

Ayakları tavana yapışmış

Dans ederken baş aşağı

Kendi kabuğuna küfrediyor

Balonun içi

Eski bir nisan yağmuru kokuyor

Yağmur damlaları yukarı düşüyor

Yerçekimi unuttu mu ne

Hangisi yukarı Hangisi aşağı

Karar veremiyor Kanatlı süpürge

Kendi sapıyla kavga ediyor “ben seni süpüreyim” diyor “sen beni uçur” diyor sap

İkisi de haklı

Ama ikisi de yalan söylüyor

Kilit

Kendi deliğini arıyor

Dönüp duruyor havada

ir anahtar bulursa

Kendini açacak

Ama anahtar yok

Sadece anahtarın hayali var

Ve hayalin içi boş

İçinde küçük bir kaplumbağa daha

O da yarım

Evi taşıyan kaplumbağa

Yavaşça kabuğunu açıyor

İçinden çıkıyor bir sokak lambası

Lamba sönük

Ama gölgesi yanıyor

Gölge balonun zemininde Kendi kendine yürüyor

Yürüdükçe küçülüyor Küçüldükçe

Kendi evini yitiriyor

Evi olmayan kaplumbağa Yükünü yere bırakıyor

Yük aslında bir ayna

Aynanın içinde

Üç buçuk kaplumbağa daha

Hepsi dans ediyor

Hepsi yarım

Hepsi balonun içinde

Ama balon artık şişmiyor

Çünkü nefes alacak yer kalmamış

Ve kanatlı süpürge

Nihayet susuyor Kanatlarını katlıyor

Kendi sapını kırıyor Kırılan yerden

Küçük bir gökkuşağı sızıyor

Ama bu gökkuşağı

Renksiz

Sadece sessizlikten yapılmış

Balon patlamıyor

Sadece Yavaşça

Kendi içine

Doğru Çöküyor

Ve iki buçuk kaplumbağa

Dansı bırakmadan

Sonsuza kadar

Aynı yerde

Dönmeye devam ediyor

Dönüyorlar

Dönüyorlar

Dönüyorlar

Ve kimse

Hiçbir şey

Görmüyor


Aşkın Adı Yoktu,

Saat 03:47’deydi


Sen bir sokak lambasının gölgesinde doğmuşsun

Ama gölgen senden önce davranıp

Benim yatağıma yatmış

Göğsümde bir anahtar deliği açıldı İçine parmağını soktun

Ve bütün perdeler aynı anda yırtıldı Dışarıda martılar değil

Kırık saatler uçuyordu

Her biri farklı bir âşığın son nefesini taşıyordu

Senin dudaklarınla öpüşürken

Dişlerim birden camdan oldu

Her öpücükte bir yerim kırılıyordu Ama kan yerine ışık sızıyordu.

