top of page
Yığılmış Taş Oluşumu

MÜRDELER PANAYIRI - I

  • Yazarın fotoğrafı: Erdal  Balcı
    Erdal Balcı
  • 30 Mar
  • 17 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 30 Nis

Bu kitap, bir gece yarısı başladı.

Saatin akrebiyle yelkovanının birbirine âşık olup donduğu o anlardan birinde.

Ya da belki, bir çocuğun avucundaki bilyeyi yutup saatlere dönüştüğü o masum ve ürkütücü anda. Nerede başladığı pek önemli değil; önemli olan, nereye sürüklediği.

İçinizdeki şiir, bu satırlarda karşılık bulacak.

Karşılık derken, birebir aynısını değil; belki yıllardır dilinizin ucunda bekleyen ama ifade edemediğiniz o hissi, o kıvılcımı.

Betonun çatlağından sızan bir papatya gibi, zihninizin kıyı köşelerinde yeşeren düşlerin sesi olacak belki de.

Bu şiirler, bir manifesto değil; daha çok bir itiraf, bir haykırış, bir susuş.

Bu şiirler, bir manifesto değil; daha çok bir itiraf, bir haykırış, bir susuş.

Mürdeler panayırında kaybolmuş ruhların, gölgesiz aynalarda kendini arayan

yabancıların, bilye yutan saatlerin içinde sıkışıp kalmış anların hikâyesi.

Kimi zaman bir kadının gözlerinde eriyen saatler, kimi zaman Vera’nın bakışında tersine akan bir balık, kimi zaman da 4:17’de kırılan bir zaman diliminin içinden yükselen sessizliğin siyah balı.

Kelimelerle dans etmeyi seviyorum.

Onları alışılmış yerlerinden çıkarıp, hiç olmadıkları yerlere koymayı.

Çünkü biliyorum ki, anlam bazen en beklenmedik yerde, en beklenmedik imgelerin kucağında doğar. Bir zürafanın göğüs kafesinde keman çalması, bir filin çamaşır makinesinde yıkanması ya da bir devin avucunda yitik bir masal kahramanına

dönüşmek...

Bunların hepsi, aslında ruhumuzun en derin katmanlarında yaşayan gerçekliklerin ta kendisi.

Bu kitap, bir yolculuk.

Yukarı doğru düştüğünüz, tersine akan nehirlerde yüzdüğünüz, aynalarda kendinizden başka herkesin yüzüyle karşılaştığınız bir yolculuk.

Bazen bir çocukluk yarasına dönüşecek dizeler, bazen de kaybettiğiniz bir sevgilinin gözlerinde eriyen zamana.

Önemli olan, bu yolculukta kendi pusulanızı bulmanız.

Kendi yorumlarınızla, kendi duygularınızla tamamlamanız bu şiirleri.

Eğer bazen anlamın kaybolduğunu hissederseniz, bilin ki o an belki de anlamın ta kendisine dokunuyorsunuzdur.

Çünkü hayat da tıpkı bu şiirler gibi, bazen en karanlık anında en büyük aydınlığı saklar içinde. Gecenin en siyah

yerinde başlayan sızı, aslında bir şafağın habercisidir.

Zaman, bir illüzyonun, bir yansımanın içinde kaybolmuşken, bu şiirler de birer gölge gibi var olmaya başlar. İçinde yaşadığımız dünyayı

anlamlandırmaya çalışırken, kelimelerin ve imgelerin gücüne sığınan bu eser, bize bilinçaltının derinliklerinden ve hayal dünyasının sınırlarından bir yolculuk sunuyor. Sürrealist bir bakış açısıyla yazılmış bu şiirlerde, gerçek ile hayalin, bilinç ile bilincin ötesinin sınırları bulanıklaşır.

İnsan ruhunun karanlık köşelerinden, bilinçaltımızın derinliklerinden çıkarak, modern

zamanın her türlü yıkımına karşı direnen bir ışık arayışını izleriz.

Her dizede zamanın akışını durdurmaya çalışırken, varoluşun ve yokluğun birbirine dolanan halleriyle yüzleşiriz. Burada, her şeyin bir anlamı vardır, ama bu anlam belki de en çok kaybolan şeydir.

Şiirlerimde, dünya yalnızca görünenden ibaret değildir; her şeyin başka bir gerçekliği vardır. Bu eser, o başka gerçekliğe bakmaya cesaret edenlerin kitabıdır.

Her kelime, bir zamanın kaybolmuş sesini, her imgeler dizisi, bir gölgenin ardındaki sırrı arar. İnsanlık, asla tek bir yönüyle tanımlanamaz. İnsanın varlık hali, hem içsel bir devrim hem de dışsal bir savaşın izlerini taşır.

Bu kitabı okurken, şiirlerin her birini ayrı bir yolculuk olarak kabul edin. Zamanın bilye gibi yutulduğu, düşüncelerin birer kırık aynada yansıdığı, kalbinizi her okuduğunuz dizede başka bir dünyaya taşır. Kendi iç yolculuğunuzun izlerini bulacağınız gibi, bazen kaybolduğunuzu hissedebilirsiniz. Ama unutmayın, her kayboluş, bir buluşun habercisidir.

Bu şiirlerle, dünyaya bakış açınızın değişebileceği bir pencereden dışarıya bakmanızı diliyorum. Öylesine gerçekçi olmayan bir dünyada, belki de yalnızca sürrealizm, bize insanın asıl hakikatini gösterebilir.

İçinden geçtiğimiz zaman diliminin taşlarını yerinden oynatan bir düşünsel yolculuğa çıkarken, umarım bu eser sizin de ruhunuza dokunur, yansımanızı bulmanıza yardımcı olur.

Evet, bu kitap belki de bir kayboluş, bir arayış, bir hüzün. Ama en önemlisi, varoluşun tüm boşluklarında yankı bulan bir “ben”liğin çığlığıdır.

Bu kitap, bir yol haritası sunmaz.

