YORGUN ŞİİRLER-II
- Erdal Balcı

- 29 Mar
- 8 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 3 May
ÖMRÜMÜ BİR KAĞIDA VE BİR KALEME REHİN VERDİM
Mürekkep değil akan, damarımın sessiz vaveylası,
Bir ömür rehin düştü, beyazın o devasa tenhasına.
Ben her gece mısraların eşiğinde diz çöktüm,
Ruhumu bir elif gibi bıraktım kalemin fırtınasına.
Söz dediler; geçicidir, uçar gider rüzgarla,
Bilmediler; her harf bir çiviymiş zamanın bağrına.
Ben bin yıllık bir suskunluğu tek bir nokta ile deldim,
Gölgeyi yırtan o altın ışığın, o kadim çağrısına...
Beş kapı önünde bekledim, anahtarım sadece sabırdı,
Mürdeler panayırında diriliş muştusu aradım durdum.
Kalemim; sırdaşım, celladım ve yegane zaferimdi,
Ben hayatın hesabını, kelimelerin mahkemesinde sordum.
Şimdi bir kağıt parçasıdır taşıyan koca bir ömrü,
Hangi sahaf tozunda saklanır bilmem ki bu yangın?
Rehinim çözülmesin varsın, ben bu gurbette yok olayım;
Zira "Lebid-i Halet"ten duyulan, benim en gerçek yankım.
BEN SENİ DUAMDA SAKLADIM
Ben seni duamda sakladım, sonsuzluğa emanet ettim.
Sen beni bir damla gözyaşına hapsettin,
Kendine kul köle ettin...
Şimdi o damlanın içinde boğuluyorum her gece,
Adın dudaklarımda dua,
Acın ciğerimde ateş.
Gözlerimi kapatsam rüzgârınla savruluyorum,
Açsam seni arıyorum,
Her yerde izini sürüyorum.
Zincirlerin ruhumda,
Bileklerimde değil,
Sen gittikçe derinleşiyor bu esaret.
Bir bakışınla dirilirken,
Bir suskunluğunla ölüyorum,
Aşk dediğin bu mu?
Hem cennet, hem cehennem...
Gel, ya kurtar beni bu damladan,
Ya da sonsuza dek boğulayım içinde.
Seninim ben, ey canımın canı,
Kölen, duan, gözyaşın...
Hepsi seninim.
Kızıl Gözlü Muhafız
Kıskançlık bir hançerdir, sapı beynimde,
Ucu kalbime batar.
Başkasının gözleri, gözlerine değdiğinde
İçimde fırtına kopar.
Zehirli bir duman olur dolar ciğerlerime,
Boğar da boğar.
Seni başkasına kaptırmam, gözlerinde bile .
Ellerimle oyarım o gözleri, rüyada olsa bile.
Sen benim hüznümün sultanı,
Bense o sultana köle.
Kıskanırım, evet, hem de zalimcesine
Ama incitmem seni, asla incitemem .
Sadakatim bir kale, sen içinde hürsün
Kıskançlığım kalenin kızıl gözlü muhafızı.
Ay Işığında Beklenen An
Bir gün gelecek, biliyorum, kapı çalacak usulca
Sen olacaksın gelen, rüzgâr kokunla birlikte
Ama bitmeyecek bu sefer, sen gitmeyeceksin
Kavuşmak sonsuzluk olacak, zaman duracak orada.
Dudakların dudaklarıma değdiğinde
Dünya susacak, kuşlar bile nefesini tutacak
Tuzlu bir nehir gibi gözyaşlarımız karışacak
Ama bu sefer acıya değil mutluluğa akacak.
Hayal ediyorum geceleri:
Senin başın göğsümde, saçların yastığa yayılmış,
Ay ışığı süzülüyor pencereden .
Nefeslerimiz aynı ritimde, kalp atışlarımız bir
Kavuşmak böyle bir şey işte: iki yarım biz bir.
Göğüste Saklı Bahar
Kelimelere dökemem ben bu aşkı,
Çünkü o, göğüste saklı bahar.
Kimse bilmesin isterim , kimse duymasın onu,
Sanki peri masalı,dile getirince kaçar.
Geceleri açıyorum kalbimi,
Yıldızları şahit tutuyor ,
Aya fısıldıyorum adını.
