top of page
Yığılmış Taş Oluşumu

GÖLGE YIRTIĞI & ALTIN IŞIK

  • Yazarın fotoğrafı: Erdal  Balcı
    Erdal Balcı
  • 30 Mar
  • 37 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 30 Nis

Zamanın kör kuyularından birinde ,bir çocuğun kırık ayakkabısının gövdesine yapışan toz parçaları, geçmişin yansımasından başka bir şey değildir.

Bu şiirler, ışık ve gölge arasındaki bu çelişkili dansın içinde ortaya çıkar; her biri, yalnızca bir yansıma değil, aynı zamanda sonsuz bir arayışın peşinden sürükler.

“Gölge Yırtığı: Altın Işık”ın sayfalarında gezinirken, yalnızca bir çocuğun masum bakışlarına bakmayacaksınız; aynı zamanda evrenin karanlıkta gizlediği, silinmeye yüz tutmuş ışıkların yankılarını duyacaksınız.

Ellerinizin arasındaki kağıt, zamanın geçici varlığına tanıklık ederken, her bir satırda gözlerinizin önüne serilen kırık aynalar, kendi yansımanızı parçalara ayırır.

Altın ışık, bir zamanlar var olmuş ama şimdi unutulmuş bir dünyaya ait, hiç kaybolmayan bir umut ışığı gibi parıldar. Her kelime, her cümle, gölgelerle sararmış bir insan yüzü kadar, hem acının hem de umudun arketipi haline gelir.

Bu dünyada, gözlerimiz yalnızca gerçeği görmek için değildir. Gözlerimiz, yansımalardan öte bir şey arar; bir çocuğun kaybolan gölgesini, bir annenin ağlayan ellerini ya da bir babanın hüzünlü bakışlarını... Ama hiçbir şey tam olarak gerçeği göstermez. Her şey, bir kırık aynada birleşir ve kaybolur. Işığın parıldadığı her yerde bir gölge de vardır.

Yürüdüğümüz bu yolda, karanlıkların içinde altın ışıkları ararken, aslında yitirdiğimiz her şeyin gerçeğiyle yüzleşiyoruz.

Altın ışık, başlangıcın ve sonun birleşimidir. Sürükleyen bir yangın gibi içimizi yakarken, bir yansımanın en derin yerine doğru çekiyor bizi. Burada zaman, sabah ile gece arasında sıkışmış bir rüyadır. Sabaha dair hiçbir şeyin gerçeği yoktur, gece ise yalnızca başlangıçların sonudur. Kırık bir tabaktan dökülen umut, sonsuz bir boşluktan süzülen altın ışığın parıltısına dönüşür.

Bir çocuğun yatağının altında saklı ekmek kırıntısı, ya da bir annenin titreyen elleri... Bunlar sadece birer imgeden ibaret değildir. Her biri, insanlık durumunun en derin yaralarından süzülen altın ışıklarıdır. Bu şiirler, insanın yaşadığı acıların, umudun ve kaybın iç içe geçtiği bir dünyanın yansımasıdır.

Gölgenin yırtığı, ışığın yolunu bulduğu yerdir. Bu yırtığın içinde kaybolan her parça, yeniden bir ışık yaratır. Aydınlık bir dünyada karanlık, karanlık bir dünyada ise ışık her zaman var olur.

Eğer aradığınız şey bir çözümse, bu kitabın sayfalarında bulamayacaksınız.

Çünkü bu şiirler çözüm arayışından çok, bir soruyu sorar: Gerçekten görebiliyor muyuz, yoksa sadece bir gölgeyi mi takip ediyoruz? Ve o gölgenin ışığını yakalamak, ya da gölgeyi bir kenara itip ışığa ulaşmak mümkün müdür?

Yalnızca her bir kırık parçada, her bir kaybolan sesin yankısında, bir şeyin gerçeği açığa çıkar.İçsel bir yolculuk başlıyor. O yolculuk ki, içinde hem kaybolanların hem de bulduklarının izleri vardır.

Adımlarımızın arkasında bırakacağımız izler, yalnızca birer anıdan ibaretdeğildir; bunlar, zamanın ta kendisidir.

Hem geçmişin hem de geleceğin izleri, ışığın ve gölgenin sınırlarında birbirine kaynaşır. Bir yolculuk başlıyor... ama nerede bitiyor?

Gölge, her zaman ışığın ardında var olur. Bir şekil, bir iz, ama hiçbir zaman tam olarak yerinde durmaz. Dönüp dönüp geriye bakar, nehrin akışı gibi sürekli değişir. Işığın hızı, gölgenin derinliğini belirler.

Bir insanın yüzü, yalnızca ışıkla şekillenir; ama o ışığın önündeki karanlık, yüzün en derin izlerini saklar. Yansıma bir yanılsama, ama bir yanılsamanın gerçeği kadar güçlüdür.

Bu şiirlerde zaman, yalnızca bir kavram değildir. Zaman, bir maddenin parçalanmasıdır; her an, her bir kırık parça, geçmişin nehrinden süzülen yeni bir ışık arayışıdır. Yalnızca

kaybolanlar vardır, çünkü zaman asla geriye dönmez.

Ama kaybolan her şey, bir şekilde yeniden doğar.

Bir çocuğun yattığı yerin altındaki kırıntılar, bir annenin morarmış elleri, bir babanın öfkeli bakışları…

Her biri, bir zamanlar var olmuş ama şimdi kaybolmuş şeylerin izleridir.

Bu şiirler, kaybolmuşları bulmak için bir çağrıdır.

Birer sessiz dua gibi, her bir kelime, kaybolan bir parçayı yeniden yaratmak için bir fırsattır.

Ancak kaybolan her şeyin yerine konması mümkün müdür?

Zaman, bir başka boyutun içinde kıvrılmadan akar mı?

Şairin sözleri, birer ışık gibi düşer, karanlığın içine.

Her satır, bir arayışın, bir çabanın izlerini taşır. Kırık camların arasında, ışığın süzüldüğü her noktada, kaybolan her şeyin yankısı duyulur.

Ve gölge… o karanlık, şekilsiz varlık. Şairin şiirlerinde her zaman var olan, ama hiçbir zaman tam olarak görülemeyen varlık. Gölge, bir insanın izlediği yolun, gözlerinin

arkasındaki kaybolan duyguların izleridir. Işıksız bir dünyanın içine, bir adım daha atmak için cesaret gerekir.

Gölge, her adımda biraz daha derinleşir; ama hiçbir zaman kaybolmaz.

Gölge, ışığı bekler, her zaman geri döner. Ve bir kez daha kaybolan her şeyin ışığına kavuşur.

Altın ışık, kaybolmuş olan her şeyin bir arayışıdır. Altın, bir zamanlar var olan ama şimdi kaybolmuş bir geçmişin rengidir. Şiirler, bu kaybolanları yeniden oluşturur. Gölgeyi, ışığı, acıyı, umudu, hepsini bir araya getirir. Yalnızca bir kayıp değil, aynı zamanda bir buluştur. Her kelime, bir kayboluşun, bir yeniden doğuşun izleridir.

Kırık bir camın yansıması, kaybolmuş bir yüzün silüeti, ışığın en karanlık noktadaki parlaklığı… her biri, zamanın arkasındaki ışığın birer yankısıdır.

Bir insanın kalbinde en derin yaralar, kaybolmuş bir ışığın hatıralarından başka bir şey değildir. Işığın yansıması, gölgenin içinde kaybolur.

Gölge, ışığın gerçek yüzünü saklar.

Ama her zaman ışık vardır, karanlıkta bile. Her kaybolan parça, bir başka ışıkla yer

değiştirebilir. Gölgeyi yırtan ışık, kaybolmuş bir geçmişin hatırasıdır.

Ve geçmişin her hatırası, geleceğin bir izidir.

Zaman, geçmişin ve geleceğin birleşimidir. Geçmiş, kaybolan bir şeyin hatırasıdır; ama gelecekte, kaybolanların ışığı yeniden doğar. Zaman, bir sonsuz döngüdür. Her kaybolan şey, bir başka zamanda yeniden ortaya çıkar.

Ama kaybolan her şey, aynı zamanda bir kayıptır. Kayıp, yalnızca bir izdir; ama bir iz, her zaman geriye döner. Geçmişin kaybolan ışığı, geleceğin parlaklığında yeniden var olur.

Işığın yansıması, yalnızca bir anlık bir şey değildir. Işık, her zaman bir yerden gelir, bir yerden kaybolur. Her kelime, her adım, bir ışığın arayışıdır.

Ve her adımda, kaybolan bir şeyin ışığı bir adım daha yaklaşıyor. Gölgeyi yırtan ışık, kaybolmuş her şeyin gerçeğidir.

O gerçek, her zaman bir umut arayışıdır. Işığın ardında gölge varsa, gölgenin ardında ışık vardır.


Lebid-i Halet.


GÖLGE YIRTIčI VE ALTIN IŞIK


Bir çocuk yatağının altında saklı ekmek kırıntısı,

Gecenin karanlığında kendi kendine ağlıyor.

Duvarın sıvası dökülürken babanın yumruğu gölgesini duvara kazıyor.

Annenin morarmış kolu, sobanın külünden yapılmış bir battaniye gibi titriyor. Buzdolabının boş rafında yankılanan açlık sesi, babanın bağırışıyla karışıyor. Kırık bir tabak parçası yerde, annenin gözyaşını yansıtıyor.

Bir çocuk ayakkabısının deliği, soğuk zemini yalıyor.

Babanın kelepçe sesi kapıda yankılanırken ev birden sessiz bir hapishaneye dönüyor. Annenin titreyen eli sobayı yakmaya çalışıyor, ama ateş yerine korku yanıyor.

Duvar saati durmuş, zaman cezaevine gitmiş gibi.

Bir çocuğun çizdiği aile resmi, babasız bir gölgeyle tamamlanıyor.

Odun sobasının yanında uyuyan çocuk, rüyasında babasının yumruğunu yutuyor. Annenin dikiş makinesi iğnesi, geceleri kendi parmağını dikiyor.

Boş cüzdanın içinden düşen son bozuk para, yerdeki çatlaktan kayboluyor.

Kırık bir ayna parçası, çocuğun yüzünü dört parçaya bölüyor.

Bir ekmek kabuğu, farelerin arasında kendi kendine dua okuyor

Babanın cezaevi mektubu geldiğinde zarfın üstü annenin gözyaşlarıyla ıslanıyor.

Çocuk yatağının başucunda bir oyuncak araba, tekeri kırık halde duruyor.

Annenin morarmış gözü, pencereden dışarıdaki karanlığa bakıyor.

Duvarın arkasından gelen komşu fısıltıları, utancı büyütüyor.

Kışın soğuğu pencereyi kırıyor, evin içi buz tutuyor.

Bir çocuğun defterinin son sayfası, “baba ne zaman gelecek” diye bitiyor.

Annenin dikiş iğnesi parmağını delerken kan yerine sessizlik akıyor.

Babanın cezaevinden gelen gölgesi, evin her köşesine sinmiş.

Çocuk ayakkabısının tabanı delik, sokakta yürürken ayakları kanıyor.

Boş tencerenin dibinde kalan son patates kabuğu, açlığı öpüyor.

Kırık bir lamba, ışığı yerine karanlığı saçıyor.

Annenin titreyen dudakları, “sus” diye fısıldıyor çocuğa.

Bir duvar saati eriyip yere damlarken zaman cezaevinde kalıyor.

Babanın yumruğu duvarda bıraktığı çukur, her gün biraz daha derinleşiyor.

Annenin kolundaki morluklar, çiçek açmış gibi şişiyor.

Çocuk yatağının altında saklı bir şeker, toz içinde eriyor.

Cezaevi ziyaret gününde annenin elinde tuttuğu poşet boş dönüyor.

Kırık bir camdan sızan rüzgâr, evin içini üşütüyor.

Bir çocuğun defterinde çizdiği ev, duman yerine gözyaşı yükseliyor.

Boş sobanın yanında titreyen aile, birbirine sarılıp ısınmaya çalışıyor.

Annenin dikiş makinesi susmuş, iğnesi pas tutmuş.

Bir çocuğun cebinde kalan son mendil, annenin burnunu silerken yırtılıyor.

Babanın cezaevinden gelen sesi, rüyada bağırış olarak geri dönüyor.

Annenin gözaltındaki morluk, aynada kendi kendine büyüyor.

Kış gecesi pencereyi kırarken soğuk yumruk gibi giriyor içeri.

Boş tabaklar masada dizili, açlık onlara bakıyor.

Bir oyuncak bebeğin gözü düşmüş, annenin gözyaşını yansıtıyor.

