YORGUN ŞİİRLER-I
- Erdal Balcı

- 29 Mar
- 26 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 30 Nis
Bu kitap, gecenin yarısında, insanlığın çöküş çizgisinden süzülüp gelen bir hakikat aynasıdır. “Yorgun Şiirler”, sadece kelimelerin bir araya gelmesi değil; haksızlığa, sadasında, insanlığın çöküş çizgisinden süzülüp gelen bir hakikat aynasıdır. “Yorgun Şiirler”, sadece kelimelerin bir araya gelmesi değil; haksızlığa, sadakatsizliğe ve ruhun çürümesine karşı açılmış bir savaş ilanı, bir “Kendime Manifesto”dur.
Okuyucu bu sayfalarda ilerlerken belirli bir düzen, tematik bir ayrım veya bölümlere ayrılmış bir kurgu bulamayacaktır. Bu bilinçli bir tercihtir. Çünkü bu şiirler, bir masanın başında planlanarak değil, hayatın tam ortasında, çarpışarak yazıldı. Benim hayatım hiçbir zaman bölümlere ayrılacak kadar “steril” veya tek düze olmadı. Ben, en içten gülüşlerimin tam ortasında bir intihar haberiyle sarsılan, çocukluğunu yaşamadan yaşlanan, bir yandan sevdanın en saf melodisini duyarken diğer yandan dünyanın zalim yüzüyle tokatlanan biriyim.
Hayatımda iyi ve kötü, güzel ve çirkin, umut ve yıkım hiçbir zaman sırasını beklemedi; hepsi iç içe, aynı anda yaşandı. Annemin dualarıyla arınırken babamın öfkesiyle yaralandım. Bir yanda “Vera’nın Bakışı”ndaki o sonsuz huzuru ararken, diğer yanda “murdar sözlerin” ve “çürümüş ruhların” karanlığıyla boğuştum.
İşte bu yüzden elinizdeki kitap, hayatın kendisi gibi “bölümsüz” ve dağınıktır. Bir sayfada aşkın sarsılmaz nizamına şahitlik ederken, bir sonraki sayfada yorgun düşmüş bir ruhun sessiz çığlığını duyabilirsiniz. Çünkü insan nefes alırken sadece mutluluğu ya da sadece acıyı solumaz; hepsini aynı ciğerde, aynı anda harmanlar.
Bu satırlar, aynaya bakmaya cesareti olanlar ve “Bu çağ mı kötüydü, yoksa biz mi?” sorusunu sormaktan çekinmeyenler içindir.
Hoş geldiniz bu yorgun ama mağlup olmamış dünyaya.
Erdal Balcı (Lebid-i Halet)
KENDİME MANİFESTO
Gunahlarda Ruhunu Kaybetmek
Ben bu satırları, gecenin yarısında
Ve insanlığın çöküş çizgisinden yazıyorum.
Uyku haram, uyanmaksa ondan daha haram!
Dünyanın kalbi artık düzenli atmıyor;
Ritmini zalimlik, nefesini hainlik belirliyor.
Murdar sözler, mürteci ruhlarla karışmış;
Gaddarlık, taş yüreklerin yeni mitolojisi olmuş.
Sebatsızlık insan denen varlığın hafızasını silerken;
Ahlaksızlık ve sapkınlık, kendi karanlığını özgürlük diye pazarlıyor.
Kimseyi hedef almak için değil;
Herkesin yüzüne tutulmuş bir hakikat aynası olarak yazıyorum…
Çünkü çöküşün kaynağı hiçbir sınıf, hiçbir ideoloji, hiçbir topluluk değildir.
Kaynak insandır;
Gölgesinden kaçtıkça kararan insan…
Zalimlik bir yönetim biçimi değil, bir alışkanlık hâline geldi.
Küçük zulümler, büyük kıyametleri büyütür.
Hainlik, artık maskesiz geziyor.
İhanet büyüdükçe sadakat gülünçleşiyor.
İnsanın bir namusu vardır.
Sözün de olmalıdır.
Bu çağın gerçek salgını çürümüşlüktür.
Teknolojik, parlak, pırıltılı bir tabutun içinde yaşıyoruz.
Ruhlar ölmeden önce bedenler ölüyor sanıyorduk;
Meğer önce ruh ölürmüş, beden onu sadece takip edermiş.