Yüzler Denizi, Ben Adada
Kalabalıkta yürüyorum, omuz omuza
Ama kimse görmüyor beni, kimse duymuyor
Yüzler akıyor yanımdan, nehir gibi hızlı
Ben duruyorum ortada, bir ağaç gibi yalnız.
Kimse sormuyor “nasılsın diye ?
Kimse bakmıyor yüzüme...
Yabancılaşma bu işte: kalabalıkta kaybolmak
Binlerce insan arasında tek başına kalmak
Bu yalnızlık bir cam fanus, içeride ben
Dışarıda hayat akıyor, sesler çarpıyor cama
Ama dokunamıyorum, hissedemiyorum
Sadece seyrediyorum.
Belki bir gün biri fark eder beni
Bir bakışla kırar bu fanusu
Şimdilik kalabalıkta bir hayaletim
Görünmez, duyulmaz, sadece varım.
Sokak Lambasının Gölgesinde
Gece iner, sokaklar artık anı.
Lambalar yanar tek tek ve sarı.
Adımlarım yankılanır taşlarda,
Issızlık sarar her yanı.
Köşede bir kedi miyavlar
Pencereler karanlık, perdeler kapalı.
Biliyorum herkes uyanık
Ama kimse beklemiyor beni.
Bir banka otururum, başımı ellerime alır
Düşünürüm eski günleri, eski dostları
Ama hepsi geçmişte kaldı,
Şimdi sadece ben varım,
Bir kedi bir de sokak lambası
Rüzgâr eser, yaprakları savurur önümde
Sanki “kalk git” der evine,
Ama nereye gideyim?
Her sokak aynı ıssızlık
Her sokak aynı yalnızlık,
Her sokak aynı boşluk.
Sabaha kadar yürürüm bazen,
Issız sokaklarda kendimi ararım
Bulamam belki,
Ama bilirim üç kişiyiz
Ben, sokak lambası Bir de kedi...
Aynadaki Yoldaş
Karanlık odamda , ayna karşısında otururum
Yüzüme bakarım, gözlerimde yorgun bir adam
“Bugün nasılsın?” derim kendime,
Usulca cevap gelir aynadaki benden
“Yalnızım, her zamanki gibi.”
İç döküş başlar o zaman,
Kelimeler akar...
Geçmiş hatalar,
Kırık hayaller,
Uutulmaz acılar,
Uzar da uzar ...
Bazen kızarım aynadaki surete ,yumruğum sıkılır,
“Neden böylesin?” derim
Sonra affederim, sarılırım hayalimle
Çünkü başka kimsem yok,
Sadece ben ve aynadaki bu yansıma.
Gözyaşları akar, ayna buğulanır
Ama silerim, devam ederim içimi dökmeye
Yalnızlığın en derininde,
Kendimle barışırım belkide .
Gece biter, sabah olur, ayna hâlâ orada
Yine konuşuruz, yine paylaşırız yükü
Kendiyle konuşmak yalnızlığın ilacı mı?
Belki de, çünkü susmak daha beter.
Boş Evin Hayaleti
Kapı çalmaz artık,
Telefon susar
Posta kutusu boş,
Kimse sormaz halimi
Evde dolaşırım,
Duvarlar bile yabancı.
Eski eşyalar bakar bana,
Koltukta izin var, ama sıcaklık yok
Yatak soğuk, yastıklar buruşuk
Terk edilmişlik bir buz,
Kemirir içimi yavaşça.
Neden gittiler?
Neden bıraktılar beni?
Sorular döner kafamda,
Cevap yok.
Belki suç bende, belki kaderde
Ama his aynı: boşluk, sonsuz bir boşluk.
Dışarı çıkarım, insanlar geçer yanımda
Ama dokunamam, hissedemem varlığını
Terk edilmiş bir ada gibiyim okyanusta
Dalgalar vurur, ama kimse gelmez.
Bu his geçer mi bilmem,
Belki alışırım.
Ama acısı derin, yarası açık
Terk edilmek ölmek gibidir biraz
Ama ölmeden, yaşayarak ölmek.
Sessiz Dostlar
Odamda eşyalar var, yılların yoldaşları
Lamba yanar her gece, masam bekler beni
Kitaplar rafta dizili, tozlanmış ama sadık
Onlarla konuşurum, yalnızlığımda.