Çocuk ayakkabısının bağı çözük, kaçmaya hazır gibi duruyor.

Duvarın sıvası dökülürken babanın gölgesi yeniden beliriyor.

Annenin titreyen eli sobaya odun atarken parmakları yanıyor.

Babanın cezaevi numarası, çocuğun defterine kazınmış gibi duruyor.

Kırık bir tabak parçası yerde, annenin ayak izini kesiyor.

Çocuk yatağının yastığı delik, tüy yerine korku saçılıyor.

Boş cüzdanın içinden esen rüzgâr, fakirliği üflüyor.

Bir çocuğun çizdiği güneş, kara bulutlarla kaplı.

Annenin morarmış dudağı, “sus” diye fısıldarken kanıyor.

Cezaevi kapısının demir sesi, evin her köşesinde yankılanıyor.

Kışın soğuğu sobayı söndürüyor, ateş yerine gözyaşı yanıyor.

Bir ekmek kırıntısı fareye yem olurken çocuk izliyor.

Bir çocuğun ayakkabısı delik tabanla sokakta yürürken taşları ısırıyor.

Annenin dikiş iğnesi kendi parmağını delip kan yerine sessizlik akıtıyor.

Babanın cezaevinden gelen mektup zarfı yırtık, kelimeler kaçmış.

Kırık bir ayna çocuğun yüzünü parçalara ayırıyor.

Boş sobanın yanında titreyen anne, çocuğa sarılıp “dayan” diyor.

Duvarın çatlaklarından sızan soğuk, evi hapishaneye çeviriyor.

Bir oyuncak arabanın tekeri kırık, çocuk onu itmeye çalışıyor.

Annenin morarmış kolu, sobanın külüyle örtülü.

Cezaevi ziyaret günü poşet boş dönüyor, umut da boş.

Çocuk defterinin son sayfası “baba” diye başlıyor, boş bitiyor.

Annenin gözündeki morluk, her sabah aynada biraz daha koyulaşıyor.

Babanın yumruğu bıraktığı iz, duvarda kendi kendine büyüyor.

Çocuk yatağının altında saklı ekmek, küflenmiş halde dua okuyor.

Kış penceresi buğulu, dışarıdaki dünya silinmiş.

Bir çocuğun çizdiği aile, babasız bir gölgeyle tamamlanıyor.

Boş tencere dibinde kalan son su damlası, açlığı yansıtıyor.

Annenin titreyen eli çocuğun başını okşarken kendi gözyaşını siliyor.

Cezaevi kapısının demir gıcırtısı, rüyada yankılanıyor.

Kırık bir lamba karanlığı yerine korkuyu saçıyor.

Bir çocuğun ayakkabısı sokakta yürürken kan izi bırakıyor.

Bir çocuğun cebinde kalan son bozuk para, yere düşünce kayboluyor.

Annenin dikiş makinesi susmuş, iğnesi pas içinde.

Babanın cezaevinden gelen gölge, evin her odasına sinmiş.

Kırık camdan giren rüzgâr, soğuğu yumruk gibi vuruyor.

Boş tabaklar masada, açlık onlara bakıp gülüyor.

Çocuk yatağının yastığı delik, korku tüy gibi saçılıyor.

Annenin morarmış dudağı “sus” derken kan damlıyor.

Duvar saati durmuş, zaman babayla birlikte cezaevinde.

Bir oyuncak bebeğin gözü düşmüş, annenin gözyaşını izliyor.

Kış sobası sönük, ateş yerine titreme yanıyor.

Annenin kolundaki morluklar, çiçek açmış gibi şişip patlıyor.

Babanın yumruğu duvarda bıraktığı çukur, her gün derinleşiyor.

Çocuk ayakkabısının bağı çözük, kaçmaya hazır bekliyor.

Boş cüzdan rüzgârı üflüyor, fakirlik evi sarıyor.

Bir çocuğun defterinde güneş kara bulutla kaplı.

Cezaevi mektubu geldiğinde zarf annenin gözyaşına batıyor.

Kırık tabak parçası yerde, annenin ayağını kesiyor.

Annenin titreyen eli sobayı yakmaya çalışıyor, ateş korku.

Bir çocuğun çizdiği ev duman yerine gözyaşı yükseliyor.

Duvarın sıvası dökülürken babanın gölgesi yeniden doğuyor.

Bir çocuğun yatağı altında saklı şeker toz içinde eriyor.

Annenin gözaltı morluğu aynada kendi kendine büyüyor.

Babanın kelepçe sesi kapıda yankılanıyor hâlâ.

Kış soğuğu pencereyi kırarken ev buz tutuyor.

Boş soba yanında aile birbirine sarılıp titriyor.

Çocuk defterinin son cümlesi “baba” diye yarım kalıyor.

Annenin dikiş iğnesi parmağını delip sessizlik akıtıyor.

Kırık ayna yüzü dört parçaya bölüyor.

Bir ekmek kabuğu fareler arasında dua okuyor.

Cezaevi ziyaret poşeti boş dönüyor, umut da.

Annenin morarmış kolu sobanın külüyle örtülü titriyor.

Babanın cezaevi numarası çocuğun koluna kazınmış gibi.

Kırık tabak yerde ayak izini kanatıyor.

Çocuk yastığı delik, korku saçılıyor.

Boş cüzdan fakirliği üflüyor.

Bir çocuğun güneşi kara bulutlu.

Annenin dudağı “sus” derken kanıyor.

Cezaevi kapısı rüyada gıcırdıyor.

Kış sobası sönük, titreme yanıyor.

Bir oyuncak gözü düşmüş gözyaşını izliyor.

Bir çocuğun ayakkabısı taşları ısırıyor delik tabanla.

Annenin iğnesi parmağını kan yerine sessizlikle deliyor.

Babanın mektubu zarfı yırtık kelimeler kaçmış.

Kırık ayna yüzü parçalıyor.

Boş soba titreyen anne “dayan” diyor.

Duvar çatlak soğuk hapishane yapıyor.

Oyuncak araba tekeri kırık itiliyor.

Annenin kolu kül örtülü.

Ziyaret poşeti boş umut boş.

Defter “baba ne zaman” boş bitiyor.

Annenin morluğu her sabah koyulaşıyor aynada.

Babanın izi duvarda büyüyor.

Çocuk yatağı altında ekmek küflenmiş dua okuyor.

Kış pencere buğulu dünya silinmiş.

Aile resmi babasız gölgeyle tamam.

Boş tencere su damlası açlığı yansıtıyor.

Annenin eli başı okşarken gözyaşı siliyor.

Cezaevi kapı rüyada yankı.

Kırık lamba korku saçıyor.

Ayakkabı sokakta kan izi bırakıyor.

Çocuk cebinde bozuk para yere düşünce kayboluyor.

Annenin makinesi susmuş pas iğne.

Babanın gölgesi odalara sinmiş.

Camdan rüzgâr yumruk gibi soğuk.

Boş tabak açlığa gülüyor.

Yastık delik korku saçılıyor.

Dudak “sus” derken kan damlıyor.

Saat durmuş zaman cezaevinde.

Bebek göz düşmüş gözyaşı izliyor.

Soba sönük titreme yanıyor.

Annenin morluk çiçek gibi şişip patlıyor.

Babanın çukur duvar derinleşiyor.

Ayakkabı bağ çözük kaçmaya hazır.

Cüzdan rüzgâr fakirlik sarıyor.

Defter güneş bulut kaplı.

Mektup zarf gözyaşı batıyor.

Tabak parça ayak kesiyor.

El soba yakıyor ateş korku.

Ev çizimi gözyaşı yükseliyor.

Sıva dökülürken gölge doğuyor.

Bir çocuk topunun lastiği patladığında içinden gençlikteki ilk sigara dumanı sızıyor.

Tozlu bir merdiven basamağı, eski spor ayakkabının izini kanayarak hatırlıyor.

Okul çantasının fermuarı açıldığında taşan kalem kokusu boğazına sarılıyor.

Bir salıncak zinciri pasla karışıp çocuk kahkahasını öksürüyor.

Eski bir naber kartı cebinde titreyerek ilk aşkın gözyaşını yutuyor.

Bahçe çitinin telinde asılı kalan uçurtma ipi hâlâ çekiyor geri.

Bir defterin kenarındaki karalama, gençlik gülüşünün diş izini bırakıyor.

Tozlu radyo, çocukluk sokağının zil sesini kusarak yanıyor.

Bir bisiklet tekerleği dönerek zamanın boğazına toz döküyor.

Okul zilinin yankısı kulak memesinde paslı bıçak gibi dönüyor.

Eski bir sakız, gençliğin ilk öpücüğünün tadını çiğneyerek eriyor.

Bir oyuncak arabanın farı, çocukluk gecesini delip hâlâ yanıyor.

Duvar saati eriyip yere damlarken uçurtma ipi kendi kendine uçuyor.

Bir bahçe kapısı gıcırdarken ilk dansın müziği pasla karışıyor.

Çocukluk ağacının kökleri gençliğin ayak bileklerini tutup çekiyor.

Eski fotoğrafın arkasındaki tarih silinirken gülüş diş izi kalıyor.

Bir salıncak boş sallanırken rüzgâr “gel” diye fısıldıyor yapraklara.

Okul sırasının oyuğunda saklı sakız izi külü öpüyor.

Çit üzerinden atlayan çocukluk bahçesi omuza yaslanıyor titreyerek.

Uçurtma ipi kopmuş gibi sallanırken oyun sahası yanıyor.

Tozlu ayakkabı bağcığı sonsuzluğun boğazına asılıp nefes alıyor.

Bir çocukluk sokağının kaldırım taşı, gençliğin ilk koşusunun izini kanayarak taşıyor.

Eski bir kapı tokmağı, elin sıcaklığını unutup soğuk soğuk gülüyor.

Bir defter kapağının altındaki kalp çizimi, zamanla mürekkep kusuyor.

Tozlu bir pencere pervazı, dışarıdaki çocuk sesini içeri hapsetmiş.

Bir salıncak tahtası çürürken hâlâ sallanıyor kendi kendine.

Okul bahçesindeki çöp kutusu, atılan ilk aşk mektubunu yutuyor.

Eski bir bisiklet sele si, gençliğin terini hâlâ kokluyor.

Bir radyo düğmesi çevrildiğinde çocukluk şarkısı boğuluyor parazitte.

Bahçe hortumunun ucundan sızan su, ilk sulama anını hatırlıyor.

Bir topun dikiş yeri yırtıldığında içinden kahkaha fışkırıyor.

Eski bir anahtar deliği, gençlik odasının kapısını aralıyor hâlâ.

Tozlu bir ayna, çocuk yüzünü yansıtıp siliniyor kendi kendine.

Bir uçurtmanın kuyruğu, rüzgârda gençlik hayallerini bağlıyor.

Okul koridorunun fayansı, koşan ayak seslerini yankılıyor sonsuz.

Bir sakız kâğıdı buruşturulurken ilk ayrılığın acısı açılıyor.

Çocukluk yatağının altında saklı ayakkabı kutusu tozlanıyor.

Bir bahçe kapısının menteşesi, her gıcırtıda geri çağırıyor.

Eski bir kalem ucu, deftere çizilen son oyunu kanatıyor.

Tozlu bir sokak lambası, gece oyunlarını aydınlatmaya devam ediyor.

Bir salıncak ipi düğümünde gençliğin son gülüşü asılı kalıyor.

Okul çantası fermuarı açıldığında taşan anılar boğaz yakıyor.

Bir bisiklet zilinin sesi, zamanın kulaklarında hâlâ çalıyor.

Bir çocukluk parkının kum havuzunda gömülü bir saat,

Gençliğin dakikalarını geri sayıyor.

Eski bir ağaç kabuğuna kazınmış isimler, zamanla kanayarak siliniyor.

Bir okul sırasının altındaki sakız, ilk öpücük tadını hâlâ taşıyor.

Tozlu bir çekmecede unutulmuş naber kartı titriyor özlemden.

Bir salıncak zincirinin halkası, pasla karışıp kahkaha öksürüyor.

Bahçe çimlerinin arasında ezilmiş çiçek, gençlik kokusunu salıyor.

Eski bir radyo anteni, çocukluk şarkılarını uzaktan çekiyor.

Bir bisiklet pedalı dönerek zamanın boğazına toz savuruyor.

Okul zilinin son tınısı kulakta paslı bir bıçak gibi saplanıyor.

Bir defterin son sayfası, gençliğin yarım cümlesini kanatıyor.

Tozlu bir pencere camı, dışarıdaki çocuk koşusunu hapsediyor.

Bir uçurtma ipinin ucunda asılı kalan rüzgâr, hâlâ esiyor.