Güç, merhametsizliğin diğer adı değildir.
Merhameti terk eden toplum, kendini terk eder.
Gaddarlığın soğuk mermerini kırmak için sıcağı,
İnsanın içindeki o son közde arıyorum …
Bir çağ düşün ki sözler bir rüzgâr,
İnsanlar bir yaprak kadar hafif…
Sadakat, sabır, tutarlılık; hepsi birer “eski moda” sanılıyor.
Kökü olmayan ağaç büyümez.
Sözü olmayan insan hiç büyümez.
Ahlaksızlık artık gizlenmiyor, aksine “cesaret” diye alkışlanıyor.
Sapıklık; sınırların, ölçünün, özün kaybı…
Özgürlük, yozlaşma değildir.
Özgürlük, kendine hâkim olmaktır.
Çağ, onu dolduran insanın aynasıdır.
Biz bozuldukça zaman kararıyor;
Biz uyudukça karanlık çoğalıyor.
Karanlığa teslim olmayacağım.
Zulme, ihanete, çürümüşlüğe, gaddarlığa, sebatsızlığa ve sapkınlığa karşı,
kalbimi ve irademi yeniden dirilteceğim.
Zalimliğin mührü vurulmuş çağın alnına,
İnsan dediğin gün döndükçe kararıyor.
Hainlik, bir sokak köpeği gibi, her kapının eşiğinde,
Merhamet çekilmiş dünyadan, gökyüzünden bakıyor.
Mürdelik,ruhların çürümesi demekti eskiden,
Şimdi ise herkes onu gurur nişanı gibi taşıyor…
Gülüşler sahte, acılar dekor, dostluklar figüran.
Gaddarlık bir çiçek gibi büyüyor avuçlarda...
Çocukların oyunlarına bile kan karışmış,
Sevda kavramı ayaklar altında…
Ve insanlar, sadık değil aslına…
Kendi yüzlerine bile tahammül edemiyorlar,
Aynaya baktıklarında…
Ve ahlaksızlık…
Adına modernlik diyorlar, sapkınlığı özgürlük sanıyorlar,
Kendini yitirmeyi kimlik diye pazarlıyorlar.
Geceler bir Pazar yeri,
Ruhlar satılık, bedenler kiralık, vicdanlar rehin…
Aynaya bakmalı insan;
Kendiyle yüzleşmeli…
En büyük yarayı kendi yüzünde görmeli.
Ötelerden gel denildiğinde, başı dik yürümeli kendi ufkuna…
Zalımlıktan sapkınlığa uzanan bu yol,
Tek bir soruya çıkıyor sonunda:
Bu çağ mı kötüydü, yoksa biz mi?
Yorgun Şiirler
Çocukken avuçlarımda taşırdım güneşi,
Annemin eteğine sığmayan umudu ,
Bir de dizlerimdeki yaraları,
Toprakla karışmış, kanla yıkanmış yaraları...
Daha ilk adımda koptu pabuçlarımın bağı,
Şiddet tanıdık bir yüz oldu
Bazen yumruk, bazen bakış
Bazen “sus” kelimesi
En çok o yaraladı...
Yoksulluk, ekmeğin buğusunda saklı bir devdi.
Çocukluğumun sokaklarında oyun değil,
Açlığın o soğuk, o keskin bıçağı gezindi.
Küçük ellerimle tutunurken hayata,
Dünya, avuçlarıma sığmayacak kadar sertti.
Şiddetin yankısı duvarlarda asılı kaldı,
Sesim sustu, ama içimdeki feryat hiç yatışmadı.
Ayrılıklar...
Onlar en uzun kışlarımdı benim,
Giden her yolcu gibi , benden bir parça götürdü.
Ayrılıklar...
Kahrolası ayrılıklar.
Bazıları bavulla bazıları sessizce, kapıyı çekip gider gibi ...
Bazıları ise içimde kaldı, çıkmadı, çıkamadı
Sevda dediğin, bazen bir umut kırıntısı,
Bazen de kalbimi yakıp küle çeviren bir körükçüydü.
Sonra ölümler düştü takvim yapraklarından,
Toprak, en sevdiklerimi sakladıkça ağırlaştı.
Hastalık misafir oldu bir gün ciğere, bir gün kemiğe Bir gün akla...