Çünkü kaybolmayı göze alanlar içindir. İçindeki şiirler, alışılmış duygu sıralanışlarına meydan okur. Bir sayfada bilye yutan saatlerin çocuksu hüznü, diğer sayfada zamana atılan kanlı bir imza.

Birinde Vera'nın gözlerinde eriyen zaman, ötekinde çamaşır makinesinde yıkanan bir fil. Aşk, acı, öfke, umut, karanlık ve ışık iç içe geçer.

Bölmedim.

Çünkü hayat da bölünmez.

Duygular sırayla gelmez.

Acı bitmeden umut yeşerebilir, aşkın tam ortasında bir çocukluk yarası

kanayabilir. Bu kitap da öyle işte.

Bu şiirler, okurunu pasif bir alıcı değil, aktif bir yol arkadaşı olmaya davet eder.

Anlamı dayatmaz, hissettirir. Her imge, her dize, sizin duygu dünyanızda yeniden şekillenmeyi bekler.

Kendi pusulanızı yanınıza alın. Kaybolmaktan korkmayın.

Çünkü bazen en derin anlam, en beklenmedik köşede, en karanlık imgenin kucağında doğar. Gecenin en siyah yerinde başlayan sızı, yeni bir şafağın habercisidir.

İyi yolculuklar.


KENDİME MANİFESTO : MÜRDELER PANAYIRI VE GÖLGESİZ AYNALAR


Saat, gece yarısını kemiren kapkara bir akrep,

İnsanlık, çöküşün pıhtılaşmış çizgisinde bir sarkaç.

Uyku; ağzı mühürlü bir kuyu,

Uyanmak; o kuyunun içinde kendi cesedini bulmak...

Dünyanın kalbi, göğüs kafesinde paslı bir çark,

Ritminde hainliğin kusmuğu, nefesinde zalimliğin zehri .

Sözler; murdar bir rüzgârla savrulan mürteci kuşlar,

Taş yüreklerin mitolojisinde kanat çırpan kör baykuşlar.

Hafıza, sebatsızlığın asidinde eriyen bir balmumu heykel;

Sapkınlık, kendi karanlığını neon ışıklı bir özgürlük diye satıyor,

Ruhlar, pazarda tezgâha düşmüş kırık aynalar...

Bak! Teknolojik bir tabut bu, pırıltısı göz alan,

İçinde yaşadığımız, kadifeyle kaplı bir hiçlik.

Bedenler dik yürüyor sanma, hepsi birer gölge oyunu,

Meğer önce ruh sönermiş, beden sadece bir yankıymış,

İnsan ; Kendi cenazesini taşıyan yorgun ve ipsiz bir hamal...

Güç; merhametin boğazına dolanan ipek bir kement,

Merhamet ise gökyüzüne kaçmış, bulutların ardında bir mülteci.

Kaf Dağının yüreğinde , son közü arıyorum;

İnsanın içindeki o yetim, o çıplak alevi...

Bir çağ ki; sadakat eski bir sandıkta unutulmuş güve yeniği,

Tutarlılık, delilerin giydiği dar bir gömlek artık.

Kökü havada asılı ağaçlar ormanındayız,

Sözü olmayan insanlar, rüzgârda uçuşan filler sanki ...

Ahlaksızlık, vitrinlerde üzerinde elbise olmayan maskesiz manken.

Özgürlük, kendi celladına aşık bir yozlaşma dansı.

Karanlığa teslim olmayacak bu kalem!

Zulmün mührü çağın alnında kızgın bir demir olsa da,

İhanet, kapı eşiklerinde aç bir köpek gibi hırlasa da,

Ben, parçalanmış irademi yıldızlardan toplayacağım.

Gülüşler; boyası dökülmüş sahte maskeler,

Acılar; bir tiyatro dekorunda unutulmuş tozlu pelerinler.

Aynada gördüğün o derin yarık, çağın değil, senin yüzündür.

Ruhlar satılık, vicdanlar rehin, bedenler birer kiralık oda...

Ama sonunda o tek soru, bir bıçak gibi asılı durur boşlukta:


Bu çağ mı bir bataklıkta, yoksa biz mi kendi içimizde boğulmayı seçtik?


Bilye Yutan Saatler


Kaldırımlar binlerce dilsiz ağız gibi açılmış,

Ayakkabılarımın içine eski bir şehri kusuyor.

Herkesin yüzü birer boş ayna,

Kendi yansımamı ararken, ceketimin cebinden

Gökyüzüne tırmanan tozlu bir merdiven çıkıyor.

Saat kulesinden yelkovan değil, kırık uçurtmalar düşüyor.

Zaman, annemin tülbentinden süzülen bir süte dönüştü.

Kalabalığın ortasında, bir dondurma külahının içinde

Eski alfabemi yakan o masum çocukla karşılaştım;

Gözlerinde sönmüş yıldızlar, ellerinde reçel kokulu yalnızlık.

Işıklar dikey akıyor, insanlar yatay susuyor,

Ben ise dizlerimdeki kabuk tutmuş o eski yaranın

Dünyanın en büyük haritası olduğuna inanıyorum.

Saatler, kaybolmuş bir çocuğun oyunlarına dönüştü,

Her tik, bir bilye gibi yutuluyor, yavaşça, sessizce.

Zamanın altın çarkları paslanmış,

Gözlerimden sızan her an, bir anı sarmalıyor,

Bir gövdeyi, bir sözcüğü, bir yansımayı…

Oysa ne zaman var, ne de zamanın yolu…

Bir kuytuda, saatler arası kaybolmuş bir köprü,

Yanı başımda titriyor, fakat adını unuturken,

Kollarımda eski gölgelerin yanıkları...

Bilyeler gibi yuvarlanarak yudumluyor,

Her saniye, bir kayıp daha…

Bütün zaman, ellerimden geçen bir kum saati gibi.

Ve zaman, bir labirentin içinde kaybolmuş bir ses,

İçindeki her kelime birer yankı;

Sonsuza dek yankılanan, ama bir türlü dokunulamayan.