Bir keresinde gözlerini kapattın Ve bütün şehir içime taşındı

Tramvaylar damarlarımdan geçti Boğaz’ın suyu kalbime doldu

Boğulmadım

Sadece daha ıslak âşık oldum

Şimdi sen yoksun

Ama yokluğun bile fazla kalabalık

Odanın ortasında duruyor

Elinde benim çocukluğumdan kalma bir bisiklet

Pedal çeviriyor

Hiçbir yere gitmeden Aşk dediğimiz şey

Aslında birinin seni

Kendi rüyasında unutmasıymış Ve senin o rüyadan taşarak

Başka birinin uykusuna sızman

Ben hâlâ sızıyorum

Sen hâlâ unutulmuyorsun

Ve saatler hâlâ kırık martı 03:47’de takılı kalmış


Sadece Senin Adınla

Dönen Anahtar


Göğsümde bir kapı var, tek anahtarı sen taşıyorsun

Ama anahtar senin parmak izlerinden yapılmış

Her dokunuşunda kapı değil, ben eriyorum

Başka kadınlar geçti önümden

Hepsi aynı anda camdan heykellere dönüştü

Ayaklarının altında cangır cangır kırıldılar

Ben duymadım

Çünkü kulaklarımda sadece senin soluk alışın yankılanıyordu

Rüyamda bir bahçe vardı

Her ağacın meyvesi senin çocukluk fotoğrafındı

Toplamak yerine sadece seyrettim

Toplarsam düşeceğini biliyordum

Düşerse dünya bitecekti

Kalbim artık atmıyor

Yerine senin adını mor bir saat gibi kuruyor

Tik tak yerine “sen-sen-sen” diyor

Başka ritim kabul etmiyor Kabul etse bile duracak

Dışarıdaki erkekler konuşuyor

“gözüm kayıyor, insanlık hali” diyorlar

Benim gözlerim kaymıyor

Çünkü gözlerim senin evlendiğimiz günkü haline sabitlendi

O hal bir mıknatıs

Ben paslı bir çivi

Başka yöne dönemiyorum

Bazen aynaya bakıyorum

Yüzümde sadece senin dudakların var

Benimkiler kaybolmuş

Konuşursam sen konuşuyorsun

Susarsam sen susuyorsun

İkimiz birden susunca oda sonsuzlaşıyor

Ve biliyorum

Bir gün öleceğim

O gün mezarımın üstüne

Başka hiçbir isim yazılmayacak

Sadece senin adın

Ve altında tek satır: “başkasına bakmadı”

O satır bile fazla

Çünkü bakmamak yetmez

Başka birini hayal bile etmedim

Hayal kuracak yer kalmamış içimde

Hepsi seninle dolu

Senle taşmış

Senle taş kesilmiş

Gel

Bu gece de yastığın yarısını al

Diğer yarısı zaten senin gölgenle dolu

Ben o gölgeye sarılıp uyuyorum

Başka kimsenin rüyasına ihtiyacım yok.


Kafeslerin içinden doğan sabah


Bir sabah uyandım ki

Göğsümde demirden bir kuşluk saati tik tak yerine “sus” kelimesi çarpıyordu kanatlarını

Dışarıda aynı renkteydi bütün bayraklar

Aynı tonda aynı şarkıyı söylüyordu hoparlörler

Ama rüzgârın yönü bile sansürlenmişti

Yine de parmaklıklarımın arasından Bir sümüklü böcek geçti

Yavaş, kararlı, mucize gibi Kendi evini sırtında taşıyarak O an anladım:

Özgürlük bazen

Yere yapışarak ilerlemektir Tuzlu gözyaşıyla ıslatarak asfaltı

Ve hâlâ, hâlâ

Yürümeye devam etmektir Kafesin telleri arasında

Güneş doğuyor gibi yapıyorum

Gözlerim kapalıyken bile

Kirpiklerimle gökkuşağı çiziyorum

Bir gün bu demirden göğüs kafesim

Kendi kendine çatlayacak

İçinden ne bir melek ne bir devrimci

Sadece inatla yaşamaya devam eden

Ufak, ısırgan, sakallı bir ısırgan otu çıkacak Ve o ot betonun yarığından başını uzatıp

İlk kez görecek gökyüzünü

Ve diyecek ki: “Ben buradaydım. Hep buradaydım.

Siz uyurken bile Köklerimle taşları öptüm.”

O gün

Hiçbir sansür memuru

Bu cümleyi silemeyecek.


Saatin İçindeki Kum ve Hiçlik


Eriyip akıyor kemiklerin arasından gümüş tabaklar,

Bir ziyafet sofrasında başsız gölgeler,

Altın sırmalı kaftanlar, rüzgârın ısırdığı boşluklar...

Cepte biriken yıldızlar değil, paslı çivi uçları,

Dünya, sırtımda taşımaya çalıştığım devasa bir cam küre;

Adım attıkça çatlıyor altımdaki kristal zemin,

Mülkiyet, parmak uçlarımda kuruyan bir mürekkep lekesi.

Bin yıllık bir uykudan uyanıyor nefs,

Kendi kuyruğunu yiyen bir yılanın soğuk uykusu.

Aynaya bakıyorum: Yüzüm yok, sadece binlerce kapı,

Her kapı bir sabır taşına açılıyor, sırılsıklam.

Ekmek niyetine çiğnenen bir parça ay ışığı,

Mideyi değil, ruhun o karanlık dehlizlerini doyuruyor.

Çile, göğüs kafesimde çırpınan bir kartalın kanat sesidir;

Kırıldıkça çoğalan, sustukça haykıran bir geometri.

Sonra yerçekimi veda ediyor toprağa,

Ağır olan ne varsa —mülk, hırs, taç— dibe çöküyor.

Ben ise hafifliyorum, bir nefesin görünmez ağırlığı kadar.

Gökyüzü bir secde halısı gibi seriliyor sonsuzluğa,

Zaman, bir damla balın suda dağılması gibi yavaş...

Rıza, rengi olmayan bir ışığın içimize dolmasıdır,

Her şeyin bittiği yerde başlayan o sessiz, muazzam yankı:

“Ben yokum, sadece O’nun parmak izleriyim bu boşlukta.”


Aynasız Yüzlerin Şöleni


Gözlerimi kapattığımda başlayan bir yağmur bu,

Her damlası bir elif miktarında düşüyor toprağın kalbine.