Her defasında aynı cümleyi fısıldadı: “daha bitmedi”
Sinsi bir misafir gibi kuruldu başucuma,
Bedenim, ruhumun direncine yabancılaştı.
Mücadele dediğin, bitmek bilmeyen bir yokuş,
Zirveye her yaklaştığımda dizlerim büküldü.
Bugün aynada gördüğüm o yabancı adam,
Yüzündeki çizgilerde bir ömrün yorgunluğunu taşır.
Şimdi altmışın eşiğinde, belki yolun sonunda
Sırtımda ne kadar çok mezar taşı
Ne kadar çok kapanmamış yara
Ne kadar çok “devam et” denmiş yalan
Gözlerindeki fer sönmüş olsa da bazen,
Hâlâ o eski çocuk, yaralarını sarar,
Şimdi ben yorgun, şiirlerim yorgun,
Kalemim yorgun, kağıdım darmadağın.
Yine de yürüyorum...
Ama bu yürüyüş artık koşu değil
Nefes nefese bir sürüklenme .
Ayaklarım yere değil, alışkanlığa basıyor
Bazen durup bakıyorum gökyüzüne
Hâlâ aynı mavi .
Ama benim gözlerim artık görmüyor o maviyi,
Çocukken gördüğüm gibi.
Yorgunum!
Ama bu yorgunluktan bile yoruldum.
Öyle bir yorgunluk ki
Uyku bile dinlendirmiyor artık
Yine de yazıyorum .
Kelimeler bu ağırlığı biraz olsun kâğıda bırakıyor
Yorgun şiirler bunlar, hepsi aynı adamın aynı boğazın.
Aynı yarım nefes
Bitmedi, bitmeyecek de...
Ama belki bir gün bu yorgunluk
Kendi kendine usulca oturup ağlar
Ve o gün ilk defa hiçbir şey yapmadan
Sadece durarak dinlenebilirim.
Vera’nın Bakışı
Vera’nın Bakışı,
Bir ömrü saklayan sessizlik gibi.
Gözlerinde vedanın acısı,
Sevdanın ağırlığı,
Ruhumun derinlerine işleyen...
Vera’nın bakışı!
Bir yangın gibi dokunur kalbe,
Sonra, serin bir sığınak olur,
Ruhun en kırılgan yerine.
Bakınca Vera’nın gözlerine!
Sevgi o kadar çıplak,
Acı bu kadar tatlı,
Ve an bu kadar sonsuz...
Huzur veriyor insana.
Senden önce ölürsem,
Sende öyle, bak bana.
Ak Keme
Issık Göl’ün kıyısında bir çocuk,
Yelkenli bir gemi çizerdi kumlara,
Ak Keme koymuştu adını,
Bir gün gelecek diye bakardı sulara.
Ak Keme,Bir çocuğun rüyası,
Ak Keme,Özgürlüğün adı,
Ak Keme, Bir kaçışın planı.
Babasına kavuşacaktı…
Olmadı;
Uçmak isterken göğün mavisine,
Denk geldi dünyanın zalim yüzüne.
Dayanamadı;
Bıraktı kendini soğuk sulara,
Gözyaşı göle karıştı,
Oysa tek hayali vardı;
Balık olup sana ulaşmaktı.
Balık olup babasına kavuşmaktı…
Yaşamadım Anam
Ben seni Kalu Bela’da sevdim.
Rabbimden diledim,
Dünyaya geliş vesilem,
Tut elimden,seninle cennete girem.
Bir gün görmedin; yemedin, içmedin!
Siyahlar giydin!
Eller kalktı sana,yerlerde sürüklendin.
Gözyaşların kana karıştı.
Beyaz saçların, taşa toprağa bulaştı.
Derdimi kime diyem?
Kendime nasıl gelem?
İmkân var mı geçmişi silem?
Ben de senin gibi yaşlandım anam!
Çilen bitmedi, hastalık vurdu;
Betin benzin sararıp soldu.
İçine atıp durduğun dertler,
Genç yaşta gelip seni buldu.
Beni de buldu anam!
Beni de buldu...
İçim dışıma vurdu.
Babamla yan yana görenler şaştı!
Beni de yetmiş yaşında sandı.
Bak, ben de senin gibi,
Yaşamadan yaşlandım anam!