Bir çocuk rüyasında, en son ne zaman gülümsediğini soruyor,

Ama yanıt, kaybolmuş bir zaman diliminde hapsolmuş.

Saatler kayboluyor, hiçbir zaman bir araya gelmeden,

Biri öne çıkıyor, diğeri geriye,

Sonsuz bir döngüde, en çok kaybolan, zamanın kendisi oluyor…

Bir bilye,bir daha zamanı yutuyor…


Vera’nın Gözlerinde

Tersine Akıp Giden Bir Balık


Vera’nın bakışı

Bir saatin dişlilerini yutan sıcak süt gibi

Göz kapaklarının arkasında tren rayları eriyor

Raylar değil, aslında damarlarımın içindeki eski mektupla.

Vedanın acısı...

Cebimde taşıdığım paslı bir anahtar değil

Anahtar değil, bir çocuğun attığı taş.

Taşın içinden fışkıran mavi bir kan.

Sevda?

Omuzlarımda kristalden değil, tuzdan bir tabut,

İçinde henüz doğmamış bir gök gürültüsü uyuyor.

Gürültü değil, aslında senin adını söyleyen sessiz bir ağız.

Bakınca Vera’nın gözlerine!

Güneş bir eldiven giyiyor;

Ama eldiven değil, derisi soyulmuş bir gökyüzü,

Gökyüzü değil, damağımda eriyen metalik bir çikolata.

Senden önce ölürsem

Gözlerini birer kapı tokmağı gibi toprağa çak.

Toprak değil, ters dönmüş bir nehir.

Nehir değil, beynimin içinde açan mor bir saatçi dükkânı

Huzur?

Bir yangının serin sığınağı değil!

Sığınak değil, bir aynanın içinde boğulan kendi yansımam

Yansıma değil, kirpiklerinden sızan dumanlı bir çocukluk...

Ve an

Sonsuz değil

Sonsuzluk değil

Sonsuzluk bir kadının bakışında

Eriyip giden bir balığın son nefesi

Bak bana

Bakışın damarlarımda ters akan bir nehir olsun

Nehir olsun

Nehir değil

Sadece Vera.


Dikey Boşlukta Bir Anka Kuşu


Kaf dağına baktım, yerin atında, yüreğinde ben,

Bir Zümrütü Anka uçuyor .

Ayağına dolanmış iki başlı bir yılan, yatay değil dikey düşüyor.

Zamanın paslı çivileri sökülüyor göğün tavanından,

Kaf Dağı, bir devin avucunda unutulmuş kristal bir ağrı.

Bakıyorum; Ama gözlerim iki yabancı topaç gibi yuvarlanıyor ayak

uçlarımda, Yerin yedi kat altında, köklerin birbirine küfrettiği o karanlıkta

Bir Zümrütü Anka, kendi küllerinden değil, benim suskunluğundan doğuyor.

Yürekte bir sarsıntı, fay hatları mısralardan geçiyor.

Kanatları mürekkep lekeli, uçmuyor aslında;

Gökyüzünü bir çarşaf gibi yırtarak dikey bir uçuruma akıyor.

Ayağına dolanmış iki başlı bir yılan,

Başının biri dünle besleniyor, diğeri yarını kusuyor.

Bir sarmal bu, hiyerogliflerin içinde kaybolan dilsiz bir çığlık,

Yataylığı reddeden bir intihar,

Sonsuzluğun dikine çakılan bir mızrak ucu.

Bulutlar betonlaşıyor, yağmur yukarı doğru yağıyor bugün.

Anka’nın tüyleri döküldükçe, yerin altında yeni şehirler kuruluyor,

Sokakları şiirle döşeli, lambaları gözyaşıyla yanan şehirler.

Yılanın pulları arasında bir takvim yaprağı titriyor;

Zaman dikey düştükçe, mesafe anlamını yitiriyor.

Ne Kaf Dağı orada artık, ne de o efsanevi kuş...

Sadece bir boşluk var, yerin kalbinde hızla genişleyen,

e o boşluğun içinde, iki başlı bir yılanın düğümünde,

Kendi zirvesine doğru düşen bir “ben” kalıyor geriye.


Kırık Ayna Kadınları


Bir kadın yürüyor, ayakları cam kırıklarından yapılmış

Her adımda gökyüzü kanıyor , ama kanı yukarı akıyor,

Bulutlara doğru...

Orada asılı kalan çığlıkları topluyor,

Kırmızı bir çamaşır ipine mandallıyor

Rüzgârın dili yok , ama tellere vurdukça “sus” kelimesini morartıyor .

Bir adam var, elinde saat yerine kırık bir çekiç.

Saatin tik-tak’ını değil ,

Kaburgaların kırılışını sayıyor

Her on kırıkta bir , yeni bir “aşk” kelimesi doğuyor.

Ve o kelime, hemen boğazına takılıp,

Geğiriyor .

Kadınlar, toplu iğne kutusunun içinden çıkıyor.

Hepsi aynı anda aynı iğneyi kalbine saplıyor.

Ama kan yerine, siyah tüyler sızıyor.

Tüyler uçuyor ve gökyüzünde ,

Dev bir tüyden yorgan oluyor.

Üzerine bütün dünya yatıyor.

Ve horluyor.

Bir tanesi uyanmıyor.

O kadın,

Hâlâ iğnenin ucunda asılı,

Ayakları sallanıyor.

Saçları dünya’nın saati.

Ve her salınışta

Bir saat, geri gidiyor

Zaman onu korumak için kendini geri sarıyor.

Ama şiddet zamanı sevmiyor.

Saatin camını kırıp içindeki dişlileri yutuyor.

Sonra kusuyor.

Ve kusmuktan yeni bir erkek doğuyor.

Elinde zaten kanlı bir bebek bezi “özgürlük” diye bağırıyor .

Ve bebek bezi, ağzına doluyor.