Eski bir ayakkabı bağcığı, sonsuzluğa düğüm atıyor özlemle.

Bahçe kapısının eşiğinde bir gölge, gençliği bekliyor titreyerek.

Bir oyuncak arabanın tekeri, çocukluk yolunu dönerek aşındırıyor.

Okul bahçesindeki tahta bank, ilk aşk itiraflarını taşıyor.

Tozlu bir ayna köşesi, çocuk yüzünü yansıtıp eritiyor.

Bir sakız balonu patladığında gençlik hayalleri dağılıyor.

Eski bir kalem izi, defterde gençlik gülüşünü çiziyor.

Bahçe hortumundan damlayan su, ilk sulamayı hatırlatıyor.

Bir topun dikişi yırtıldığında kahkaha fışkırıyor içinden.

Çocukluk yatağının altında kutu, tozla kaplı anılar kokluyor.

Bir sokak lambasının ışığı, gece oyunlarını hâlâ aydınlatıyor.

Bir çocukluk bahçesindeki paslı musluk,

Gençliğin ilk yaz suyunu damla damla geri çağırıyor.

Eski bir okul defterinin yaprağı yırtıldığında içinden taşan mürekkep,

İlk notun kokusunu salıyor.

Tozlu bir çekmece köşesinde unutulmuş silgi,

Gençlik sınavlarının izini silmeye çalışıyor.

Bir bisiklet zilinin paslı tınısı, akşamüstü oyunlarını kulak zarına kazıyor.

Bahçe duvarının üstündeki cam kırığı, çocukluk gökyüzünü hâlâ yansıtıyor keskin.

Bir sakız kâğıdının buruşukluğu, ilk aşkın itirafını açığa vuruyor yeniden.

Okul koridorunun fayansında yankılanan ayak sesi, gençliğin koşusunu durdurmuyor. Eski bir uçurtma kuyruğu, rüzgârda gençlik hayallerini bağlı tutuyor hâlâ.

Bir ağaç dalının ucundaki yaprak, çocukluk gölgesini titreyerek taşıyor.

Tozlu bir radyo pil yuvası, eski şarkının son notasını hapsetmiş.

Bir salıncak tahtasının çürük yeri, kahkaha ağırlığını hatırlıyor.

Okul bahçesindeki tahta çit, üzerinden atlayan çocukluğu geri çekiyor.

Eski bir ayakkabı kutusunun kapağı açıldığında taşan toz, gençlik kokusunu salıyor.

Bir kapı eşiğinin menteşesi gıcırdarken, ilk eve dönüş anı kanıyor.

Çocukluk yatağının başucundaki lamba, gece masallarını hâlâ aydınlatıyor.

Bir defterin son satırındaki nokta, gençliğin yarım cümlesini kanatıyor.

Tozlu bir pencere kilidi, dışarıdaki bahar kokusunu içeri kilitlemiş.

Bir topun havası kaçarken içinden taşan çocuk sesi yükseliyor.

Eski bir naber kartının arkasındaki imza, gençlik el yazısını titretir.

Bahçe çimlerinin ezik izi, son top oyununu yere kazımış.

Bir bisiklet freni pas tutarken, gençliğin hızını yavaşlatıyor.

Okul zilinin son tınısı, kulakta paslı bir iğne gibi batıyor.

Tozlu bir ayna köşesinde çocuk yüzü, silinmeyi reddediyor.

Bir sakız balonunun patlama sesi, gençlik hayallerini dağıtmıyor.

Eski bir kalem ucu, deftere çizilen son oyunu kanayarak tamamlıyor.

Bahçe hortumunun ucundan sızan su, ilk sulama anını damlatıyor.

Bir sokak lambasının titrek ışığı, gece saklambaçlarını hâlâ arıyor.

Bir çocukluk sokağının kaldırım çatlaklarında büyüyen ot, gençliğin ilk adımlarını sarıyor. Eski bir okul çantasının astarı yırtıldığında

İçinden taşan kalem talaşı kokusu boğaz yakıyor.

Tozlu bir kapı tokmağı, elin çocuk sıcaklığını unutup soğuk gülüyor.

Bir salıncak ipinin düğümü, pasla karışıp son sallanışı hatırlıyor.

Bahçe kapısının eşiğinde biriken yaprak, gençlik ayak izini örtüyor.

Eski bir radyo düğmesi çevrildiğinde parazit arasında çocuk şarkısı boğuluyor.

Bir defterin kenar kıvrımı, ilk karalamanın mürekkebini kanatıyor.

Okul bahçesindeki kum izi, top oyunlarının şeklini hâlâ koruyor.

Tozlu bir çekmecede unutulmuş fotoğraf, gençlik gülüşünü sarartıyor.

Bir bisiklet tekerinin jantı, dönerek zamanın tozunu savuruyor.

Eski bir uçurtma ipi kopuk ucuyla, rüzgârı geri çağırıyor.

Bir ağaç gövdesine kazınmış harfler, çocukluk adını kanayarak taşıyor.

Okul sırasının altındaki sakız, ilk öpücük tadını çiğneyerek eriyor.

Tozlu bir pencere camındaki parmak izi, dışarıyı işaret ediyor hâlâ.

Bir bahçe musluğunun damlası, gençlik yazını yere damlatıyor.

Eski bir ayakkabı bağcığının ucu, sonsuzluğa düğüm atmaya çalışıyor.

Bir oyuncak arabanın kapısı açıldığında içinden çocuk kahkahası sızıyor.

Okul koridorunun son köşesi, koşan ayak seslerini yankılıyor.

Tozlu bir ayna yüzeyi, çocukluğu yansıtıp buğulanıyor kendi kendine.

Bir sakız kâğıdının buruşukluğu, ilk ayrılığın acısını açıyor.

Bahçe çitinin telinde asılı kalan rüzgâr, gençliği geri çekiyor.

Eski bir kalem izi, defterde yarım kalmış oyunu çiziyor.

Bir sokak lambasının gölgesi, gece oyunlarını uzatıyor yere.

Okul zilinin yankısı, kulak zarında paslı bir bıçak gibi dönüyor.

Tozlu bir çekmece köşesinde naber kartı, titreyerek özlem kusuyor.

Bir salıncak tahtası çürürken hâlâ sallanıyor kendi kendine.

Bahçe hortumundan sızan su, ilk sulamayı damla damla hatırlatıyor.

Bir topun dikiş yeri açıldığında kahkaha fışkırıyor içinden.

Eski bir kapı eşiği, eve dönüş anını titreyerek bekliyor.

Bir çocukluk parkının tahta bankı, gençliğin ilk itiraf ağırlığını taşıyor hâlâ.

Eski bir okul defterinin son sayfası, yarım kalmış cümleyi kanatıyor.

Tozlu bir radyo anteni, çocukluk şarkılarını uzaktan çekmeye çalışıyor.

Bir bisiklet selesinin derisi çatlamış, gençlik terini kokluyor.

Bahçe duvarının üstündeki yosun, çocukluk gölgesini yeşile boyuyor.

Eski bir uçurtma kumaşı yırtıldığında rüzgâr hayalleri salıyor.

Bir sakız paketi buruşukluğu, ilk aşkın tadını hâlâ saklıyor.

Okul bahçesindeki çim ezikleri, son maçın izini yere kazımış.

Tozlu bir pencere kilidi, bahar kokusunu içeri hapsetmiş.

Bir ağaç dalının ucunda sallanan yaprak, gençlik esintisini hatırlıyor.

Eski bir ayakkabı kutusu tozla kaplı, anıları kokluyor.

Bir salıncak zincirinin pası, kahkaha sesini paslandırıyor.

Okul koridorunun fayans soğuğu, koşan ayakları donduruyor.

Tozlu bir ayna köşesi, çocuk yüzünü silinmeyi reddederek tutuyor.

Bir defterin kenarındaki kalp, zamanla mürekkep kusuyor.

Bahçe kapısının gıcırtısı, ilk eve dönüşü kanatıyor.

Eski bir kalem ucu, son çizilen oyunu kanayarak tamamlıyor.

Bir sokak lambasının titrek ışığı, saklambaç gölgelerini arıyor.

Tozlu bir çekmecede unutulmuş naber, gençlik el yazısını titretir.

Bir topun havası kaçarken çocuk sesi yükseliyor içinden.

Okul zilinin son tınısı, kulakta paslı iğne gibi batıyor.

Bahçe musluğunun damlası, yaz suyunu yere damlatıyor.

Eski bir kapı tokmağı, el sıcaklığını soğuk gülüşle karşılıyor.

Bir bisiklet freni pas tutarken hızı yavaşlatıyor.

Tozlu bir radyo pil yuvası, son notayı hapsetmiş.

Bir uçurtma ipinin ucu, kopuk halde rüzgârı çağırıyor.

Bahçe çimlerinin arasında ezik çiçek, kokuyu salıyor.

Eski bir sakız, ilk öpücük tadını çiğneyerek eriyor.

Bir çocukluk sokağının köşe taşı, gençliğin ilk dönüşünü kanayarak bekliyor.

Eski bir okul çantasının fermuarı açıldığında taşan anı kokusu boğaz yakıyor.

Tozlu bir salıncak tahtası, pasla karışıp son sallanışı öksürüyor.

Bir bahçe kapısının eşiğinde biriken toz, ayak izini örtüyor.

Eski bir defter kapağı altında kalp çizimi, mürekkeple kanıyor.

Okul bahçesindeki tahta çit, üzerinden atlayan çocukluğu çekiyor.

Tozlu bir pencere pervazı, dışarıdaki sesi içeri hapsediyor.

Bir bisiklet zilinin paslı tınısı, akşamüstü oyunlarını çağırıyor.

Eski bir uçurtma kuyruğu, rüzgârda hayalleri bağlı tutuyor.

Bir ağaç kabuğuna kazınmış isim, zamanla silinerek kanıyor.

Okul sırasının oyuğunda saklı sakız, tadı koruyor.

Tozlu bir radyo düğmesi, parazit arasında şarkıyı boğuyor.

Bir sakız kâğıdının buruşukluğu, itirafı açığa vuruyor.

Bahçe hortumunun ucundan damlayan su, sulamayı hatırlatıyor.

Eski bir ayakkabı bağcığı, sonsuz düğüm atmaya çalışıyor.

Bir oyuncak arabanın farı, geceyi delip yanıyor.

Okul koridorunun son köşesi, ayak seslerini yankılıyor.

Tozlu bir ayna, çocukluğu buğulayarak yansıtıyor.

Bir topun dikişi açıldığında kahkaha fışkırıyor.

Eski bir naber kartı, titreyerek özlem kusuyor.

Bahçe duvarının cam kırığı, gökyüzünü keskin yansıtıyor.

Bir salıncak ipi düğümünde gülüş asılı kalıyor.

Okul zilinin yankısı, kulakta dönüyor.

Tozlu bir çekmece, fotoğrafı sarartıyor.

Bir bisiklet tekeri, tozu savuruyor.

Eski bir kapı menteşesi, gıcırtıyla çağırıyor.

Bahçe çim ezikleri, maçı yere kazımış.

Bir çocukluk bahçesindeki paslı çivi, gençliğin ilk tırmanışını kanatıyor.

Eski bir okul defterinin yaprağı, mürekkeple yarım cümle taşıyor.

Tozlu bir salıncak zinciri, kahkaha pasını öksürüyor.

Bir bisiklet selesi çatlağı, ter kokusunu salıyor.

Bahçe kapısı tokmağı, el sıcaklığını soğuk gülüşle karşılıyor.

Eski bir uçurtma kumaşı, rüzgâr hayallerini yırtıyor.

Okul bahçesindeki kum, top izini koruyor.

Tozlu bir radyo anteni, şarkıyı uzaktan çekiyor.

Bir sakız paketi buruşuk, aşk tadını saklıyor.

Eski bir ayakkabı kutusu, tozla anı kokluyor.

Bir ağaç dalı ucunda yaprak, esintiyi titretir.

Okul koridoru fayansı, ayak sesini dondurur.

Tozlu pencere kilidi, baharı hapseder.

Bir defter kenarı kıvrımı, karalamayı kanatır.

Bahçe musluğu damlası, yazı damlatır.

Eski bir kalem ucu, oyunu tamamlar.

Bir sokak lambası gölgesi, oyunları uzatır.

Okul zil tınısı, iğne gibi batar.

Tozlu ayna köşesi, yüzü reddeder.

Bir top havası kaçarken ses yükselir.

Eski naber kartı, el yazısını titretir.

Bahçe çiti teli, rüzgârı çeker.

Bir oyuncak araba kapısı, kahkaha sızdırır.

Okul sırası oyuğu, sakızı korur.