Denizler ters akıyor göğe doğru, balıklar yıldız yutuyor,

Kimin yüzüne baksam, orada rüzgârın çizdiği bir Vav...

Çünkü taşın içinde atan bir nabız,

Gülün yaprağında terleyen bir ebediyet var.


Köz Ülkesi


Binlerce mangal yanıyordu kıyamet düzlüğünde,

Toprak ananın bağrında ateşten bir ordu.

Her bir köz bir gözbebeği, her bir alev bir nefes,

Şişlere dizilmiş etler, kuşbaşı bir kader.

Yürüdüm mangalların arasından, kül kokan rüzgârda,

Adımlarım çıtırdıyordu yanmış kemikleri.

Uzakta tahta bir masa, arkasında bir gölge,

linde değnek yok, asa yok, sadece bekleyiş.

Bir de masada uyuyan gümüş mantarlar.

Sağımda bir mangal, içinde balık canlı canlı yanıyor,

Pulu pullu bir çığlık, kıvılcım kıvılcım.

Su ateşe düşman dediler, burada su ateşe âşık,

Kavruluyor sevdiğinden, kıvranıyor ölmeden.

Masaya vardım oturan Ayı.

Gözleri boş toprak gibi, elleri kül rengi.

Arkasında dağ gibi yığılmış çiğ etler,

Pişmeyi bekliyor, kıyamayı bekliyor,

Kıyameti bekliyor.

Bir his uyandı içimde:

Bu ayı dünyanın canına okuyacak.

Milyonlar ölecek, bazıları ölmeden ölecek,

Büyük adamlar bile bitecek bu ateşten sofrada,

Nükleer bir güneş doğacak, herkesi kör edecek,

Kimi komada, kimi bitkisel, kimi hiç.

Dehşetle uyandım ama hâlâ yanıyorum.

O mangalların birinde belki de bendim,

Kuşbaşı doğranmış, közde çevrilen.

Ve Ayı hâlâ masada,

Çiğ et yığınlarının önünde,

O Bekliyor.

Sarı bekliyor.

Çekik çekiç bekliyor.

Dünya bekliyor.

Ateş bekliyor ve ben bekliyorum.


Delilik


Bütün yollar sararıp gittiğinde

Bir ağaç gövdesi çıkar aklımın içinden

Ve senin adı,

Karanlık bir labirent gibi

Her köşe başında kaybolur.

Bir şarkı söylerim, ama

Sözlerim uçuşur,

Ruhum ise dev bir taşın altında Sessizce bekler;

Delilik, bir nehrin içinde

Kollarımın kesildiği yerdir.

Sonsuzluğa düşerken,

Aşkım, geceyi aydınlatır.

Ve her adımda,

Bir delilik daha kaybolur İçimde.

ütün bu yollar seni getirir,

Ve her yol bir başka çılgınlıkla

Bitmeye devam eder.

Ruhumun sınırları kaybolur,

Ve her bakışta,

Bir başka rüya doğar.


Şapkaların Sessiz Göçü


Binlerce şapka akıyor asfaltta, altlarında kafa yok.

Ceketimin cebinde bir balık besliyorum,

Herkesin gözleri beton dökülmüş pencereler.

Omuzlar çarpışıyor ama ses çıkmıyor,

Sadece cam kırıkları dökülüyor paçalarımızdan.

Ben bu ormanda ağaç değilim,

Ben bu ormanda bir baltayım kendi sapını arayan.

Ayak sesleri birbirine karışırken, vitrinlerdeki mankenler gerçek İnsanlardan daha canlı bakıyor.

Şehir, ağzı açık bir dev gibi bizi yutuyor ama tadımızı almıyor.

Herkes bir yere yetişiyor ama kimse varmıyor,

Çünkü yollar kendi kuyruğunu yiyen birer yılan.


Işığın Kusmuğu ve Siyah Nehir


Lamba direkleri uzun boyunlu zürafalar gibi eğilip kusuyor ışığı.

Kaldırım taşları dil çıkarıyor ayak izlerime.

Yürüyorum, arkamda gölgem değil, siyah bir nehir akıyor.

Kapılar kilitli değil, kapılar artık hiç var olmamış ağızlar.

Duvarlardaki ilanlar gece yarısı uyanıp birbirlerine küfrediyor.

Sokak kedileri, aslında dillerini kaybetmiş

Eski bilgeler gibi süzülüyor.

Bu sessizlik, dünyanın kendi ekseninde dönerken

Çıkardığı paslı bir gıcırtı aslında.