Kadınlar bakıyor hepsi aynı anda,

Aynı gözle.

O göz bir tek aynaya sığmıyor.

Çünkü ayna çoktan kırılmış.

Ve her parçası, başka bir kadının yüzüne saplanmış .

Şimdi gece, gökten iğne yağıyor.

Her iğne bir çığlık taşıyor.

Ve çığlıklar yere düşerken “özür dilerim” diye ıslık çalıyor.

Ama kimse duymuyor.

Çünkü kulaklar Çoktan kesilip

Duvarlara çerçevelenmiş .

Ve çerçevelerin camında

Sadece bir tek cümle yankılanıyor “bunu sen istedin”.

Ve cümle

Kendi boğazını kesip

Sessizliğe kanıyor.


Kurmalı Devlerin Uykusu


Zamanın kalbi, göğsümün içinde paslı bir sarkaç,

Her tıkırtı bir camdan yapılmış kelebek ölüsü.

Gece, odanın köşesinden simsiyah bir mürekkep gibi sızıyor,

Yatağımın altındaki karanlık, yedi başlı bir ejderha doğuruyor sessizce.

Kaf Dağı’ndan düşen bir mehtap, masanın üstünde parçalandı,

Külkedisi’nin arabası şimdi bir kibrit kutusunda mahpus.

Tık... Tık... Tık...

Devler uyanıyor duvardaki saatde,

Karanlık, annemin anlattığı masalların sonunu kemiriyor bir fare gibi.

Ayak uçlarımda ormanlar büyüyor, gölgeler konuşmaya başlıyor,

Ben ise bir devin avucunda, yitik bir masal kahramanı...

Saatlerin dişlileri arasında ezilen bir ay ışığıyım,

Geceyi ilikliyorum, çocukluğumun o korkulu ama masalsı yırtıklarına.


Beton Arasındaki Misket


Tebeşirle çizilmiş bir gökyüzünde sektirirken kalbimi,

Plazaların gölgesinde unuttum kimliksiz gölgemi.

Bir tren camından akıp giden nehirler gibi geçti yıllar,

Ama bak, çatlak betonun bağrından bir papatya ordusu kalkar.

Betonun çatlaklarında kırık düşler yeşerirken,

Her adımda kaybolan zaman, bir başka yürek kesilir.

İnsanlar, gövdelerinde yankı bulan yalnızlıkla yürür,

Ama bak, o papatya, hâlâ gülümsüyor, direnen her anı unutulmuş.


Zamanın Eriyen Gözü


Güneşin kabuğunu soyuyorum paslı bir bıçakla,

İçinden çıkan çekirdek, dünün dilsiz aynası.

Bir rakamı, gökyüzüne asılı bir darağacı gibi,

Kendi gölgesini yiyen bir atın son nalları.

Henüz söylenmemiş sözlerin, dilsiz aynalarda açtığı yara.

Bulutların cebinden dökülen gümüş saatler,

Eriyor asfaltın üzerinde sessiz bir çığlık gibi.

Zaman, bir balığın ağzındaki oltalara takılan,

Pul pul dökülen, hiç var olmamış bir hikâyedir.

Kuşların kanatlarında taşınan o ilk saniye,

Bir mermerin kalbinde atan ürkek nabızdır.

Burada durmak, rüzgârın saçlarını taramak demektir,

Yalnızlığın, bir fincan kahveye sığan o sonsuz denizinde.

Şimdi bir, sadece bir dikiş izidir evrenin teninde,

Kapanmayan bir yara, susmayan bir çan kulesi.

Eriyen göz bebeklerimden dumanlar yükseliyor,

İçimde bir saat kulesi, her tik takta kendini inkâr ediyor.


Yabancı Bahçeler


Kaldırımlar yabancı ayak sesleriyle aşınıyor,

Omuzlarımda binlerce yüzün isimsiz ağırlığı..

Kimse görmüyor içimdeki o daralan odayı,

Herkes bir yerlere koşuşturup duruyor ,

Bense hep geride kalıyorum...

Birden bir çocuk gülüşü; bende gülüyorum..

Sokak lambasının altındaki o eski salıncak,

Şimdi bu beton ormanında dizlerimde kabuk bağlayan,

O tozlu, o masum yaralarımı özlüyorum.

Bir rüzgar eski sokaklardan geçiyor,

Yüce binalar hıçkırık gibi sükûnette.

Gözlerim kaybolmuş, bir başka çağın peşinde,

Her adımda bir yitik çocuk, bir kırık heves…


Bir Kadının Gözlerinde

Eriyen Saatler


Kökleri gökyüzünde, dalları yerin yedi kat altında bir çınar,

Gözbebeklerinden sızan dumanlı bir tren,

Mavi bir mürekkep balığı gibi boğuyor geceyi.

Şimdi cebimde paslanmış, devasa bir anahtar.

Gözlerinde vedanın parçalanmış cam kırıkları;

Sıcak bir kar tanesi gibi düşüyor kirpiklerinden,

Zamanın çarklarını tersine çeviren bir rüzgâr bu.

Omuzlarımda kristalden bir tabut,

İçinde henüz doğmamış anıların uğultusu.

Güneş, buzdan bir eldivenle dokunur kalbe.

Kanatları camdan bir kuş yuva yapar sessizliğe.

Sevgi; derisi yüzülmüş bir gökyüzü kadar çıplak,

Acı; damağımda eriyen metalik bir çikolata.

Gözlerini birer mühür gibi bas toprağıma.

Bakışların, damarlarımda akan tersyüz edilmiş bir nehir olsun.

Beynimin içinde açan o mor zambaklara,

Bir kadının gözleriyle, bir heykelin son nefesiyle bak!


Sadece Ben


Ben, hasta eden ben,

Camdan bir böcekle ısıran ben,

Ama şifa bir tavuk tüyü gibi boğazıma takılı kalan ben.