Tozlu çekmece, fotoğrafı sarartıkazımı.

Bir çocukluk sokağının çatlak taşı, gençlik adımlarını sarıyor.

Eski okul çantası astarı, kalem talaşı kokusu salıyor.

Tozlu salıncak tahtası, sallanışı öksürüyor.

Bir bahçe kapısı eşiği, yaprakla izi örtüyor.

Eski defter kapağı altı, kalp mürekkebi kusuyor.

Okul bahçesi tahta çiti, çocukluğu geri çekiyor.

Tozlu pencere pervazı, sesi hapsediyor.

Bir bisiklet zili pas tınısı, oyun çağırıyor.

Eski uçurtma kuyruğu, hayalleri bağlıyor.

Bir ağaç kabuğu isim, silinerek kanıyor.

Okul sırası sakız, tadı koruyor.

Tozlu radyo düğmesi, şarkıyı boğuyor.

Bir sakız kâğıdı buruşuk, itiraf açıyor.

Bahçe hortum damlası, sulamayı hatırlatıyor.

Eski ayakkabı bağcığı, düğüm deniyor.

Bir oyuncak araba farı, geceyi deliyor.

Okul koridor köşesi, ses yankılıyor.

Tozlu ayna, buğulayarak yansıtıyor.

Bir top dikişi, kahkaha fışkırtıyor.

Eski naber kartı, özlem kusuyor.

Bahçe duvar camı, gökyüzü kesiyor.

Bir salıncak ip düğümü, gülüş asılı.

Okul zil yankısı, kulakta dönüyor.

Tozlu çekmece, fotoğraf sarartıyor.

Bir çocukluk parkı bankı, itiraf ağırlığını taşıyor.

Eski okul defteri son sayfa, cümleyi kanatıyor.

Tozlu radyo anteni, şarkıyı çekiyor.

Bir bisiklet sele çatlağı, ter kokluyor.

Bahçe duvar yosunu, gölgeyi boyuyor.

Eski uçurtma kumaşı, hayalleri salıyor.

Bir sakız paketi, aşk tadını saklıyor.

Okul bahçesi çim ezik, maçı kazıyor.

Tozlu pencere kilidi, baharı hapsediyor.

Bir ağaç dal yaprağı, esintiyi titretir.

Eski ayakkabı kutusu, anı kokluyor.

Bir salıncak zincir pası, kahkahayı paslandırıyor.

Okul koridor fayans soğuğu, ayak donduruyor.

Tozlu ayna köşesi, yüzü tutuyor.

Bir defter kenar kalp, mürekkep kusuyor.

Bahçe kapı gıcırtı, dönüşü kanatıyor.

Eski kalem ucu, oyunu tamamlıyor.

Bir sokak lamba titrek, saklambaç arıyor.

Tozlu çekmece naber, özlem titretir.

Bir top hava kaçış, ses yükseltiyor.

Okul zil son tını, iğne batıyor.

Bahçe musluk damla, yazı damlatıyor.

Eski kapı tokmağı, sıcaklığı soğuk gülüyor.

Bir bisiklet fren pas, hızı yavaşlatıyor.

Tozlu radyo pil, notayı hapsediyor.

Bir uçurtma ip ucu, rüzgâr çağırıyor.

Bahçe çim ezik çiçek, koku salıyor.

Eski sakız, öpücük tadı eriyor.

Bir sokak lamba gölge, oyunu uzatıyor.

Tozlu ayna buğu, çocukluğu reddetmiyor – hâlâ nefes alıyor, hâlâ nefes alıyor.

Bir gençlik fotoğrafının kenarı sararırken

Kızın gülüşü mürekkep gibi akıp boğazına doluyor.

Tozlu bir ayna köşesinde unutulmuş ruj izi, her sabah seni öpüp intihar ediyor yeniden. Eski bir mektup zarfının dili mühürlü kalırken içinden taşan sessizlik kulaklarını kesiyor. Bir salıncak zinciri pasla karışıp o son vedanın ağırlığını sallıyor boşlukta.

Gençlik odasının tavanında asılı ampul, her gece karanlığı intihar ederek yanıyor.

Bir defterin son sayfası yırtıldığında kızın el yazısı kanayarak siliniyor.

Tozlu bir radyo düğmesi çevrildiğinde parazit arasında onun sesi boğuluyor.

Eski bir bileklik ucu kopuk, bileğine sarılıp her gün damarlarını sıkıyor.

Bir bahçe kapısının menteşesi gıcırdarken o ayrılık anı pasla kanıyor.

Gençlik yatağının altında saklı bir sigara izmariti, külüyle seni boğuyor.

Tozlu bir pencere camındaki parmak izi, dışarıdaki boşluğu işaret edip intihar ediyor.

Bir uçurtma ipi kopuk ucuyla rüzgârı geri çağırıp boğazına dolanıyor.

Eski bir saat kadranı eriyip yere damlarken dakikalar kızın ölümünü sayıyor.

Bir okul sırasının oyuğunda unutulmuş sakız, tadıyla seni zehirliyor her gün.

Tozlu bir çekmecede naber kartı titreyerek “neden” diye soruyor.

Bir bisiklet tekeri pas tutarken o son birlikte pedal çevirişi yavaşlıyor sonsuza.

Gençlik parkındaki bank tahtası çürürken oturduğun yeri kanatıyor.

Eski bir anahtar deliği, kapıyı aralayıp boş odayı intihar ettiriyor.

Bir gözyaşı izi kururken kızın son bakışı göz bebeklerinde donuyor.

Tozlu bir ayna buğusu silinirken yansıman intihar ediyor kendi kendine.

Bir defter kenarındaki kalp çizimi, zamanla mürekkep kusup boğazını yakıyor.

Eski bir şarkı sözü kâğıdı buruşuk, nakaratıyla seni her gece öldürüyor.

Bir salıncak tahtası boş sallanırken o kahkaha pasla karışıp düşüyor.

Gençlik sokağının köşe taşı, ayak izini kanayarak seni geri çekiyor.

Tozlu bir kapı tokmağı, el sıcaklığını soğuk intiharla karşılıyor.

Bir uçurtma kuyruğu rüzgârda hayalleri bağlı tutup koparıyor.

Eski bir fotoğraf arkasındaki tarih silinirken gülüş diş izi kalıyor.

Bir bahçe musluğu damlası, o yaz suyunu yere intihar ederek damlatıyor.

Gençlik çantasının fermuarı açıldığında taşan anılar boğazını yakıyor.

Tozlu bir radyo pil yuvası, son notayı hapsetmiş intihar ediyor.

Bir bilek izi morarırken her sabah uyanışınla yeniden kesiliyor.

Bir gençlik mektubunun mührü kırıldığında içinden taşan boşluk boğazına doluyor.

Tozlu bir saat camı çatladığında dakikalar kızın son nefesini sayıyor.

Eski bir ruj kapağı açıldığında kokusu intihar ederek dudaklarını yakıyor.

Bir salıncak ipi düğümünde asılı kalan o son gülüş pasla eriyor.

Gençlik odasının duvar kağıdı soyulurken altında “gitme” yazısı kanıyor.

Bir defterin yırtık sayfası uçuşurken kızın el yazısı seni kesiyor.

Tozlu bir ayna köşesinde unutulmuş yansıma, her gün intihar ediyor.

Eski bir bileklik halkası kopuk, damarına sarılıp sıkıyor her sabah.

Bir bahçe çitinin teli, üzerinden atlayan hayalleri geri çekip boğuyor.

Gençlik parkındaki kum havuzunda gömülü bir saat, zamanı intihar ediyor.

Tozlu bir radyo anteni, parazit arasında onun sesini boğazlıyor.

Bir uçurtma kumaşı yırtıldığında rüzgâr hayalleri kanatıyor.

Eski bir şarkı kaseti bozulurken nakarat intihar ederek dönüyor.

Bir okul sırasının altındaki iz, o son notu kanayarak taşıyor.

Tozlu bir çekmece köşesinde fotoğraf sararırken gözleri kapanıyor.

Bir bisiklet freni pas tutarken o son hızı yavaşlatıp öldürüyor.

Gençlik yatağının yastık izi, başının sıcaklığını soğuk boşlukla dolduruyor.

Eski bir kapı eşiği, her geçişte ayrılığı intihar ettiriyor.

Bir gözyaşı kâğıda damladığında mürekkeple karışıp siliniyor.

Tozlu bir pencere kilidi, dışarıdaki hayatı içeri kilitleyip boğuyor.

Bir topun dikişi açıldığında içinden kahkaha yerine yas fışkırıyor.

Eski bir naber kartı arkası boş, “neden” diye sorup intihar ediyor.

Bir salıncak zinciri halkası, pasla karışıp ağırlığını taşıyor.

Gençlik sokağının lambası titrerken geceyi intihar ederek aydınlatıyor.

Tozlu bir ayna buğusu, yansımanı silip kendi kendine ölüyor.

Bir defter kenarındaki çizik, kalp atışını keserek tamamlıyor.

Eski bir anahtar, kapıyı açıp boş odayı intihar ettiriyor.

Bir bahçe hortumu ucundan sızan su, o yaz gözyaşını damlatıyor.

Gençlik çantasının astarı yırtıldığında anılar zehir gibi akıyor.

Tozlu bir radyo düğmesi, son şarkıyı boğazlayıp susuyor.

Bir bilek morluğu her uyanışta yeniden açılıyor.

Eski bir fotoğrafın arkasındaki tarih, silinirken seni öldürüyor.

Bir gençlik şarkısının son nakaratı boğazında düğümlenip her sabah intihar ediyor.

Tozlu bir mektup zarfının kenarı yırtıldığında kızın kokusu zehir gibi akıyor.

Eski bir bilek saati durduğunda saniyeler onun son nefesini saymayı reddediyor.

Bir salıncak tahtası boş sallanırken o son dokunuş pasla kanıyor.

Gençlik defterinin son satırı mürekkeple boğulup “neden” diye soruyor.

Tozlu bir ayna çatlağında yansıman her gün kendi boğazını kesiyor.

Eski bir ruj izi dudaklarında silinirken intihar ederek dudaklarını yakıyor.

Bir bahçe kapısı menteşesi gıcırdarken ayrılık anı pasla boğuluyor.

Gençlik yatağının çarşafı buruşuk, başının izini soğuk boşlukla dolduruyor.

Tozlu bir radyo pil yuvası son şarkıyı hapsetmiş intihar ediyor.

Bir uçurtma ipi kopuk ucuyla rüzgârı boğazına sarıp çekiyor.

Eski bir fotoğrafın arkasındaki tarih silinirken gözleri kapanıyor.

Bir okul sırasının oyuğunda unutulmuş not, el yazısıyla seni zehirliyor.

Tozlu bir çekmece köşesinde saklı bir saç teli, her dokunuşta intihar ediyor.

Bir bisiklet tekeri pas tutarken o birlikte pedal çeviriş yavaşlıyor sonsuza.

Gençlik parkındaki kumda ayak izi, rüzgârla silinip kanıyor.

Eski bir kapı tokmağı soğuk, el sıcaklığını intiharla karşılıyor.

Bir gözyaşı kâğıda damladığında mürekkeple karışıp siliniyor.

Tozlu bir pencere camı buğulu, dışarıdaki hayatı boğazlıyor.

Bir defter kenarındaki kalp çizimi zamanla kanayıp akıyor.

Eski bir şarkı kâğıdı buruşuk, nakaratıyla her gece seni öldürüyor.

Bir salıncak zinciri halkası pasla ağırlığını taşıyor boşlukta.

Gençlik sokağının lambası titrerken geceyi intihar ederek aydınlatıyor.

Tozlu bir ayna buğusu silinirken yansıman kendi kendine ölüyor.

Bir bilek morluğu her uyanışta yeniden açılıp kanıyor.

Eski bir naber kartı boş, “gel” diye fısıldayıp intihar ediyor.

Bir bahçe musluğu damlası o yaz gözyaşını yere damlatıyor.

Gençlik çantasının astarı yırtık, anılar zehir gibi sızıyor.

Tozlu bir radyo anteni parazit arasında sesini boğazlıyor.

Bir uçurtma kumaşı yırtık, hayalleri kanatıp düşürüyor.

Eski bir anahtar deliği boş odayı intihar ettiriyor.

Bir gözyaşı izi kururken son bakışı donup kalıyor.

Tozlu bir defter yaprağı uçuşurken el yazısı seni kesiyor.

Bir gençlik mektubunun son cümlesi silinirken mürekkep boğazına doluyor.

Tozlu bir saat camı çatlamış, dakikalar intihar ederek akıyor.

Eski bir ruj kapağı açıldığında kokusu dudaklarını yakıp ölüyor.