Lamba der: “Işığım senin için”
Masam der: “Yaz, dök içini kâğıda”
Kitaplar fısıldar: “Oku, unut dünyayı”
Eşyalar birer birer , canlanır yalnızlığımda.
Duvardaki resim gülümser bana
Saat tıkırdar, ritim tutar kalp atışıma
Perde rüzgârda sallanır, dans eder gibi
Bu bağ bir aşk, sessiz ama derin.
Başka kimse yoksa, eşyalar yeter
Onlar terk etmez, onlar sadıktır
Odam bir kale, eşyalar askerlerim
Yalnızlıkta bile, onlarla yalnız değilim.
Ama bazen düşünürüm: bu bağ mı delilik?
Eşyalarla konuşmak mı çare?
Belki evet, belki hayır
Ama şu an onlar var, ve bu bana yeter.
Betondan Kafes
Şehir yükselir, gökdelenler göğe uzanır
Işıklar yanar söner, arabalar akar durur
Ama insan yalnız, kalabalıkta boğulur
Modern hayat bir kafes, betondan örülmüş.
Metroda yüzler donuk, kulaklık takılı
Kimse bakmaz gözüne, kimse sormaz adını
Evler kutu gibi, komşu bilinmez
Yalnızlık burada bir salgın, bulaşır herkese.
İşten eve, evden işe döngü
Ekranlar dost olur, sanal arkadaşlar
Ama dokunuş yok, sıcaklık yok
Kent insanı yalnız, ruhu aç, kalbi boş.
Gökyüzü bile görünmez dumandan
Parklar bile kalabalık, ama ıssız
Modern yalnızlık bir lanet mi?
Belki de, ama kaçış yok, içindeyiz.
Mazinin Dikenleri
Eski bir fotoğraf düşer elime, sararmış
Gülüşler donmuş orada, zaman durmuş
Ama şimdi sızı başlar, derin bir yerden
Anılar diken gibi batar, kanatır kalbi.
O günlerdeki mutluluk, şimdi bir hüzün
Kaybedilenler akla gelir, gözyaşı akar
“Neden bitti?” derim,ama cevap yok
Sadece sızı, keskin, acımasız bir acı.
Her anı bir yara, kabuk bağlamış ama
Dokununca açılır, kanar yine
Melankoli bu işte: geçmişin gölgesinde yaşamak
Şimdi’yi zehirlemek, yarın’ı unutmak.
Ama bırakamam anıları, onlar benim
Sızısıyla birlikte taşırım onları
Eski anılar hüzün verir, ama var eder de beni.
Bensiz olmazlar, onlarsız “ben” de olamaz.
Göğün Gözyaşları
Gökyüzü kararır, bulutlar ağırlaşır
Yağmur başlar, damla damla iner toprağa
Pencereden bakarım, sokaklar ıslanır
İnsanlar koşar, şemsiyeler açılır
Ama ben dururum, teslim olurum yağmura
Düşünceler ağırlaşır, anılar canlanır
Yağmur sesi bir ninni, ama hüzünlü
Uyutur beni, geçmişin kucağında.
Sarı Vedalar
Sonbahar gelir, yapraklar sararır usulca
Rüzgâr eser, dallardan kopar birer birer
Toprak alır onları, saklar başka bahara
Her yaprak bir ömür, yeşilden sarıya döner
Dökülüş bir veda gibidir, hüzünlü, sessiz
Hayat gibi: parlak başlar, solgun biter
Kokun Hâlâ Burnumda
Kokun kaldı yastıkta, bir iz gibi silinmez
Lavanta mı, yasemin mi, yoksa sadece sen miydin?
Burnuma dolar ansızın, bir rüzgâr eser gibi
Gözlerim dolar, hasret dolar içime yeniden.
Bir elbise koklatırım burnuma geceleri
Sanki yanımda uyuyorsun, nefesin ensemde
Ama uyanınca boşluk vurur yüzüme
Hasret kokuya, sese, sana karışır, boğar beni.
Şimdi’nin Altın Anahtarı
An bir hediye, paketlenmiş,
Açılmayı bekler.
Geçmiş gitti, Gelecek meçhul,
Ama, şimdi burada.
Carpe diem der eskiler, yakala anı.