Ruhumun bodrumuna iniyorum,

Merdivenler yılan sütünden yapılmış,

Her basamakta bir önceki ben çürümüş yatıyor.

O saklanan ben’i buldum:

Ayna kırıklarında çoğalmış bir gölge,

Elinde kendi dilini tutuyor, “sus” diyor, “sus ki ben olayım”.

Etten bağlanmış, demirden bir bohça duruyor,

Örümcek ağlarında,

Ve içinde,

Bir valiz dolusu yanmış mektup

Rüzgârda kâğıt kelebeklere dönüştü,

Her biri başka birinin ölümü kokuyordu.

Gelecek diye bir şey yok artık,

Sadece yarınların fosforlu kemikleri

Karanlıkta birbirine sürtünüp kıvılcım çıkarıyor.

Bir Allah var bende, bir de ben,

Bir de ben olmaya çalışan ama sürekli yanlış kostüm giyen ben.

Dünyanın merkezi benim,

Ama merkez delik, İçine her şey düşüyor:

Saatler, anahtarlar, annemin unuttuğu ninniler,

Hepsi aynı çığlıkta eriyor.

Kimin ekmeği, kimin şarabı,

Kimin ağzından çıkan kelime

Artık umrumda değil

Hepsi birer bulut,

Hepsi aynı gökyüzünün sahte dişleri.

Dün, geceyi güneşe astım ve Kahyayı kovdum.

İçimdeki öteki beni, yerlere vurdum,

Ayaklarımın altında cam gibi çatırdadı.

Şimdi vicdanım bir kâse yoğurt,

Üzerinde nane yerine unutulmuş yıldızlar yüzüyor.

Bundan sonra:

Bir ben, Bir de keyfim

Keyfim ise aynasız bir odada

Kendi gölgesine tango öğretiyor geleceğe.

Yastık zaten benim kafamın içi,

Düşerken bile düşüyorsun

Düşerken bile üşüyorum

Ve uyanmıyorsun.

Çünkü uyanmak da bir yalandı.

imdi sadece

Eriyen ben

Ve erimeye izin veren ben Var.


İkiye Bölünen Gece


İki balık, bir bulutun karnında vals yapıyor,

Suya hasret, havaya yabancı, kendi içine gömülü.

Biri dünü kusuyor, diğeri yarını yutuyor iştahla,

Arada kalan şimdiki zaman, kırık bir kristal gülü.

kiye bölünmüş bir elmanın çekirdeğinde fırtına,

Yarısı kış uykusunda, yarısı yangın yeri.

Simetrisi bozulmuş bir rüyanın, uyanıklığa kurduğu tuzak,

Geriye dönen yolların, kendi izini sildiği o geri.

Aynada gördüğün yüz, senden başka herkesin yüzü,

ağ elin sol eline yabancı, parmakların duman.

İki rakamı, bir makasın iki ağzı gibi kesiyor göğü,

Ortadan ikiye ayrılıyor, durmadan kanayan o zaman.

Gece, siyah bir süt gibi sağılıyor yıldızlardan,

Yarısı beyaz bir kâbus, yarısı kara bir umut.

İki dudak arasında asılı kalan o son kelime,

Bir yanıyla toprak, bir yanıyla uçsuz bucaksız bir bulut.


Üç Başlı Sükût


Üç keman yayı, denizin nabzını ölçüyor derinlerde,

Notalar, suyun altında yanan kibrit çöpleri gibi.

Üçüncü göz, alında değil, avuç içindeki terde açıyor,

Kendi kokusunu arayan, dilsiz bir çiçek gibi.

Üçgen bir odanın köşesinde bekleyen gölgeler,

Kendi aralarında konuşuyor, dilleri ağır mermer.

Sayılar duman olup uçarken penceremden dışarı,

Gelen her ses, giden her nefesi birer birer bekler.

Gökkuşağının altında saklanan üç damla kan,

Yeryüzüne yazılmış, en eski ve en kanlı vasiyet.

Sükût, üç başlı bir canavar gibi çöker masaya,

Biri susar, biri ağlar, diğeri sadece izler.

Kendi sesini kovalayan bir yankının, duvara çarpışı,

Üç vakte kadar değil, üç sonsuzluğa kadar gizler.


Dokuzuncu Mevsimin İntiharı


“Aşk, her zaman başka bir şeydir; bir vazonun içinde unutulan fırtına gibi.

Dokuz rakamı, kuyruğunu yiyen bir yılanın son nefesi,

Çember daralıyor, merkezdeki boşluk genişliyor durmadan.

Dokuz dilde susan bir heykelin, ağlayan mermer gözleri,

Kurşundan bir yağmur yağıyor, hiç ıslanmıyor o zaman.

Son durağa varmadan dökülen tüm o sarı yapraklar,

Aslında birer mektup, hiç yazılmamış olan sevgililere.

Dokuzuncu mevsim, takvimlerin dışına taşan bir cinnet,

Bir gemi kalkıyor limandan, ama sular çekilmiş geriye.

Kuşlar dokuz kanatlı, uçmak değil niyetleri,

Yerin altına süzülüyorlar, toprağın mavisine doğru.

Her rakam bir kilit, her kilit bir anahtarın içinde mahpus,

Çözülemeyen o tek, o büyük ve karanlık soru.

Dokuz canı olan bir kedinin, onuncu ölümündeyim şimdi,

Ruhumun balkonundan sarkan, kirli beyaz bir çarşaf.

Dünya bir nokta, nokta bir leke, leke ise ben aslında,

Sonsuzluk, dokuzun kıvrımında saklanan o büyük itiraf.


Kırlangıç Yuvası


Bir kırlangıç erken gelip burnuma yuva yaptı.

Gagasında kendi ayaklarını yiyen bir masa vardı.

Ben kulaklarım ile gördüm.

Gökyüzü cebime sığındı,

İçinde ters dönmüş bir ayakkabı şarkı söylüyordu.

Çoraplarım rüyamda beni terk etti,

Ayak parmaklarım şimdi valiz taşıyor.