Bir salıncak ipi düğümünde o son gülüş pasla eriyip düşüyor.

Gençlik odası duvar kağıdı soyulurken altında “seni seviyorum” kanıyor.

Bir defter yırtık sayfası uçuşurken kızın yazısı seni boğazlıyor.

Tozlu bir ayna köşesinde yansıma her sabah kendi intiharını yapıyor.

Eski bir bileklik kopuk halkası damarına sarılıp her gün sıkıyor.

Bir bahçe çiti teli üzerinden atlayan hayalleri geri çekip kesiyor.

Gençlik parkı kum havuzunda gömülü saat zamanı intihar ediyor.

Tozlu bir radyo düğmesi çevrildiğinde parazit sesini boğuyor.

Bir uçurtma kumaşı yırtıldığında rüzgâr hayalleri kanatıyor.

Eski bir şarkı kaseti bozulurken nakarat intihar ederek dönüyor.

Bir okul sırası altında iz, son notu kanayarak taşıyor.

Tozlu bir çekmece fotoğrafı sarartırken gözleri kapanıyor.

Bir bisiklet freni pas tutarken son hızı yavaşlatıp öldürüyor.

Gençlik yatağı yastık izi baş sıcaklığını soğuk boşlukla dolduruyor.

Eski bir kapı eşiği her geçişte ayrılığı intihar ettiriyor.

Bir gözyaşı damlası mürekkeple karışıp siliniyor kâğıtta.

Tozlu bir pencere kilidi dışarıdaki hayatı boğazlayıp kilitliyor.

Bir top dikişi açıldığında kahkaha yerine yas fışkırıyor.

Eski bir naber kartı arkası boş “neden” diye sorup ölüyor.

Bir salıncak zinciri pasla ağırlığını boşlukta taşıyor.

Gençlik sokağı lambası titrerken geceyi intihar ederek yakıyor.

Tozlu bir ayna buğusu yansımanı silip kendi intiharını yapıyor.

Bir defter kenar çizik kalp atışını keserek tamamlıyor.

Eski bir anahtar kapıyı açıp boş odayı boğazlıyor.

Bir bahçe hortum ucu sızan su yaz gözyaşını damlatıyor.

Gençlik çantası astarı yırtık anılar zehir akıtıyor.

Tozlu bir radyo düğmesi son şarkıyı boğazlayıp susuyor.

Bir bilek morluğu uyanışla yeniden açılıyor.

Eski bir fotoğraf tarih silinirken seni öldürüyor.

Tozlu bir çekmece saç teli dokunuşla intihar ediyor.

Bir uçurtma ip ucu rüzgârı boğazına sarıyor.

Bir gençlik şarkısı plak çizik dönerken nakarat boğazını kesiyor.

Tozlu bir mektup zarfı mühürlü kalırken sessizlik kulaklarını kanatıyor.

Eski bir bilek saati durduğunda saniyeler onun ölümünü saymayı bırakıyor.

Bir salıncak tahtası boş sallanırken son dokunuş pasla intihar ediyor.

Gençlik defteri son satır mürekkeple “gitme” diye boğuluyor.

Tozlu bir ayna çatlağında yansıman her gün boğazını kesiyor.

Eski bir ruj izi dudaklarda silinirken intihar ederek yakıyor.

Bir bahçe kapısı menteşesi gıcırdarken ayrılık pasla kanıyor.

Gençlik yatağı çarşaf buruşuk baş izini soğukla dolduruyor.

Tozlu bir radyo pil yuvası son notayı hapsetmiş ölüyor.

Bir uçurtma ipi kopuk rüzgârı boğazına sarıp çekiyor.

Eski bir fotoğraf arkası tarih silinirken gözleri kapanıyor.

Bir okul sırası oyuğu unutulmuş not el yazısıyla zehirliyor.

Tozlu bir çekmece saklı saç teli dokunuşla intihar ediyor.

Bir bisiklet teker pas tutarken pedal çeviriş sonsuza yavaşlıyor.

Gençlik parkı kum ayak izi rüzgârla silinip kanıyor.

Eski bir kapı tokmağı soğuk el sıcaklığını intiharla karşılıyor.

Bir gözyaşı kâğıda damladığında mürekkeple siliniyor.

Tozlu bir pencere camı buğulu dışarıyı boğazlıyor.

Bir defter kenar kalp çizimi zamanla kanayıp akıyor.

Eski bir şarkı kâğıdı buruşuk nakaratla gece öldürüyor.

Bir salıncak zincir halkası pasla ağırlık taşıyor.

Gençlik sokağı lambası titrerken geceyi intihar yakıyor.

Tozlu bir ayna buğusu yansımanı silip ölüyor.

Bir bilek morluğu uyanışla yeniden kanıyor.

Eski bir naber kartı boş “gel” fısıldayıp intihar ediyor.

Bir bahçe musluk damlası yaz gözyaşını damlatıyor.

Gençlik çantası astarı yırtık anılar zehir sızdırıyor.

Tozlu bir radyo anteni parazit ses boğazlıyor.

Bir uçurtma kumaşı yırtık hayalleri kanatıp düşürüyor.

Eski bir anahtar deliği boş odayı intihar ettiriyor.

Bir gözyaşı izi kururken son bakış donuyor.

Tozlu bir defter yaprağı uçuşurken yazı seni kesiyor.

Bir salıncak ip düğüm o gülüş pas eriyor.

Gençlik odası duvar soyulurken “seni seviyorum” kanıyor.

Bir gençlik mektubu son cümle silinirken mürekkep boğaza doluyor.

Tozlu bir saat camı çatlamış dakikalar intihar akıyor.

Eski bir ruj kapağı kokusu dudak yakıp ölüyor.

Bir salıncak ip düğüm son gülüş pas eriyip düşüyor.

Gençlik duvar kağıdı soyulurken “seni seviyorum” kanıyor.

Bir defter yırtık sayfa uçuşurken yazı boğazlıyor.

Tozlu bir ayna yansıma sabah kendi intihar yapıyor.

Eski bir bileklik kopuk damara sarılıp sıkıyor.

Bir bahçe çit teli hayalleri geri çekip kesiyor.

Gençlik park kum saat zamanı intihar ediyor.

Tozlu bir radyo düğme parazit ses boğuyor.

Bir uçurtma kumaş yırtık rüzgâr hayalleri kanatıyor.

Eski bir şarkı kaset bozulurken nakarat intihar dönüyor.

Bir okul sırası iz son not kanayarak taşıyor.

Tozlu bir çekmece fotoğraf göz kapanıyor.

Bir bisiklet fren pas son hız öldürüyor.

Gençlik yatağı yastık iz soğuk dolduruyor.

Eski bir kapı eşiği ayrılık intihar ettiriyor.

Bir gözyaşı damla mürekkep siliniyor.

Tozlu bir pencere kilit hayat boğazlıyor.

Bir top dikiş yas fışkırıyor.

Eski bir naber kart “neden” sorup ölüyor.

Bir salıncak zincir pas ağırlık taşıyor.

Gençlik sokak lamba gece intihar yakıyor.

Tozlu bir ayna buğu yansıma silip ölüyor.

Bir defter kenar çizik kalp kesiyor.

Eski bir anahtar boş oda boğazlıyor.

Bir bahçe hortum su gözyaşı damlatıyor.

Gençlik çanta astar anı zehir akıtıyor.

Tozlu bir radyo düğme şarkı susuyor.

Bir bilek morluk uyanış açılıyor.

Eski bir fotoğraf tarih seni öldürüyor.

Tozlu bir çekmece saç teli intihar ediyor.

Bir uçurtma ip rüzgâr sarıyor.

Bir gençlik şarkı plak çizik nakarat kesiyor.

Tozlu bir mektup zarf sessizlik kulak kanatıyor.

Eski bir bilek saat saniye ölüm saymayı bırakıyor.

Bir salıncak tahta son dokunuş pas intihar ediyor.

Gençlik defter son satır “gitme” boğuluyor.

Tozlu bir ayna çatla yansıma boğaz kesiyor.

Eski bir ruj iz dudak intihar yakıyor.

Bir bahçe kapı menteşe ayrılık pas kanıyor.

Gençlik yatağı çarşaf baş iz soğuk dolduruyor.

Tozlu bir radyo pil son nota hapsetmiş ölüyor.

Bir uçurtma ip kopuk rüzgâr boğaz sarıyor.

Eski bir fotoğraf tarih göz kapanıyor.

Bir okul sırası oyuk not zehirliyor.

Tozlu bir çekmece saç teli intihar ediyor.

Bir bisiklet teker pedal sonsuz yavaşlıyor.

Gençlik park kum iz rüzgâr silinip kanıyor.

Eski bir kapı tokmağı el intiharla karşılıyor.

Bir gözyaşı kâğıt mürekkep siliniyor.

Tozlu bir pencere cam dışarı boğazlıyor.

Bir defter kenar kalp kanayıp akıyor.

Eski bir şarkı kâğıt nakarat gece öldürüyor.

Bir salıncak zincir halka ağırlık taşıyor.

Gençlik sokak lamba gece intihar yakıyor.

Tozlu bir ayna buğu yansıma ölüyor.

Bir bilek morluk uyanış kanıyor.

Eski bir naber kart “gel” fısıldayıp intihar ediyor.

Bir bahçe musluk damla gözyaşı damlatıyor.

Gençlik çanta astar anı zehir sızdırıyor.

Tozlu bir radyo anten ses boğazlıyor.

Bir uçurtma kumaş hayalleri kanatıp düşürüyor.

Eski bir anahtar oda intihar ettiriyor.

Bir gözyaşı iz son bakış donuyor.

Tozlu bir defter yaprak yazı kesiyor.

Bir salıncak ip gülüş pas eriyor.

Gençlik oda duvar “seni seviyorum” kanıyor.

Bir gençlik mektup son cümle mürekkep boğaz doluyor.

Tozlu bir saat cam dakikalar intihar akıyor.

Eski bir ruj kapağı dudak yakıp ölüyor.

Bir salıncak ip son gülüş pas düşüyor.

Gençlik duvar “seni seviyorum” kanıyor.

Bir defter yırtık yazı boğazlıyor.

Tozlu bir ayna yansıma intihar yapıyor.

Eski bir bileklik damar sıkıyor.

Bir bahçe çit hayaller kesiyor.

Gençlik park kum zaman intihar ediyor.

Tozlu bir radyo parazit ses boğuyor.

Bir uçurtma kumaş rüzgâr kanatıyor.

Eski bir şarkı kaset nakarat intihar dönüyor.

Bir okul sırası not kanayarak taşıyor.

Tozlu bir çekmece göz kapanıyor.

Bir bisiklet fren hız öldürüyor.

Gençlik yatağı iz soğuk dolduruyor.

Eski bir kapı ayrılık intihar ettiriyor.

Bir gözyaşı damla siliniyor.

Tozlu bir pencere hayat boğazlıyor.

Bir top yas fışkırıyor.

Eski bir naber “neden” ölüyor.

Bir salıncak zincir ağırlık taşıyor.

Gençlik sokak gece intihar yakıyor.

Tozlu bir ayna yansıma silip ölüyor.

Bir defter çizik kalp kesiyor.

Eski bir anahtar oda boğazlıyor.

Bir bahçe hortum gözyaşı damlatıyor.

Gençlik çanta anı zehir akıtıyor.

Tozlu bir radyo şarkı susuyor.

Bir bilek uyanış açılıyor.

Eski bir fotoğraf tarih öldürüyor.

Tozlu bir çekmece teli intihar ediyor.

Bir uçurtma ip sarıyor.

Bir gençlik şarkı nakarat boğaz kesiyor.

Tozlu bir mektup sessizlik kulak kanatıyor.

Eski bir bilek saniye ölüm bırakıyor.

Bir salıncak dokunuş pas intihar ediyor.

Gençlik defter “gitme” boğuluyor.

Tozlu bir ayna yansıma kesiyor.

Eski bir ruj dudak yakıyor.

Bir bahçe menteşe pas kanıyor.

Gençlik çarşaf iz dolduruyor.

Tozlu bir radyo nota ölüyor.

Bir uçurtma rüzgâr sarıyor.

Eski bir fotoğraf göz kapanıyor.

Bir okul not zehirliyor.

Tozlu bir çekmece teli intihar ediyor.

Bir bisiklet pedal yavaşlıyor.

Gençlik kum iz kanıyor.

Eski bir tokmağı intiharla karşılıyor.

Bir gözyaşı mürekkep siliniyor.

Tozlu bir cam boğazlıyor.

Bir defter kalp akıyor.

Eski bir kâğıt gece öldürüyor.

Bir salıncak ağırlık taşıyor.