Çocukluk derler, yaşamadım,
Gençlik derler, coşamadım,
Sana oğul olamadım,
Gördün mü anam!
Ben de senin gibi yaşlandım.
İlaçlar olmasa ayakta durmak zor,
Geçmişin acısı yürekte kor,
Gel bir de bana sor?
Ben de senin gibi yaşamadım anam.
Ben Hiç Çocuk Olmadım
Daha altısında yedisinde,ne bilir, ne anlar bu küçük yürek?
Dünyanın karanlığı çöktü üstüme, ben çocuk değildim sanki!
Oyun çağımda sustum,içime gömdüm sözleri tek tek.
Elimde oyuncaklar değil,üzerimde dünyanın yükü vardı sanki.
Susmayı öğreten bir korku dururdu, her zaman, yatağımın yanında...
Altı–yedi yaşında bir beden ama,kırk yıllık bir sessizlik taşırdım ruhumda.
Geceleri rüyalarıma giren bir el vardı, başımı değil, korkumu okşardı.
Haykırmak isterdim dünyaya...
Dedim ya! Ben hiç çocuk olmadım.
On yaşımda ev titrer, duvarlar ağlardı,
Biz ağlardık...
Babamın öfkesi annemin teninde yankılanırdı.
Her çığlıkta biraz daha büyür,her darbede biraz daha ölürdüm.
Annem ağlardı...
Benim içimde bir çocuk sessizce boğulur,
Her gece başka bir karanlıkta kaybolurdum.
Ben büyüdükçe küçülürdüm sanki.
İlkokul bitti, çocukluğum da gitti.
Bir çanta değil, bir ömür yüklenip evden ayrıldım.
Arkamda altı küçük kardeş..
Bir de yüzü gülmeyen şive-i giryan bıraktım.
Öğrencilik yıllarım...
Yarı aç, yarı tok...
Kaderle değil, sabırla kavga ederek dayandım.
Dedim ya!
Ben hiç çocuk olmadım!
Babam yıllarca dört duvar arasında,
Demir parmaklıklarla konuştu...
Annem hastalıkla...
Ben yaralarımla sustum.
Yine de düştüğüm yerlerden,
Hep usanmadan kalktım.
Kardeşlerim de çocuk olmadı!
Bense hiç çocuk olmadım!
Ve karanlıktan hep korktum.
Sonra bir kız sevdim.
On altısında bir gül kadar narin,
Gözleri Issık Göl’den bile derin.
On altısında bıraktı kendini yokluğa...
O öldü...
Ben yaşayarak öldüm.
İnsan bazen toprağın üstünde de gömülür!
Ben bunu o gün öğrendim.
Yazılmamış bir hikâyenin başında,
Bir ömür sürecek bir sessizlik bıraktı ardında.
Ben onunla bir kez daha öldüm.
Kimse görmedi!
Kimse duymadı içimdeki çığlığı.
Bir mezar taşı kadar soğuk oldu gençliğim.
Bir intihar haberiyle gömüldü içimdeki son çocukluk kırıntısı.
O öldü, ben gömüldüm.
Kader bilmez miydi, ben onu çok sevdim!
Kader bilmez miydi ben sevmeyi çok geç öğrendim!
Dedim ya ben hiç çocuk olmadım!
Küllerimden bir yuva kurdum,
Sevginin, sabrın...
Canımdan çok sevdiğim eşin...
Bir de dört evladın sıcaklığında yeniden.
Şimdi bilirim;
Acılar koynumda, Sevgi ise yanımda. Ve ben...
Karanlığın içinde yürümeyi öğrendim,
Işıksızlığı yenerek bugünlere geldim.
Yıllar geçti...
Ben artık, karanlıktan korkmuyorum.
Kadınım
Yine bir gece vakti çöktün yüreğime, hayalinle konuştum...
Anlatamadığın bir hüzün var içimde, sesimde yılların yorgunluğu...
Ben sustum,
Sen sustun...
Kapkara bir geceden, koca bir sensizlik doğdu.
Kadınım...
Ellerin hep üşürdü,avuçlarımın içinde yüreğimle ısıtırdım onları.
Gidince, adını hasret koydum, sigaranın dumanında gizledim seni,
Her nefeste biraz daha içime çektim hasretini...
Kadınım!
Dilimde yarım kalan bir şarkı gibi,geceler uzun, odam karanlık.