Saatler eriyip burnumun ucundan damladı,

Her damla bir martı oldu,

Martılar geri dönüp saatleri gagalıyordu.

Masanın ayakları kendi etini yedikten sonra Masa kanatlandı,

Ama kanatları yoktu, sadece özlem vardı.

Kırlangıç burnumda ıslık çalarken Kulaklarım gözlerini kapattı,

Gördükleri karanlıkta bir piyano yüzüyordu,

Tuşları dişlerimden yapılmıştı.

Ben hâlâ kulaklarımla bakıyorum:

Bir bulutun içinde kendi yüzüm uyuyor,

Yastığı kanat, rüyası çimento.

Ve masa, hâlâ gagasında eksik bir ayakla,

Burnumun bahçesinde

Sonsuz bir akşam yemeği hazırlıyor.


Gülmedim ki


Bir kadın indi tavandan,

Ayakları camdan yapılmış terliklerdi,

Her adımda kırıldı ama ses çıkarmadı.

Tanıdıkça eridi içimde,

Sevmek bir kaşık suda eriyen tuz gibiydi,

Tatlı mı acı mı, anlayamadım.

Sesi bir radyonun içinden sızan yağmur gibi ıslaktı.

“şiir yazarım, ama kelimelerim hep eksik ayakkabı.” dedim.

“Bana da bir şiir yaz,”

“Gülmeyi anlat…” dedi,

Gözleri iki tane unutulmuş lamba düğmesi.

Gözlerimle güldüm önce,

Ama gülüşüm ağzımdan çıkmadı,

Boğazımda bir kuş kanat çırptı, Sonra sustu.

“Gülmedim ki,” dedim.

O an masa üstünde bir saat doğdu,

Tik tak yerine kan damlıyordu.

Sustuk. Sonra kalktı,

Yürürken arkasında bıraktığı gölge

Biraz önce sevdiğim kadının siluetiydi,

Ama gölge ondan hızlı yürüdü,

Kapıdan önce çıktı. Geri gelmedi.

Belki gelseydi

Ama gülüşümüz tavana çarpıp Yıldız şeklinde dağılacaktı,

Ve sabahları yastıklarımızda Küçük cam kırıkları bulunacaktı.

Gülmedim ki.

Gülüş zaten benden önce kaçmıştı.


Saatlerin Kanadığı Boşluk


Mutfak masasında oturan gölgem,

Kendi bileklerini kurmalı bir anahtarla çözüyor.

Sabır; tavan arasından sarkan dev bir gözbebeği,

Göz kırpmayı unutmuş, kirpikleri demirden.

Ben, gelmeyecek olanın ayak izlerini Tuzla yıkıyorum her gece.

Zaman, ağzımda eriyen bir cam parçası,

Yutkunuyorum, boğazımda saat kuleleri devriliyor.

Kilitleri olmayan kapılar, duvarlara çizilmiş tebeşir sesleri;

Kalbim, içeride hiç olmayan birinin

Terlik seslerini besteliyor tozlu boşlukta.

Biliyorum, bu bekleyiş bir duvar değil,

İçimde tersine büyüyen bir dikenli bir sarmaşık.

Gülümsemem, yüzüme iğnelenmiş bir kelebek ölüsü,

Kanatları titredikçe içimdeki gölge,

Güneşi Yutan, dili yetmiş metre bir kurbağaya dönüşüyor.

Vazgeçmek mi?

O,kuyuya atılan içinde nefesim olan çivili bir balon,

Mürekkebi kurumadan silinen bir kimlik.

İnsan, imkansızın rahminde beslediği o “belki”yi Kendi kaburgasından bir kafese hapseder.

Ve sonunda anlarım ki;

Asıl uçurum, akreple yelkovanın arasında değil,

Aynada bekleyen o yabancının,

Kendi suretine kavuşmak için geçtiği yüzyıllardadır.


04:17 – Zamanın Kırıldığı Yer


Vakit tam dört on yediydi,

Saatin akrebi yelkovana âşık olmuş,

Öpüşürken donup kalmışlardı camın içinde.

Kıyamet bir gece uykusuna misafir geldi, Kapıyı çalmadan girdi,

Yorganı çekip aldı üstümüzden,

Yer sarsıldı diye değil,

Yer kendi göğsünü yumrukluyordu utançtan.

Gök çöktü,

Ama yavaş,

Pamuk gibi dağılan bir bulut gibi,

Parçaları beton kucağına düştü,

On bir şehir birden sustu,

Sustuğu için değil,

Konuşacak dil kalmadığı için.

Yüz saniye bir ömre bedel değil,

Yüz saniye bir ömrün içinden geçen sonsuz bir tren,

İçinde kimse yok,

Sadece camlara yapışmış çığlıklar.

Kırk beş saniye geçti,

Geçmiş silindi,

Ama silgi o kadar sert bastı ki,

Kâğıt yırtıldı,

Yırtıktan soğuk bir rüzgâr esti,

Ölümün nefesiydi.

Bir baba gördüm,

Beton yığınının başında durmuş,

Avuçlarında dünyanın en ağır yükü yoktu aslında,

Avuçları boştu,

Ama boşluğu taşıyordu,

O boşluktan daha ağır bir şey yoktu uzayda.

Enkazın arasında bir saat doğdu,

04:17’de doğdu,

Doğar doğmaz küstü kendine,

Akrep yelkovana “sen gittin ben kaldım” dedi,

Yelkovan cevap vermedi, Çünkü zaten gitmişti.

Yollar yarılmıştı,

Toprak acıyı kaldıramamış, Kendi karnını deşmişti,

İçinden eski fotoğraflar fışkırıyordu,

Gülüşler, düğünler, kahkahalar,

Hepsi toz olup havaya karışıyordu.

Binalar kâğıt gibi katlanmış,

Sokaklara serpilmişti,

Neşeyle girilen kapılar

Şimdi sessiz sedasız mezar taşı olmuştu.