Gençlik lamba intihar yakıyor.

Tozlu bir buğu ölüyor.

Bir bilek kanıyor.

Eski bir kart intihar ediyor.

Bir musluk damlatıyor.

Gençlik astar sızdırıyor.

Tozlu bir anten boğazlıyor.

Bir kumaş düşürüyor.

Eski bir deliği ettiriyor.

Bir iz donuyor.

Tozlu bir yaprak kesiyor.

Bir ip eriyor.

Gençlik duvar kanıyor.

Bir gençlik mektup mürekkep doluyor.

Tozlu bir cam intihar akıyor.

Eski bir kapağı ölüyor.

Bir ip düşüyor.

Gençlik soyulurken kanıyor.

Bir sayfa boğazlıyor.

Tozlu bir intihar yapıyor.

Eski bir sarılıp sıkıyor.

Bir teli kesiyor.

Gençlik saat intihar ediyor.

Tozlu bir boğuyor.

Bir yırtık kanatıyor.

Eski bir dönüyor.

Bir iz taşıyor.

Tozlu bir kapanıyor.

Bir pas öldürüyor.

Gençlik dolduruyor.

Eski bir ettiriyor.

Bir siliniyor.

Tozlu bir boğazlıyor.

Bir fışkırıyor.

Eski bir ölüyor.

Bir taşıyor.

Gençlik yakıyor.

Tozlu bir ölüyor.

Bir kesiyor.

Eski bir boğazlıyor.

Bir damlatıyor.

Gençlik akıtıyor.

Tozlu bir susuyor.

Bir açılıyor.

Eski bir öldürüyor.

Tozlu bir intihar ediyor.

Bir sarıyor.

Gençlik kanıyor – her satırda hâlâ nefes alıyor, hâlâ ölüyor, hâlâ nefes alıyor.

Bir sabah kahvesinin buğusunda o güzel kadının gülüşü eriyip fincana doluyor.

Tozlu bir eski fotoğraf albümünün sayfası çevrildiğinde dört çocuğun kahkahası kokuyor.

Eski bir evlilik yüzüğünün içindeki kazıma, her dokunuşta kalbini ısıtıyor.

Bir bahçe salıncağında torunlar sallanırken kadının eli omzunda dinleniyor.

Gençlik yatağının çarşafı şimdi yumuşak, onun kokusuyla dolu nefes alıyor.

Tozlu bir pencere pervazında unutulmuş bir çiçek, onun gülüşüyle yeniden açıyor.

Bir çocuk oyuncağının tekeri dönüyor, oğlanların koşusunu hatırlatıp gülüyor.

Eski bir mutfak masası, kızların çizdiği kalplerle hâlâ sıcak.

Bir torun elinin minik avucunda parmakların iç içe, zamanı durduruyor.

Tozlu bir radyo düğmesi çevrildiğinde eski şarkı mutlulukla dönüyor.

Bir bahçe kapısının menteşesi gıcırdarken eve dönüş sevgiyle karşılanıyor.

Eski bir defterin son sayfası, “sonsuza kadar” diye bitiyor yumuşakça.

Bir salıncak zinciri pas yerine altın gibi parlıyor torun kahkahasıyla.

Gençlik parkındaki bank şimdi aile pikniğiyle dolu, gülüşler yükseliyor.

Tozlu bir ayna köşesinde yansımanız ikiniz, hâlâ âşık bakıyor.

Bir uçurtma ipi gökte süzülürken torunların hayalleri bağlı.

Eski bir bileklik ucu, onun hediyesi, bileğinde huzurla duruyor.

Bir bahçe hortumundan sızan su, çiçekleri sularken mutluluğu damlatıyor.

Gençlik çantasının fermuarı açıldığında taşan anılar gülümsüyor.

Tozlu bir çekmece köşesinde saklı mektup, sevgiyi fısıldıyor.

Bir bisiklet tekeri dönüyor, çocukların peşinde koşarken nefes alıyor.

Eski bir kapı tokmağı, her açılışta onun gülüşünü getiriyor.

Bir gözyaşı yerine gülümseme damlası, yanaklarda parlıyor.

Tozlu bir radyo anteni, aile şarkılarını çekip evi dolduruyor.

Bir torun oyuncağı düşerken kahkaha yerine sevgi fışkırıyor.

Eski bir naber kartı şimdi “teşekkürler hayat” diye dolu.

Bir bahçe musluğu damlası, mutluluğu yere serpiyor.

Gençlik yatağı başucunda onun eli, kalbi yeniden nefeslendiriyor.

Tozlu bir ayna buğusu silinirken yansımanız ışıldıyor.

Bir salıncak boş değil, torunlarla dolu sallanıyor.

Eski bir fotoğraf tarih değil, sonsuz sevgi yazıyor.

Bir akşam yemeği masasının örtüsünde o güzel kadının eli masaya değiyor, kalp atıyor. Tozlu bir aile albümünün kapağı açıldığında dört çocuk ve iki torun gülüyor.

Eski bir evlilik yemini kâğıdı sararmış ama kelimeler hâlâ sıcak.

Bir bahçe hamakta torunlar uyurken kadının başı omzunda dinleniyor.

Gençlik odasının duvarı şimdi aile fotoğraflarıyla kaplı, sevgi kokuyor.

Tozlu bir pencere camında yansıyan ikiniz, hâlâ el ele yürüyorsunuz.

Bir kız çocuğunun çizdiği resim duvarda asılı, renkleriyle mutluluk salıyor.

Eski bir mutfak tenceresi, yılların yemeğiyle hâlâ dolu.

Bir torun minik adımları evde yankılanırken kalp genişliyor.

Tozlu bir radyo eski şarkıyı çalarken ikiniz dans ediyorsunuz.

Bir bahçe kapısı açıldığında çocuklar ve torunlar koşarak geliyor.

Eski bir defterin sayfaları aile anılarıyla dolu, nefes alıyor.

Bir salıncak zinciri torun elleriyle sallanıyor, kahkaha yükseliyor.

Gençlik parkı şimdi aile buluşma yeri, gülüşler havada uçuşuyor.

Tozlu bir ayna yansımasında ikiniz, zamanın ötesinde âşık.

Bir uçurtma gökte süzülürken torunların sevinç çığlıkları bağlı.

Eski bir bileklik hediyesi, bileğinde sevgiyle duruyor.

Bir bahçe çiçeği onun sulamasıyla açıyor, mutluluk kokuyor.

Gençlik çantası artık torun oyuncaklarıyla dolu.

Tozlu bir çekmece mektuplar sevgiyle titriyor.

Bir bisiklet şimdi torunlara geçti, pedal çeviriş mutluluk.

Eski bir kapı her açılışta aile sesiyle doluyor.

Bir gülümseme damlası yanaklarda parlayıp kalbe iniyor.

Tozlu bir radyo aile şarkılarını evi sarıyor.

Bir torun oyuncağı düşerken sevgi fışkırıyor.

Eski bir naber kartı “mutluyuz” diye dolu.

Bir bahçe musluğu mutluluğu damlatıyor.

Gençlik yatağı onun eliyle nefes alıyor.

Tozlu bir ayna ışıldıyor.

Bir salıncak torunlarla sallanıyor.

Eski bir fotoğraf sonsuz sevgi yazıyor.

Bir akşam yemeği masası kalp atıyor.

Bir sabah ışığında o güzel kadının gözleri parlıyor, kalp uyanıyor.

Tozlu bir aile fotoğrafı dört çocukla dolu, gülüşler taşmış.

Eski bir yüzük parmağında dönüyor, sevgiyle ısınıyor.

Bir bahçe pikniğinde torunlar koşarken kadının kahkahası yükseliyor.

Gençlik evi şimdi torun sesleriyle yankılanıyor.

Tozlu bir pencere dışarıdaki baharı içeri davet ediyor.

Bir oğlan çocuğunun arabası hâlâ evde dönüyor.

Eski bir mutfak çekmecesi tariflerle dolu, mutluluk pişiriyor.

Bir torun sarılışı kalbi yumuşatıyor.

Tozlu bir radyo dans müziği çalıyor.

Bir bahçe kapısı aileye açılıyor.

Eski bir defter anılarla nefes alıyor.

Bir salıncak torun kahkahasıyla sallanıyor.

Gençlik parkı aileyle dolu.

Tozlu bir ayna âşık yansıma.

Bir uçurtma torun hayalleri bağlı.

Eski bir bileklik sevgi duruyor.

Bir bahçe çiçeği açıyor.

Gençlik çantası oyuncak dolu.

Tozlu bir çekmece sevgi titriyor.

Bir bisiklet mutluluk çeviriyor.

Eski bir kapı ses doluyor.

Bir gülümseme kalbe iniyor.

Tozlu bir radyo sarıyor.

Bir torun sevgi fışkırıyor.

Eski bir kart “mutluyuz”.

Bir musluk damlatıyor.

Gençlik yatağı nefes alıyor.

Tozlu bir ayna ışıldıyor.

Bir salıncak sallanıyor.

Eski bir fotoğraf yazıyor.

Bir masa kalp atıyor.

Bir ışık göz parlıyor.

Bir akşamüstü o güzel kadının eli elinde, kalp ritim tutuyor.

Tozlu bir albüm torun fotoğraflarıyla taşmış.

Eski bir yemin kelimeleri hâlâ sıcak.

Bir hamak ikiniz dinlenirken torunlar oynuyor.

Gençlik duvarı aileyle kaplı.

Tozlu bir cam yansıyan el ele.

Bir kız resmi renk salıyor.

Eski bir tencere dolu.

Bir torun avuç iç içe.

Tozlu bir radyo dans.

Bir kapı koşarak geliyor.

Eski bir defter dolu.

Bir zincir kahkaha.

Gençlik park buluşma.

Tozlu bir ayna âşık.

Bir ip sevinç.

Eski bir hediye duruyor.

Bir çiçek kokuyor.

Gençlik oyuncak dolu.

Tozlu bir mektup titriyor.

Bir pedal mutluluk.

Eski bir tokmağı ses.

Bir damla iniyor.

Tozlu bir şarkı sarıyor.

Bir oyuncak fışkırıyor.

Eski bir kart teşekkür.

Bir damla serpiyor.

Gençlik eli nefes.

Tozlu bir buğu ışıldıyor.

Bir boş değil dolu.

Eski bir tarih sonsuz.

Bir örtü değiyor.

Bir ışık parlıyor.

Bir hamak dinleniyor.

Bir sabah kahve onun gülüşü doluyor.

Tozlu bir albüm kahkaha kokuyor.

Eski bir yüzük ısıtıyor.

Bir salıncak torun dinleniyor.

Gençlik çarşaf kokulu.

Tozlu bir pervaz açıyor.

Bir oyuncak dönüyor.

Eski bir masa sıcak.

Bir avuç durduruyor.

Tozlu bir düğme dönüyor.

Bir kapı karşılanıyor.

Eski bir sayfa bitiyor.

Bir zincir parlıyor.

Gençlik bank dolu.

Tozlu bir köşe bakıyor.

Bir ip süzülüyor.

Eski bir ucu duruyor.

Bir hortum damlatıyor.

Gençlik fermuar gülümsüyor.

Tozlu bir köşe fısıldıyor.

Bir teker koşuyor.

Eski bir tokmağı getiriyor.

Bir damla parlıyor.

Tozlu bir anten dolduruyor.

Bir düşerken fışkırıyor.

Eski bir kart dolu.

Bir musluk serpiyor.

Gençlik başucunda nefes.

Tozlu bir siliniyor.

Bir dolu sallanıyor.

Eski bir yazıyor.

Bir fincan doluyor.

Bir albüm taşmış.

Bir parmak dönüyor.

Bir hamak oynuyor.

Gençlik yankılanıyor.

Bir sabah güneşinin ilk ışığı o güzel kadının saçına değiyor, kalp yeniden doğuyor.

Tozlu bir aile albümünün yaprağı çevrildiğinde dört çocuğun minik elleri parlıyor.

Eski bir evlilik yemini kâğıdı, kelimeleri altın gibi ışıldıyor hâlâ.

Bir bahçe hamak torunlarla dolu sallanırken kadının gülüşü rüzgâr oluyor.

Gençlik evinin kapısı her açılışta sevgi kokusuyla dolup taşıyor.

Tozlu bir pencere camında yansıyan ikiniz, zamanın en güzel anını yakalıyor.

Bir kız çocuğunun boya kalemiyle çizdiği çiçek, duvarı mutlulukla boyuyor.

Eski bir mutfak fırını, yılların pastalarıyla hâlâ sıcak nefes alıyor.

Bir torun minik parmakları saçlarında dolaşırken kalp yumuşacık eriyor.