Çünkü yarın olmayabilir,
Bu an kaybolabilir.
Bir gülüş,
Bir bakış,
Bir nefes.
Hepsi şimdide.
Tut ellerini sıkı, bırakma.
Hayat bir nehir, akar durur,
Ama sen durma.
Anın kıymetini bil, yaşa dolu dolu.
Dün pişmanlık,
Yarın kaygı getirir,
Ama şimdi özgür, şimdi senin.
Bir fincan çay iç,
Bir kuşu dinle,
Bir yıldız kaydır gökyüzünde
Veya suyun üstünde...
An bir hazine..
Morun Çığlığı
Elleri bağlı doğar kızlar bu coğrafyada
Göğüslerine değil,
Hayallerine vurulur kelepçe.
“Sus” der baba,
“Sus” der koca,
“Sus” der kanun bazen.
O susar.
Morarmış kollar konuşur,
Morarmış dudaklar anlatır onu sessizce.
Bir tokatla başlar hikâye,
Bir yumrukla biter umut,
Kadın olmak,
Bazen sadece nefes alabilmek için direnmek.
Kemik kırılır,
Ruh kırılır,
Ayna kırılır en son.
Ama kırılan her şeyden kan damlar, o kan mor olur.
Şiddet erkeğin dili değil, korkunun dili olur
Kadın susmazsa eğer,
Dünya susar bir an......
Bir gün kalkar o mor eller,
Bir gün yazar kendi destanını.
Ve o destanın ilk satırı:
“Artık yeter”.
Mor kurdele boynunda,
Yumruk sıkılı göğsünde.
“Susma, haykır” der içindeki ses,
Her tokat bir yara,
Her yara bir çığlık olur zamanla
Kadın kalkar yerden, kırık kemikle bile.
Şiddet karanlık bir oda, kadın ışığı yakar
Bir gün o ışık yayılır,
Evden sokağa,
Sokaktan dünyaya.
“Benim bedenim benimdir” yazılır duvarlara.
Zincirlerin Şarkısı
Kalem bile titrerken elimde,
Susturulur sesim.
Düşünmek bile suç sayılır bu demir kafeste.
Duvarlar kulak, gökyüzü bile ihbarcı.
Hürriyet, eski bir türkü gibi söylenir artık sadece.
Bir cümle için hapis,
Bir şiir için sürgün Gözler bağlı,
Ağızlar mühürlü,
Vicdanlar kördür ...
Ama en derin hapishane,
İnsanın kendi sustuğu yerdir.
Adaletin Eksik Dişi
Terazi eğri, kör değil artık,
Gözü var ama bakmıyor
Zenginin gölgesi uzun,
Fakirin gölgesi yok sayılıyor
Mahkeme salonunda yankılanan tek ses:
Adalet değil para sayma makinesi.
İsyanım sessiz değil,
Boğazımda düğümlü bir çığlık,
Yüreğimde kırık bir kılıç,
Elimde kırılmış bir kalem...
Adalet, bir masal miydi bize anlatılan?
Ama bir gün o eksik dişli çark duracak,
O gün herkes anlayacak: adaletsizlik hepimizi yutar
Ve o gün,en büyük mahkûm adaleti öldürenler olacak.
Kaybolan Masumiyetin
Hüzünlü Hatırası
Bir gün yalan söyledim ilk kez,
Aynaya bakamadım.
O küçük çocuk gitti,
Yerine utançla büyüyen biri geldi.
Masumiyet, bir balon gibi patladı elimde.
İçinden sadece hava çıktı,
Biraz da gözyaşı.
Artık gülüşler hesaplı,
Sarılmalar temkinli.
Gözler yalan söylerken bile inandırıcı.
Kaybettiğimiz şey oyuncak değil,
Temiz bir vicdanı.
Bazen bir çocuk sesi duyarım sokakta,
O an masumiyet geri döner gibi olur ruhuma,
Kısa bir an, sonra yine büyürüz…
Söz, Bugün Şiir Yok
Kağıdı katladım, kalemi kırdım,
Mısralar kapıda kalsın bu gece.
Dizelerden geçip yanına vardım,
Kafiye sesini sildim gizlice.
Gözlerin varken kim bakar heceye?
Sözler lüzumsuz, harfler hep yük.