Her adımda yeraltındaki köklerin kalbime dolandığını hissediyorum.


Gümüş Nükleer Bahçe


Gökyüzü bir yarık açıldı, mavi etten bir yara,

İçinden bir çiçek düştü, gümüş rengi.

Bir çocuk gördüm, yok görmedim,

Külleri çiçek oldu, kokusu ruhumda asılı kaldı.

Zamanın kemikleri çıplak kaldı,

Haritalar bir kuşun kanadında eridi,

Ülkeler isimlerini unuttu,

Sınırlar rüzgârla dans etti.

İran’ın kumlarında gölgeler dansa kalktı,

ahran’ın aynaları kırılan saatler doğurdu,

Bağdat’ın nehirleri erimiş cam akıttı,

Riyad’ın kuleleri eğildi, kum fırtınalarında eriyen krallar gibi.

Kerbela Hüseyin’i aradı.

Hüseyin yoktu bir daha ağladı.

Avrupa bir dev gibi inledi,

Paris’in Eyfel’i kelebek kanadıyla çırpındı,

Berlin duvarları ateşten yeniden doğdu,

Londra’nın sisleri zehirli rüyalara dönüştü,

Roma’nın heykelleri taş gözlerle ağladı,

Brüksel’in çiçekleri patladı, Kıyamet tozuyla kaplandı.

Garbda ayaklar yukarıda başlar toprağa gömülü,

Gümüş mantarlar gibi.

Gümüş mantarlar yükseldi,

Önce doğudan filizlendi, İran’ın dağlarını yuttu,

Tahran’ı un ufak etti, Bağdat’ı gömdü,

Riyad’ı göğe savurdu,

Avrupa’nın ovaları mantar ormanına döndü,

Her ülke bir sap, her şehir bir şapka oldu,

Rüzgâr isimleri fısıldadı:

Fransa, Almanya, İtalya…

Ama isimler eridi, haritalar yanıp kül oldu.

Asya’nın ejderhaları uyandı,

Çin’in duvarları gözyaşı gibi aktı,

Rusya’nın karları kızardı,

Ayı pençeleriyle gökyüzünü tırmaladı,

ABD’nin yıldızları düştü,

Her biri gökdelenlerin kalbine saplandı,

Katedraller cam kırıklarından şarkı söyledi.

Nükleer çiçekler her kıtada bahçe açtı,

Afrika çöllerinde radyoaktif kelebekler uçuştu,

Latin Amerika’nın ormanları hayalet yapraklarla yandı,

Okyanuslar kaynadı,balıklar yıldız oldu.

Gökyüzünden yağan nükleer yağmur derileri eritti,

Ruhları soydu.

Bir çocuk elinde elma tuttu, elma bomba oldu,

Patladı, dünya kırık bir aynaya döndü.

Devler çarpıştı:Rusya nükleer fısıldadı,

ABD nükleer haykırdı,

Çin nükleer nükleer kustu,

Hepsi girdaba karıştı.

Hindistan’ın tapınakları eridi,

Pakistan’ın dağları toz oldu,

Ortadoğu’nun kumları camlaştı,

Avustralya’nın kanguruları göğe sıçradı,

Antarktika’nın buzları kızardı,

Penguenler ateşten kanatlarla uçtu.

ABD nükleer kustu,

Çin nükleer yuttu,

Rusya nükleer dans etti, mantarlar çoğaldı,

Gökyüzü gümüş bir battaniye gibi örtündü dünyaya,

Dağlar eridi, nehirler buharlaştı.

Kazananı olmayan bir zafer,

Pyrrhus’un gülüşü gibi,

Pyrrhus haykırarak ağladı

Her adım bir kıyamet, her dans bir unutuş.

Ölenler mezarlara değil, rüyalara gömüldü,

Mezarlar ölenlere dönüştü.

Yaşayanlar komaya girdi, gözleri açık ama kör,

Eller uzanmış ama dokunmadan,

Rüyalarında savaş hâlâ devam etti.

Dünya bir gümüş nükleer bahçe oldu artık,

Her filiz bir unutulmuş isim:

İran, Avrupa, ABD, Çin, Rusya…

Her gölge bir ülke, her ülke bir sessizlik.

Ve rüzgâr fısıldadı:Hiç kimse, hiç bir yer, hiç bir zaman…

Kokusu ruhlarda asılı kaldı,

Sonsuz bir küf gibi,

Sonsuz bir nükleer rüya gibi.

İnsan istedi, rüzğar külleri savuran bir cellât oldu.