Bir sandalye, kırık bir masa...
Bir de duvarda duran lamba.
Bir de senin yokluğun; öyle ağır ki bana...
Bazen oturup eski günleri dinliyorum, gülüşün geliyor kulağıma,
Sanki hâlâ yanımdaymışsın gibi,
Sonra birden susuyorsun...
Arıyorum seni karanlık odamda, elimde lamba.
Duvarlarla konuşuyorum!
Sandalye ve masam senden bahsediyor bana,
Gelirmi diyorum yanıma.
Kadınım!
Hani bir gün dönersin diye ,hani kapı çalar da,
“Ben geldim” dersin diye,bekledim.
Yıllar geçti, kapılar eskidi,gelmedin.
Şimdi eski,yırtılmış bir fotoğrafın var elimde,
Sen ve ben...
Çatlamış ellerimle dokunuyorum yüzüne dokunur gibi,
Bir damla yaş düşüyor gözlerimden gözlerine...
Kadınım!
Dün eski bir radyo aldım,belki bir gün sevdiğin şarkı çalar,
Bir radyoda ansızın, ve ben yine seni hatırlarım,
Tıpkı ilk günkü gibi,
Tıpkı son günkü gibi,
Kalbime sadece susmayı öğrettim.
Çünkü bazı acılar,söylenmeyince daha az acıtıyor.
Tanrı Dağlarında Kalan Sevdam
“Bugünde Nurgül’üm sana yine seni yazdım, sana yine sana yandım.”
Seni sevdiğim günler, hâla ruhumu yakar,
Daha on altısında, sanki ilkbahar.
Gözleri Isık Göl kadar derindi,
Adım dilinden düşmezdi.
Narının soğuk rüzgârı saçlarını savurur,
Savrulan saçları boynuma dolanırdı.
Sevda hızlıydı iki gencin yüreğinde,
Gülünce sanki kalbi atardı içimde.
Önce yollar ayrıldı, beklemek zorunda kaldı,
Zaman geçmez oldu, sonra düşman...
Telefonlar suskun, mektuplar rüzgâra karıştı.
Birgün bir haber geldi!...
Canına kıymıştı!
Tanrı dağlarında kalan sevdam!
Uçmak isterken göğün mavisine,
Düşüverdi bembeyaz karın üstüne.
Daha on altısında, baharında, yolun başında,
Gülen yüzü solmuş, görenler şaşkın!
Dudağında son bir nefes, ...
‘Aşkım’...
Sana gelemedim, seni tutamadım,
Kıralası ellerimle tuttum anılarını...
Düştün ama, toprağa değil yüreğe,
Yağan her yağmurda, kayan her yıldızda,
Sende varsın diye, bakamaz oldum göğe.
Yaşarım!
Sensizde yaşarım, yaşadığıma şaşarım!
Sen tabutun içinde, ben toprağın üstünde.
Ey Tanrı Dağlarında Kalan Sevdam!
Senin adınla dolu odalarım var,
Her köşesi yokluğunu fısıldar.
Tanrı Dağlarına uzanan yolların üstünde,
Rüzgarla yarışan acılarım var...
Geceleri yüzünü ararım karanlıkta,
Gündüzleri rüzgar götürür sesini uzaklara.
Belki de başka bir yerde, başka bir baharda
Sen yine gülersin bir nehrin kenarında,
Savurursun saçlarını Narin’in soğuk rüzgarında.
Ey Tanrı dağlarında kalan sevdam.
Seninle öğrendim ölümün sessizliğini,
Seninle öğrendim çaresizliğin ismini,
Seninle öğrendim sensizliği.
Tanrı Dağlarına bakarım, orada bir yol ararım.
Yaşarım Nurgül’üm, yaşarım; günahınla yaşarım!
Ölen kimmiş, kalan kimmiş görmeyen göze şaşarım.
Ey Tanrı dağlarında kalan sevdam!
Sensiz ben bu dünyaya alışamadım.
Sensiz ben bu dünyaya alışamadım.
Caney
Bir uçurum kenarında durur gibi beklemek seni,
Adın dilimde mühür, sesin kulaklarımda yankı.
Aramızda aşılmaz dağlar, geçilmez denizler değil;
Zamanın ötesine düşmüş, amansız bir veda seninki.