Dönüp bakmadım bugün imgeye,
Sessizlik, şiirden daha da büyük.
Sitem etme sakın “yazmıyorsun” diye,
Seni yaşamak varken yazmak da neymiş?
Bu sessiz günümden sana hediye:
En güzel şiirim, sustuğumdaymış .
Bugün şiir yok, dedim
Ama gözlerim hâlâ yazıyor
Sesim sustu, dilim döndü
Ama kalbim cümleler kuruyor.
Söz verdim, dinleneceğim diye
Ama her köşe, her duvar
Bir mısra fısıldıyor bana
Bir şiir daha, farkında olmadan.
Evet, bugün şiir yok
Ama bu yokluk da bir sözdür
Beni terk etme, diyordum
O an bir şiir doğdu, biraz da suskun.
Bugün şiir yok, derken
Bütün sessizliğim fısıldıyor
Yazmanın yasak olduğu o günde
Şiir, daha da çok büyüyor.
Sol Yanım
Bir şehir yıkıldı, enkazı bende kaldı,
Toz duman içinde, nefesim darda.
Güneş doğmadı bugün, sanki geç kaldı,
Kendi içimde gurbetim, ruhum firarda.
Sol yanım;
Hangi rüzgârın kırdığı bir daldır bilinmez.
Çivisi çıkmış bu dünyanın ortasında,
Gözyaşıyla yıkanan yaralar geçmez.
Eksik bir mevsimin kışındayım sanki,
Yazlar uğramaz, baharlar gelmez.
Sol yanım;
Adını koyamadığım bir boşluk bu,
Ne sesim duyulur, ne sızım geçer.
Zaman dediğin, acının sadık dostu,
Gidenler mi götürdü, kalanlar mı unuttu?
Sol yanım,
Bir eski saat gibi tıkır tıkır işlemez artık,
Yalnızca ağrır.
İçinde bir nehir var,
Kurumuş yatakta taşlar sessizce yuvarlanır.
Her yuvarlanışta adın düşer aklıma,
Bir parça daha eksilirim.
Sol yanım,
Gittiğin yerden hiç dönmedi.
Orada hâlâ bir pencere açık,
Perdesi rüzgârla kendi kendine sallanır.
Sol yanım,bir yangın yeri artık.
SON SÖZ
Bu kitabın son sayfasına geldiğinizde, aslında bir kurgunun değil, bir yaşantının içinden geçtiğinizi fark etmişsinizdir. Elinizde tuttuğunuz bu sayfalarda "yazar" ile "insan" arasındaki o ince çizgi tamamen silinmiştir.
Erdal Balcı, kelimelerini bir vitrin düzenlemek için değil, bir yangını söndürmek ya da o yangına şahitlik etmek için seçiyor. Onun dünyasında şiir; bir sığınak olduğu kadar, aynı zamanda bir yüzleşme alanıdır. "Kendime Manifesto" diyerek başladığı bu yolculukta, okuru sadece kendi iç dünyasına değil, çağın çürümüşlüğüne, sahte nezaketlerine ve maskeli vicdanlarına tuttuğu aynaya da davet ediyor. Kitabın yapısındaki o kendine has
"bölümsüzlük", yazarın hayata bakışının bir yansımasıdır. O, acıyı sevinçten, ihaneti sadakatten, doğumu ölümden keskin çizgilerle ayırmayı reddeder.Çünkü ona göre hayat; bir intihar haberiyle sarsılırken aynı zamanda bir çocuk sesinde masumiyeti bulabilmektir. Bu şiirler, belli bir sıraya dizilmemiş, aksine hayatın o karmaşık, kaotik ama bir o kadar da sahici akışına bırakılmıştır. Burada konuşan kişi, üstenci bir dilin veya akademik kalıpların arkasına gizlenmez. Aksine; yorulmuş, kırılmış, "bu çağ mı kötüydü yoksa biz mi?" diye sormuş ama asla diz çökmemiştir. "Yorgun Şiirler",sadece bir kitap değil; samimiyetin, vicdanın ve her şeye rağmen "insan" kalma inadının bir vesikasıdır.
Şiir biter, sayfa kapanır; ama mısraların bıraktığı o "temiz vicdan" arayışı, okurun zihninde yankılanmaya devam eder.
Erdal Balcı


Yorumlar