Dört Parçalı Manyetik Ceset


Dün bir elmaydı ki ağzımda çürürken

Bu gün kanatlandı gökyüzüne doğru

Yarın ise gölgesiz bir ayna yuttu hepsini

Akıl dedi ki: taş

Ruh cevap verdi: duman

Kalp sustu, çünkü suyun içinde yüzen bir göz vardı

Doğum bir kapıydı aralıksız çalan

Yaşam kapıyı tekmeledi kırıldı cam

Ölüm içeri girdi elinde boş bir saatle

Başlangıç bir çocuğun ilk yalanıydı

Gelişme o yalanı büyüttü dev bir ağaca

Sonuç ise ağacın köklerinden sarkan çıplak bir kadın

Gelenek eski bir paltoydu sırtımda

Güncel paltoyu yaktı ateşsiz bir kibritle

Gelecek külün içinden doğdu mor bir kelebek İyi bir mendildi kanla lekeli

Doğru mendili attı pencereden

Güzel mendili yakaladı rüzgâr ve öptü dudaklarımdan

Tez bir horozdu öten gece yarısı

Antitez horozu kesti bıçakla

Sentez kanın içinde yüzüyordu bir inci

İlim bir cetveldi kırık,

İrfan cetveli yuttu balık

Hikmet balığın gözünden baktı bana sonsuz

Madde bir demir parçasını ısırdı

Mana demiri eritti mum gibi

Ruh mumun alevinde dans etti çıplak

Işık kör bir adamın bastonuydu,

Gölge bastonu çaldı

Renk ise ikisinin arasında doğan çocuktu pembe ve zehirli

Ses bir kapı gıcırtısıydı,

Söz kapıyı açtı

Sükût içeri doldu binlerce kelebekle

Yol bir yılan gibi kıvrıldım,

Yolcu yılanı yuttu

Yolculuk yılanın karnında başladı yeniden

Toprak bir kadın doğurdu, Hava kadını uçurdu

Su kadını boğdu ve üçü birden güldü aynı anda Kalp bir saat camıydı ki kırıldı

Ruh cam kırıklarından içti kan yerine mürekkep

Akıl dedi: “Bu yara değil, harita”

Beden haritayı sırtına dövdürdü iğnesiz, mürekkepsiz

Akıl bir demir zincirdi ayak bileğinde

Kalp zinciri kırdı dişleriyle, kan tadında pas

Ruh zincirin boşluğuna sığındı, orada yıldız doğurdu

Beden ise zincirsiz yürürken yere yapıştı, gölgesi kalktı

Ruh bir kelebekti kanatsız

Kalp kelebeğe kanat verdi, ama kanatlar alevden

Akıl alevi üfledi söndürmek için, rüzgâr oldu

Beden rüzgârın içinde yandı, küllerden yeni bir kalp doğdu

Kalp bir denizdi tuzsuz

Akıl denize attı kendini boğulmak için

Ruh boğulanı kurtardı, ama kurtarırken boğuldu

Beden üçünü birden yuttu, karnında fırtına koptu

Beden bir aynaydı kırık

Akıl aynada kendini aradı, bulamadı Kalp buldu ama tanıyamadı

Ruh aynanın arkasından güldü, çünkü orada beden yoktu

Akıl bir kuşun gagasında taş taşıyordu

Kalp taşa âşık oldu, öptü Ruh öpücükten kanadı

Beden kanadı sardı, ama sargı bezi yerine diken sardı

Ruh bir gözyaşıydı düşmeyen

Kalp gözyaşını içti, tuzlandı Akıl tuzu yaladı, susuz kaldı

Beden susuzluktan çölde çiçek açtı, kırmızı kırmızı Kalp bir kapıydı aralıksız çalan

Akıl kapıyı açmadı, dinledi

Ruh kapının ötesinden fısıldadı: “Ben sensin”

Beden kapıyı kırdı, içeri girdi, kendini buldu – ama dört parçaydı Akıl bir bıçaktı keskin

Kalp bıçağı tuttu, kanadı Ruh kanı içti, sarhoş oldu

Beden sarhoşluğu dansa çevirdi, dans ederken dağıldı toz oldu

Ruh tozdan yeniden doğdu

Kalp tozu üfledi, rüzgâr oldu

Akıl rüzgârı yakaladı, hapsetti

Beden hapishanenin duvarını yedi, özgür kaldı – ama kimdi? Ve böylece devam eder akış:

Kalp ruhu sever, ruh aklı kandırır

Akıl bedeni zincirler, beden hepsini yutar

Yutar ve kusar yeniden, aynı dört varlık,

Ama her seferinde başka bir rüyada .




Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page