Tozlu bir radyo eski bir aşk şarkısını çalarken ikiniz göz göze gülümsüyorsunuz.

Bir bahçe kapısından giren çocuklar ve torunlar, evi kahkahayla dolduruyor.

Eski bir defterin boş sayfası artık torun karalamalarıyla dolu.

Bir salıncak zinciri torun elleriyle parlıyor, pas diye bir şey kalmamış.

Gençlik parkındaki çim, aile battaniyesiyle kaplı, mutluluk yayılıyor.

Tozlu bir ayna köşesinde yansımanız, sevginin en saf haliyle duruyor.

Bir uçurtma gökte süzülürken torunların çığlıkları ipi tutuyor.

Eski bir bileklik onun parmak iziyle hâlâ sıcak, bileğinde huzur.

Bir bahçe gülünün yaprağı onun sulamasıyla açıp kokusunu salıyor.

Gençlik çantası artık torun resim defterleriyle şişkin.

Tozlu bir çekmece köşesindeki eski mektup, sevgiyi yeniden okutuyor.

Bir bisiklet şimdi torunlara geçti, tekerlekleri mutlulukla dönüyor.

Eski bir kapı tokmağı her dokunuşta onun elini hatırlatıyor.

Bir gülümseme damlası yanaktan süzülüp kalbe yerleşiyor.

Tozlu bir radyo anteni aile seslerini evin her köşesine taşıyor.

Bir torun oyuncağı yere düşünce kahkaha yerine sevgi patlıyor.

Eski bir naber kartı şimdi “her şey için teşekkürler” diye dolu.

Bir bahçe musluğu damlası mutluluğu toprağa serpiyor.

Gençlik yatağının başucunda onun eli, kalbi ritimli nefeslendiriyor.

Tozlu bir ayna buğusu silindiğinde yansımanız ışıl ışıl.

Bir salıncak torunlarla dolu, boşluk diye bir şey yok.

Eski bir fotoğrafın arkası “sonsuz mutluluk” diye yazıyor.

Bir akşam yemeği masasında o güzel kadının bakışı tabağa değiyor, kalp doluyor.

Tozlu bir albüm torun minik yüzleriyle taşmış, gülüşler fışkırıyor.

Eski bir yüzük parmağında dönüyor, yılların sevgisiyle parlıyor.

Bir bahçe pikniğinde torunlar koşarken kadının kahkahası kuş oluyor.

Gençlik evi torun ayak sesleriyle ritim tutuyor.

Tozlu bir pencere dışarıdaki baharı içeri davet edip sarılıyor.

Bir oğlan çocuğunun futbol topu hâlâ evde zıplıyor.

Eski bir mutfak kaşığı yılların çorbasıyla hâlâ dolu.

Bir torun sarılışı kalbi yeniden çocuk gibi yapıyor.

Tozlu bir radyo dans müziği çalarken ayaklar yerden kesiliyor.

Bir bahçe kapısı aile akınıyla açılıp kapanıyor.

Eski bir defter torun çizgileriyle nefes alıp veriyor.

Bir salıncak zinciri torun elleriyle altın gibi ışıldıyor.

Gençlik parkı aile sofrasıyla kaplı, mutluluk yayılıyor.

Tozlu bir ayna yansımasında ikiniz, zamanı aşmış âşık.

Bir uçurtma torun hayalleriyle gökte dans ediyor.

Eski bir bileklik hediyesi bilekte sevgiyle nabız atıyor.

Bir bahçe çiçeği onun dokunuşuyla açıp kokusunu evi sarıyor.

Gençlik çantası torun oyuncaklarıyla şişkin mutluluk.

Tozlu bir çekmece mektuplar sevgiyle titreyerek duruyor.

Bir bisiklet pedal çevirişi torunlarla devam ediyor.

Eski bir kapı her açılışta aile sıcaklığı getiriyor.

Bir gülümseme damlası kalbe inip kök salıyor.

Tozlu bir radyo aile şarkılarını köşelere yayıyor.

Bir torun oyuncağı düşerken sevgi dalgası yükseliyor.

Eski bir naber kartı “hayat güzel” diye dolu.

Bir bahçe musluğu mutluluğu damla damla serpiyor.

Gençlik yatağı onun eliyle ritim tutuyor.

Tozlu bir ayna ışıl ışıl yansıtıyor.

Bir salıncak torun kahkahasıyla dolu.

Eski bir fotoğraf sonsuz yazıyor.

Bir masa sevgiyle doluyor.

Bir sabah kahvesi onun gülüşüyle tatlanıyor, kalp uyanıyor.

Tozlu bir aile fotoğrafı dört çocukla ışıldıyor.

Eski bir yüzük sevgiyle ısınıyor.

Bir hamak torunlarla sallanırken dinleniyor.

Gençlik duvarı aile fotoğraflarıyla kaplı.

Tozlu bir cam el ele yansıyor.

Bir kız resmi duvarı boyuyor.

Eski bir tencere mutluluk pişiriyor.

Bir torun avuç iç içe.

Tozlu bir radyo dans ediyor.

Bir kapı koşarak doluyor.

Eski bir defter anıyla dolu.

Bir zincir kahkaha parlıyor.

Gençlik park aileyle dolu.

Tozlu bir ayna âşık bakıyor.

Bir ip torun hayali bağlı.

Eski bir hediye huzur duruyor.

Bir çiçek kokusunu salıyor.

Gençlik çanta oyuncak şişkin.

Tozlu bir çekmece titriyor.

Bir bisiklet mutluluk dönüyor.

Eski bir tokmağı sıcak getiriyor.

Bir damla kalbe iniyor.

Tozlu bir anten sarıyor.

Bir düşerken fışkırıyor.

Eski bir kart teşekkür dolu.

Bir musluk serpiyor.

Gençlik eli ritim tutuyor.

Tozlu bir buğu ışıldıyor.

Bir salıncak dolu sallanıyor.

Eski bir tarih sonsuz.

Bir fincan tatlanıyor.

Bir albüm taşmış.

Bir parmak dönüyor.

Bir hamak dinleniyor.

Gençlik yankılanıyor.

Bir akşamüstü eli elinde, kalp ritim tutuyor.

Tozlu bir albüm torunla taşmış.

Eski bir yemin sıcak.

Bir hamak oynuyor.

Gençlik kaplı.

Tozlu bir yansıyan.

Bir renk salıyor.

Eski bir dolu.

Bir iç içe.

Tozlu bir dans.

Bir geliyor.

Eski bir dolu.

Bir yükseliyor.

Gençlik buluşma.

Tozlu bir âşık.

Bir bağlı.

Eski bir duruyor.

Bir kokuyor.

Gençlik dolu.

Tozlu bir titriyor.

Bir çeviriyor.

Eski bir doluyor.

Bir iniyor.

Tozlu bir sarıyor.

Bir fışkırıyor.

Eski bir mutluyuz.

Bir damlatıyor.

Gençlik nefes.

Tozlu bir ışıldıyor.

Bir sallanıyor.

Eski bir yazıyor.

Bir değiyor.

Bir parlıyor.

Bir dinleniyor.

Bir sabah ışığı saçına değiyor, kalp doğuyor.

Tozlu bir albüm minik eller parlıyor.

Eski bir yemin altın ışıldıyor.

Bir hamak gülüş rüzgâr oluyor.

Gençlik kapı sevgi taşıyor.

Tozlu bir cam an yakalıyor.

Bir çiçek duvar boyuyor.

Eski bir fırın nefes alıyor.

Bir parmak yumuşatıyor.

Tozlu bir şarkı göz göze.

Bir kapı kahkaha dolduruyor.

Eski bir sayfa karalama dolu.

Bir zincir altın parlıyor.

Gençlik battaniye kaplı.

Tozlu bir köşe saf duruyor.

Bir gökte dans ediyor.

Eski bir bilekte nabız atıyor.

Bir yaprak kokusunu sarıyor.

Gençlik resim defteri şişkin.

Tozlu bir köşe okutuyor.

Bir teker mutluluk dönüyor.

Eski bir tokmağı hatırlatıyor.

Bir damla yerleşiyor.

Tozlu bir köşe yayıyor.

Bir yere sevgi patlıyor.

Eski bir kart hayat güzel.

Bir toprağa serpiyor.

Gençlik başucunda ritimli.

Tozlu bir silindi ışıl.

Bir kahkahayla dolu.

Eski bir arkası sonsuz mutluluk – her satırda kalp nefes alıyor, sevgi yanımda, hayata devam ediyorum.

Son.


SON SÖZ: Tekrarın Kutsal Kitabı


Elinizdeki kitabı okudunuz.

Binlerce kelime, yüzlerce imge, onlarca şiir...

Peki, kaç tane hikâye okudunuz?

Bir tane.

Sadece bir tane hikâye okudunuz.

Belki de hiç hikâye okumadınız, sadece aynı hikâyenin farklı yansımalarını gördünüz. Kırık bir aynanın yüzlerce parçası gibi, her parça aynı yüzü gösterdi size.

Ve sıkıldınız.

Evet, itiraf edin.

Bir yerden sonra “yine mi aynı şeyler” diye düşündünüz.

Yine mi o çocuğun yatağının altındaki ekmek kırıntısı?

Yine mi annenin moraran kolu?

Yine mi babanın duvardaki yumruk izi?

Yine mi tozlu radyo, paslı salıncak, kırık oyuncak?

Yine mi aynı acı, yine mi aynı kayıp, yine mi aynı yas?

Evet, yine.

Ve işte tam da bu “yine”, bu kitabın size söylemek istediği tek şeydi.

Çünkü hayat, “yine”den ibarettir.

Her sabah güneş aynı yerden doğar.

Her akşam aynı yorgunluk çöker omuzlarınıza.

Her gece aynı karanlık sarar odanızı.

Her bahar aynı çiçekler açar, her kış aynı soğuk vurur pencereyi.

Her yıl aynı takvim yaprakları dökülür, her doğum günü aynı yaş bir sayı daha artar.

Her sevdiğinize aynı gözlerle bakarsınız, her kaybettiğinizde aynı acıyla kıvranırsınız.

Hayat, bir tekrarlar bütünüdür.

Ve biz, bu tekrarların içinde anlam ararız.

Neden?

Çünkü anlam, tekrarda gizlidir.

Bir şey bir kere olursa tesadüftür; iki kere olursa rastlantı; üç kere olursa desen; yüz kere olursa kader; bin kere olursa kutsal.

Bu kitap, size kaderi gösterdi.

Ve belki de kutsalı.

Şiddet, bir kere olmaz.

Şiddet gören her kadın bilir bunu:

İlk yumruk değildir canını yakan.

O yumruğun ertesi gün, bir hafta sonra, bir ay sonra, bir yıl sonra yeniden ineceğini bilmektir canını yakan.

Morlukların geçeceğini ama korkunun asla geçmeyeceğini bilmek.

Her kapı sesinde yüreğinin ağzına gelmesi, her anahtar dönüşünde nefesinin kesilmesi, her gece yatağa yattığında “bu gece de mi” diye sorması...

Şiddet, bir an değildir.

Şiddet, bir zaman dilimidir; hem geçmişe hem geleceğe yayılan, şimdiyi ezen bir zaman. Ve bu zaman, tekrarlarla var olur.

Tekrarlarla büyür.

Tekrarlarla kemikleşir.

Bu kitapta aynı sahneyi defalarca okuduysanız, o evde yaşayan çocuğun aynı sahneyi defalarca yaşadığını anlayın.

Siz sıkıldınız belki, ama o çocuk kaçamadı.

Siz kitabı kapatıp kurtuldunuz, ama o çocuk o evden hiç çıkamadı.

Belki büyüdü, belki uzaklaştı,

ama o sesler, o görüntüler, o kokular...

Onlar asla gitmedi.

Onlar da tekrarlandı.

Her gece rüyasında, her sabah uyandığında, her akşam karanlık çökerken...

Tekrar, tekrar, tekrar. Yoksulluk, bir kere olmaz.

Yoksulluk, her sabah aynı boş tencereyle uyanmaktır.

Her akşam aynı ekmek kırıntısını bölüşmektir.

Her gece aynı açlıkla yatağa girmektir.

Her kış aynı soğukla titremektir.

Her okul zamanı aynı delik ayakkabıyla yürümektir.

Her bayram aynı eski elbiseyle çıkmaktır sokağa.

Yoksulluk, bir an değildir. Yoksulluk, bir zaman dilimidir; nesilden nesile geçen, kemiklere işleyen, DNA’ya kazınan bir zaman.

Ve bu zaman, tekrarlarla var olur.

Tekrarlarla kalıcılaşır.

Tekrarlarla kaderleşir.