En büyük ölüm o gece şuydu:

“Sesimi duyan var mı?” diye bağırmak,

Ve cevabın boşluktan gelmesi,

Boşluğun da “yok” dememesi,

Sadece susması.

Ve sabaha çıkmayacağını bilerek

Soğukta uyumak,

Ama uykunun bile donduğu bir soğukta,

Rüyalar bile enkaz altında kalmıştı.

4:17’de zaman kırıldı, Kırılan yerden akan

Ne kan ne gözyaşıydı,

Sadece sessizliğin siyah balıydı,

Ve o bal her şeyi kapladı, Sonsuza kadar.

Bir daha gülmedim ki.

Gülüş zaten o saatte enkazın altına gömülmüştü.


Aşkın İlk Çarpışı


Göğsümün tam ortasında Bir sokak lambası yandı,

Ama ampulü yoktu.

Sadece çıplak, titrek bir tel Ve üstünde senin adın.

Kirpiklerimden aşağı

Balıklar akmaya başladı.

Tuzlu, pullu, gözlerime sığmayan

Hepsi aynı anda “kaç” diyordu aynı ağızdan.

Sokak, saat tepedeyken durdu

Ama sadece benim için.

Geride kalan dünya

Tersine akan bir nehir gibi

Ayaklarımın altından çekildi.

Ve ben, hafifçe yukarı doğru düştüm.

Sen geçtiğinde

Gölgem,beni tanımadan, senin ayaklarına sarıldı,

Sonsuza kadar...

Aslında gölgemde yoktu -

Güneşi asılı buldum kalbimde.

O an, Sağ elimin içindeki hayat çizgisi

Kendi kendine bir kapı açtı.

İçinden çocukken giydiğim mavi motorlu ayakkabılar çıktı.

Hâlâ yürüyorlardı ama yerçekimsiz

Ve topukları camdan yapılmaydı.

Bir martı Kalbime kondu

Sonra anladı ki burası deniz değil. Kan değil.

Sadece senin kokunun toplandığı boş bir vazo.

Ve o vazoda, ben hâlâ ilk bakışın içindeyim,

Dışarı çıkamıyorum çünkü kapı yok.

Çünkü vazo yok.

Çünkü sen artık bakışın ta kendisi oldun.

Ve ben hâlâ düşüyorum yukarı doğru.

Sonsuz bir ilk anda.


Aşk Dedikleri


Göz bebeklerinde bir katar treni kalkıyor,

Raylar etimden geçiyor, ucu bucağı olmayan bir rüyaya.

Henüz tanışmadığımız bir dilde,

Göğüs kafesimde üç adet zürafa keman çalmaya başlıyor.

Sen baktın; Gökyüzü cebimden yere dökülen bozuk paralar gibi dağıldı.

Zaman, eriyen bir mumdan sızan sütle karıştı,

Saatimdeki akreple yelkovan birbirine aşık olup intihar etti.

Yüzün, bir aynanın içinden geçen bulut sürüsü,

Ellerin, hiç yazılmamış mektupların mürekkep kokusu.

Yerçekimi istifa etti o saniye;

Ayakkabılarım ağırlaştı ama ruhum tavan döşemesine asılı kaldı.

Bakışın bir kibrit çaktı karanlık sulara,

Balıklar gökyüzüne fırladı, kuşlar daldı derinlere.

İlk bakış; Kendi ismimi bir martının gagasında unutma telaşıydı.


Bakışın Gömütlüğü


Seni gördüm; ağzımda eski bir deniz kabuğu çatladı,

Gövdemde kenti terk eden kuşların ıslığı.

Bir bakış ki; mor bir sarsıntıyla bölünürken ekmek,

Gözlerinin içindeki o karanlık çarşıda kayboldu alfabe.

Üç vakte kadar değil, hiç vakte kadar asılı kaldım,

Gülün yüzündeki o hüzünlü geometride.

Senin kirpiklerin; ipekten bir giyotin,

Benim boynum; hiç söylenmemiş o rüküş kelime.

Güneş, avucunda unuttuğun bir portakal kabuğu şimdi,

Zaman; cebinde delik bir hatıra, paslı ve dilsiz.

Baktın; yerin yedi kat altındaki o mavi duman,

Gökyüzünü bir düğme gibi iliştirdi yalnızlığıma.

Sesin, saçlarımda dolaşan o huysuz karınca sürüsü,

Yüzün; bir aynanın kendi kendini unutma biçimi.

Öyle bir bakış ki bu;

Anlamın bittiği yerde, bir virgül gibi büküldü gövdem.


Aynanın Dışbükey Ağrısı


Siyah tüylerden bir yorganın altında,

Dünya kendi horultusuna gömülürken;

Kırık bir ayna parçası,

Kadının alnındaki o dilsiz haritayı öpüyor.

Zaman; midesinde dişlilerle dolaşan bir kurt,

Erkek; kusmuğundan özgürlük devşiren bir gölge.

Oysa iğne uçlarında asılı kalan sadece ten değil,

Hayvandan daha aşağı olanların unuttuğu o kadim, mor uykusuzluk. Kulaklar duvarda birer dilsiz çerçeve, İğne yağmuru altında ıslanan o tek cümle:

“Kırılan ayna değil, bakışın kendisiydi.”

Ve sessizlik, kendi yarasını tuzla dikti.


Zamana Atılan Kanlı İmza


Gökten sarkan devasa bir saat, akrebiyle delerken toprağı,

Yedi tepeli şehrin kalbinde, taşlar birer kuş olup havalanır.

Hayvanların gözbebeklerinde mor bir uğultu,

Zamanın dikiş yerlerinden söküldüğünü fısıldar;

Mermer sütunlar birer tebeşir gibi ufalanır tarihin avucunda,

Kırılan mühürlerden boşalır, asırlardır saklanan o dilsiz feryat.

“Islah ediyoruz” diyenlerin dilleri, birer yılan gibi dolanır boyunlarına,

Aynalar çatlar; kardeşin yüzü, bir yabancının uçurumu olur.