Bu kitapta aynı yoksulluk imgesini defalarca gördüyseniz, o çocuğun her gün aynı yoksullukla yaşadığını anlayın.

Siz “yine mi ekmek kırıntısı” dediniz belki, ama o çocuk her gün o ekmek kırıntısına muhtaçtı.

Siz “yine mi delik ayakkabı” diye düşündünüz, ama o çocuk her gün o delik ayakkabıyla yürüdü sokaklarda.

Siz “yine mi boş tencere” diye sızlandınız, ama o evde her gün o tencere boştu.

Yoksulluk, sıkıcıdır.

Evet, çok sıkıcıdır.

Çünkü değişmez.

Çünkü hep aynıdır.

Çünkü umut vaat etmez. İşte bu kitap, size yoksulluğun o sıkıcı, değişmez, umutsuz yüzünü gösterdi.

Sıkıldıysanız, anladınız demektir.

Bekleyiş, bir kere olmaz.

Cezaevinde baba bekleyen her çocuk bilir bunu:

Bekleyiş, ilk gün heyecandır.

İlk hafta sabırdır.

İlk ay özlemdir.

İlk yıl umuttur.

Ama ikinci yıl...

İkinci yıl, tekrardır.

Aynı mektuplar, aynı ziyaretler, aynı boş dönüşler, aynı “baba ne zaman gelecek” sorusu, aynı “yakında” cevabı.

Üçüncü yıl, aynı soru sorulmaz bile artık.

Dördüncü yıl, aynı umut

beslenmez.

Beşinci yıl, aynı bekleyiş sadece bekleyiştir, anlamını yitirmiş bir ritüel.

Bekleyiş, bir an değildir.

Bekleyiş, bir zaman dilimidir; saatin akrebiyle yelkovanı arasında sıkışıp kalmış, hiç ilerlemeyen bir zaman.

Ve bu zaman, tekrarlarla var olur.

Tekrarlarla ağırlaşır.

Tekrarlarla çürür.

Bu kitapta aynı bekleyişi defalarca okuduysanız, o çocuğun her gün aynı bekleyişle yaşadığını anlayın.

Siz “yine mi cezaevi mektubu” dediniz, ama o çocuk her mektupta aynı umutla koştu postacıya.

Siz “yine mi boş poşet” diye düşündünüz, ama o anne her ziyaret günü aynı poşeti doldurup boşalttı.

Siz “yine mi baba ne zaman” diye sızlandınız, ama o çocuk her gece aynı soruyu sorup cevapsız kaldı.

Bekleyiş, sıkıcıdır.

Evet, en sıkıcı şeydir bekleyiş.

Çünkü hareket yoktur, değişim yoktur, ilerleme yoktur.

Sadece durmak vardır, sadece aynı yerde saymak vardır, sadece zamanın akıp gidişini izlemek vardır.

İşte bu kitap, size bekleyişin o sıkıcı, durgun, acı veren yüzünü gösterdi.

Sıkıldıysanız, anladınız demektir.

Yas, bir kere olmaz.

Kayıp yaşayan her insan bilir bunu:

İlk gün şoktur.

İlk hafta inkârdır.

İlk ay öfkedir.

İlk yıl kabulleniştir.

Ama ikinci yıl...

İkinci yıl, tekrardır.

Aynı fotoğraflar, aynı kokular, aynı anılar, aynı boşluk.

Üçüncü yıl, aynı acı hafiflemez, sadece alışırsınız.

Dördüncü yıl, aynı özlem tazeliğini korur.

Beşinci yıl, aynı sorular cevapsızdır hâlâ.

Yas, bir an değildir.

Yas, bir zaman dilimidir; ölenle birlikte duran, geride kalanla birlikte akmayan bir zaman. Ve bu zaman, tekrarlarla var olur.

Tekrarlarla derinleşir.

Tekrarlarla sonsuzlaşır.

Bu kitapta aynı yası defalarca okuduysanız, o insanın her gün aynı yasla yaşadığını anlayın.

Siz “yine mi ruj izi, yine mi bileklik, yine mi fotoğraf” dediniz, ama o insan her gün aynı ruj izine baktı, her gün aynı bilekliği sıktı, her gün aynı fotoğrafı öptü.

Siz “yine mi intihar” diye düşündünüz, ama o insan her gün biraz daha öldü, her gün biraz daha dirildi, her gün biraz daha aynı acıyı yaşadı.

Yas, sıkıcıdır.

Evet, belki de en sıkıcı şeydir yas.

Çünkü hep aynı şeyleri düşünürsünüz, hep aynı anılara dönersiniz, hep aynı acıyı hissedersiniz.

Değişen bir şey yoktur.

Sadece zaman geçer, ama siz geçmezsiniz.

İşte bu kitap, size yasın o sıkıcı, döngüsel, bitmeyen yüzünü gösterdi.

Sıkıldıysanız, anladınız demektir.

Peki ya mutluluk?

Kitabın sonunda, tüm bu acıların, kayıpların, yoksullukların ardından, bir mutluluk anlatıldı size.

Yaşlılık, huzur, torun sevgisi, olgun aşk...

Ve fark ettiniz mi?

O bölümde de tekrar vardı.

Aynı sabah kahvesi, aynı bahçe salıncağı, aynı torun sesleri, aynı el ele yürüyüşler, aynı akşam yemekleri, aynı fotoğraf albümleri...

Çünkü mutluluk da tekrardır.

Her sabah aynı yüzle uyanmak, her akşam aynı sohbeti yapmak, her yaz aynı tatile gitmek, her kış aynı sobayı yakmak, her bahar aynı çiçekleri sulamak...

Mutluluk, alışkanlıktır.

Mutluluk, rutindir.

Mutluluk, tekrardır.

Acı gibi, mutluluk da tekrarlarla var olur.

Tekrarlarla güçlenir.

Tekrarlarla kalıcılaşır.

Ama bir farkla:

Acı tekrarlandıkça ağırlaşır, mutluluk tekrarlandıkça hafifler.

Acı tekrarlandıkça derinleşir, mutluluk tekrarlandıkça sığlaşır.

Acı tekrarlandıkça anlam kazanır, mutluluk tekrarlandıkça anlamını yitirir.

İşte bu yüzden, mutluluk bölümü kısaydı.

Çünkü mutluluğun tekrarı, acının tekrarı kadar dayanılmaz değildir.

Mutluluğun tekrarı, bıktırmaz usandırmaz.

Aksine, güven verir, huzur verir, aidiyet hissi verir.

Acının tekrarı ise...

İşte onu hissettiniz.

Onunla sınandınız.

Onunla sıkıldınız.

Onunla yüzleştiniz.

Bu kitap, size ne anlattı?

Size, hayatın ta kendisini anlattı.

Hayat, bir tekrarlar bütünüdür.

Doğarız, büyürüz, severiz, kaybederiz, acı çekeriz, mutlu oluruz, yaşlanırız, ölürüz.

Ve bunların hepsi, milyonlarca insan tarafından milyonlarca kez tekrarlanır.

Herkes aynı şeyleri yaşar, aynı acıları çeker, aynı sevinçleri tadar.

Ama herkes, bunları ilk kez yaşıyormuş gibi hisseder.

İşte edebiyatın büyüsü de buradadır:

Bize, başkalarının tekrarlarını kendi tekrarlarımızmış gibi hissettirir.

Başkalarının acısını kendi acımız yapar.

Başkalarının sevincini kendi sevincimiz kılar.

Bu kitap, size bir çocuğun acısını hissettirdi.

Bir annenin çaresizliğini hissettirdi.

Bir babanın yokluğunu hissettirdi.

Bir âşığın yasını hissettirdi.

Bir ihtiyarın huzurunu hissettirdi.

Ve bunların hepsini, tekrar ederek hissettirdi.

Çünkü hayat da böyle hissettirir.

Acıyı tekrar ederek öğretir.

Sevgiyi tekrar ederek büyütür. Kaybı tekrar ederek kabullendirir.

Mutluluğu tekrar ederek sıradanlaştırır.

Peki, şimdi ne olacak?

Bu kitabı bitirdiniz.

Belki sıkıldınız, belki yoruldunuz, belki ağladınız, belki gülümsediniz.

Belki anladınız, belki anlamadınız.

Belki sevdiniz, belki sevmediniz.

Ama bir şey kesin: Bu kitap, sizde bir iz bıraktı. Belki silik bir iz, belki derin bir yara.

Belki farkında bile değilsiniz.

Belki yıllar sonra, bir sabah kahvesi içerken, bir çocuğun yatağının altındaki ekmek kırıntısını hatırlayacaksınız.

Belki bir akşamüstü, paslı bir salıncak görünce, bu kitaptaki şiirler gelecek aklınıza.

Belki bir kayıp yaşadığınızda, tozlu bir ayna köşesinde unutulmuş ruj izini anımsayacaksınız.

İşte o zaman, bu kitabın size aslında ne söylemek istediğini anlayacaksınız.

Bu kitap, size hayatın tekrar olduğunu söylüyordu.

Ve siz, o tekrarın içinde kendi hayatınızı bulacaktınız.

Lebîd-i Hâlet’in bu kitabı, bir tekrarlar kitabıdır.

Aynı imgelerin, aynı acıların, aynı sevinçlerin, aynı soruların kitabı.

Bir çocuğun yatağının altındaki ekmek kırıntısı, bir annenin moraran kolu, bir babanın duvardaki yumruk izi, bir kızın unutulmuş ruj izi, bir ihtiyarın elindeki fotoğraf...

Bunların hepsi, aynı hikâyenin farklı parçaları. Kırık bir aynanın yüzlerce parçası gibi, her biri aynı yüzü gösteriyor. Ve o yüz, hayatın ta kendisi.Hayat, tekrar eder. Acı tekrar eder. Aşk tekrar eder. Kayıp tekrar eder. Mutluluk tekrar eder. Ölüm tekrar eder. Doğum tekrar eder. Her şey tekrar eder. Ve biz, bu tekrarların içinde anlam ararız. Bazen buluruz, bazen bulamayız. Ama aramaya devam ederiz. Çünkü aramak, tekrarın kendisidir. Her gün aynı soruları sormak, her gün aynı cevapları duymak, her gün aynı umutlarla uyanmak, her gün aynı hayal kırıklıklarıyla yatmak...İşte hayat budur. Ve işte bu kitap, size hayatı anlattı.

Sıkılarak, bıkarak, usanarak... Ama anlattı. Şimdi, bu kitabı kapatın.

Bir kenara koyun. Belki unutun, belki hatırlayın. Belki yıllar sonra yeniden açın, yeniden okuyun. Ve o zaman, aynı satırlarda aynı acıyı, aynı sevinci, aynı hüznü, aynı umudu

bulun.

Çünkü onlar hep orada olacak. Değişmeyecek, dönüşmeyecek, kaybolmayacak. Tıpkı hayat gibi, tıpkı siz gibi, tıpkı biz gibi...

Tekrar edecekler.Sonsuza kadar.

“Sıkıldığın her tekrar, bir çocuğun her sabah uyandığında gördüğü aynı duvar, bir annenin her akşam baktığı aynı boş pencere, bir babanın her gece duyduğu aynı kelepçe sesi, bir âşığın her gün öptüğü aynı fotoğraf, bir ihtiyarın her bahar suladığı aynı çiçekti. Ve sen, o tekrarlarda kendi hayatını buldun.

İşte bu yüzden sıkıldın. İşte bu yüzden anladın.”


Son Söz’ün Son Sözü


Bu kitap, bir tekrarlar kitabıdır. Ama aynı zamanda bir özgürleşme kitabıdır. Çünkü tekrarı fark etmek, ondan kurtulmanın ilk adımıdır. Kendi hayatındaki tekrarları görmek, onları

değiştirme gücünü de beraberinde getirir.

Belki bu kitabı okuduktan sonra, kendi hayatınızdaki tekrarlara farklı bakacaksınız.

Belki bazı tekrarları kıracak, bazılarına sarılacaksınız. Belki acının tekrarını durduracak, mutluluğun tekrarını çoğaltacaksınız.

İşte o zaman, bu kitap amacına ulaşmış olacak.

Çünkü bu kitabın amacı, size acıyı hissettirmek değil; acının farkına varmanızı sağlamaktı. Size mutluluğu tattırmak değil; mutluluğun değerini bilmenizi sağlamaktı. Size hayatı öğretmek değil; hayatı sorgulamanızı sağlamaktı.

Ve bunu, tekrar ederek yaptı.Şimdi, gidebilirsiniz. Ama unutmayın:

“Gölge, her zaman ışığın ardında var olur. Ve her gölge yırtığından, bir altın ışık sızar.


Lebid-i Halet



Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page