Bayraklar rüzgârı değil, kendi küllerini bekler rükûda,

Aslanlar kâğıttan birer heybet, kurtlar ise suların içinde ateş...

Bir nehir akar ki; rengi ne sudur ne kandır,

Sadece geç kalınmış bir pişmanlığın simsiyah mürekkebidir.

Bir saray yükselir ufukta, merdivenleri bulutların damarına saplı,

Sütunlarında ‘Ene’ yazar, altından bir yalanın ağırlığıyla.

Tam karşısında ‘Fena’, kristal bir balyoz gibi bekler sessizce.

Benlik davası bir kibrit çakımı; saray ise baruttan bir rüya!

Mühür düşer zirveden, bir çığ gibi büyür vadi tabanında,

Güneş, utancından bir kömür karasına bürünür,

Işık, kendi gölgesine hapsolur o dipsiz dehlizlerde.

Garbın ufkunda üç kollu bir canavar, zamanı çiğner dişlerinde,

Medeniyet; gümüş mantarların gölgesinde eriyen bir mumdan ibaret.

tlaslar yırtılır, coğrafya bir kâğıt kesiği gibi kanar boşluğa,

Demir terler, taş ağlar, nefesler külden birer heykel olur.

Gökten yağan artık yağmur değil,

Tanrı’nın sustuğu o gri toz bulutudur;

Kuzeyin tacı erir, Sodom’un külleri Nuh’un dalgasına karışır,

Dünya, sahipsiz bir ölü evi gibi döner karanlığın boşluğunda.

Bir yudum su, artık altından daha ağır bir prangadır boyunda,

Gökler bakır bir levha, yer ise sağır bir uçurum.

Devlerin gölgeleri, boş ambarlarda kendi açlığını kemirir,

Kibir kulelerini yutar kumun o ipeksi ve vahşi dili.

Her şey silinir... Geriye sadece tozlu bir rüya,

Uyanılmayan o uykunun bağrında boğulur koca bir dünya.

Fakat bak! Külden bir tohum çatlatır imkansızlığın kabuğunu,

Zulmün pasını siler, gökten inen o bembeyaz nur.

Ateşin içinde gül bahçesi, suyun boğamadığı o saklı can...

Açar ellerini göğe, parmakları yıldızlara değer,

İbrahim’i bir nefes, soğutur ahir zamanın yakan soluğunu.

Ve yeniden doğar güneş;

Eski dünyanın küllerinden, yeni bir ruhun, saf ve lekesiz izine...


Mürekkebin Kemik Sesi


Güneş, beyaz bir giyotin gibi düşüyor atlasın boynuna,

Pamuk tarlalarında ter değil, beyaz dişli piyanolar büyüyor.

Siyah bir el uzanıyor boşluğa, parmak uçlarında çalınmış isimler,

Zamanın karnı yarılıyor; içinden paslı gemiler ve susuz balıklar dökülüyor.

Hey beyaz maske!

Senin aynan, içinde boğulmuş çocukların hıçkırığıyla sırlanmış.

Gökyüzü bir kırbaç izi gibi çekiliyor ufuktan,

Yıldızlar, zincirlenmiş ruhların göğüs kafesinde sakladığı sönük kömürler...

Tarih, mürekkep yerine pıhtılaşmış korku içiyor;

Uygarlık dediğin, bir cesedin üzerine giydirilmiş ipek bir kefen.

Dokuz dakika yirmi dokuz saniye...

Saatlerin akrepleri boğaza çöken bir diz oluyor,

Saniyeler, yerçekimini yitirmiş kara delikler gibi yutuyor oksijeni.

Kamera merceğinde biriken yaş, bir okyanusu tersine akıtıyor;

Özgürlük Heykeli’nin elindeki meşale,

Kendi beton tenini yakan bir kibrit çöpü şimdi.

Korku, beyaz bir kireç gibi dökülüyor yüzünden,

Ruhunu saklayacak bir gölge arıyorsun ama gölgeler isyan etti!

Siyah öfke, damarlarda akan bir nehir değil,

Yerin yedi kat altından gelen, dilsizlerin senfonisidir.

Bu ne intikamın sivri dişi ne de tarihin soğuk mermeri,

Bu, vicdanın kendi mezarından kalkıp

Beyaz kağıtlara kara harflerle attığı imzasız bir çığlıktır.

Kasırga, kendi rüzgarını yiyen bir canavara dönüştü,

Ten değişse de kemikteki o eski sızı değişmez.

Ve sonunda,

Ne beyazın kârı kalacak ne siyahın sızısı;

Sadece, paramparça olmuş bir aynada

Kendi insanlığını arayan o yaralı bakış kalacak.


Yerçekimi Sürgünleri


Halının altına süpürülen o başsız korkular,

Gece boyu kıvranır, dokumadaki desenlere sığınır.

Ayak seslerinden ürken birer dilsiz dev gibi,

Toz zerreleriyle beslerler adsız kederlerini.

Aniden bir uğultu böler sessizliğin damarını:

Çamaşır makinesinde yıkanan o devasa fil,

Hortumuyla köpüklerden galaksiler yaratır.

Döner durur tamburda, kirli beyaz bir düş gibi;

Arınırken ağırlaşır, ağırlaştıkça hafifler gri.

Tam o sırada, boşluğun en dik yokuşunda,

ıldızdan düşen bir kırlangıç takılır zamana.

Kanatları gümüş tozuna bulanmış, gagası bir mühür;

Düşerken göğü yırtar, ardında geceyi bırakır hür.

Toprak beklemez onu, rüzgar tutmaz kanadını;

Sadece yağmura asılıp yukarı çıkan aşkın kokusu

Yükselir yeryüzünün terlemiş avuçlarından.

Tersine akar nehirler, bulutlara tutunur vuslat,

Islandıkça kurur bu rüya, uyandıkça başlar hayat.



Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page