Sesine hasret kaldığım, bari rüzgâra ver kokun gelsin.
Bedenin ve ruhun,artık başka bir gökyüzüne emanet.
Takvimler sensizlik sayıyor,burada mevsimler hep ayaz,
Sonsuz ayrılık dedikleri şey; Caney! İçimde kopan kıyamet…
Ah, o ulaşılamayan kirli beyaz uzaklar…
Yolların bittiği yerde başlar benim çaresizliğim.
Yol kalmadı Caney!...çaresizim.
Bir kuşun kanadına yükledim tüm söylenmemişleri.
Söylenememişleri…
Hele kahrolası o keşkeleri.
Gittiğin yerden dönmeyeceğini bile bile beklediğim.
Ne rüyalar teselli eder artık, ne de solgun bir resim.
Gözlerin hayalimde birer yıldız gibi sönük.
Bedenim geçmişe asılı kalmış, ruhumsa sana dönük.
Kavuşmak?
Hafızamdan silinmiş sanki yasaklı bir kelime.
Yüzüne hasret kaldığım!Bari rüzgâra ver kokun gelsin…
Son kez değsin tenime o hayali dokunuşun
Bu veda nihai, bu gidiş dönüşsüz, bu yer bir sürgün;
Hangi yöne baksam, yüzünün gölgesi düşer toprağa.
Bir ömürlük hasreti şu dar göğsüme sığdırdım da,
Sığdıramadım gidişini, yanıp duran bu cana.
Işığın hükmü bitti, karanlık sardı sol yanımı.
Sen göçüp gittin, bense bu gidişin yası...
Bilirim, seni görmem imkânsız;
Bari rüzgâra ver kokun gelsin...
Hangi rüzgâr can verir, canı çoktan çekilmiş bu cana?
Kavuşma ihtimali dipsiz kuyuda unutulmuş bir rüya,
Sen sonsuz bir uykuda, bense o uykunun kabusunda;
Seninle başladı hayat, seninle kapanır bu sayfa...
Bekle Caney! Kokunu da yüreğimde getirecem sana...
Adını yazdım camda kalan nefesinin buğusuna...
Seni kaybettiğim gün, ben aklımı da uğurladım,
Kendi cenazemde durup en çok da sana ağladım.
Anladım ki bu dünya, aramızda koca bir engel.
Dün gece seni rüyamda gördüm, elinde bir beyaz kefen;
“Gel.” Dedin, “Bitsin bu sürgün, kurtulsun beden.”
Bir sedye, bir yeşil örtü, sessiz bir hastane çıkışı...
Bitti artık bu delilik, bitti o yokluğun yakıcı azabı...
Tıp kazandı, Ben öldüm; ama ben sana geldim...
Kokunu da yüreğimde sana getirdim…
Kaderimin Oyunu
Yine bir dert denizindeyim.
Gece her zamankinden daha soğuk ve karanlık.
Gözlerim semaya kilitli, ama gökte ne bir yıldız var,
Ne de bana gülen bir ışık...
Kaderimin oyunu mu, yoksa benim alın yazım mı böyle; kördüğüm?
Bilmiyorum!
Bu hayat denen yerde,ne zaman yüzüm gülse...
Arkasından bir vefasızlık.
Her yeni güne, dün bıraktığım yerden başlıyorum,
Hayat bir dipsiz kuyu...
Dost bildiklerim gölge oldu,yar dediklerim yabancı,
Kime inansam yalancı,hangi kapıyı çalsam kapalı..
Ne bir ümit kaldı içimde,ne de yarınlara dair bir beklenti.
Tek dileğim var;
Bu sonsuz karanlık bir an önce son bulsun.
Zira bu can, bu yükü daha fazla taşıyamaz,
Haberin olsun!
“İnsan, kaderini kendi çizer.” derler,
Ben çizdim de ne oldu?
Kalem elimdeydi belki ama,silgiyi daima felek tuttu.
Güzel başlayan her satırın üstünü acımasızca çizdi.
Şimdi umutlarım, mürekkebi kurumuş mektup misali.
Keşkelerim boynumda vebal, bedel ister hepsi benden.
Birazcık mutluluk, istedim senden.
Verdin amma;
Ne kalbin hatırını bildi ne de sevginin kıymetini.
Affetmek kolay da, ruhuma azap,onu unutmak şimdi.
Koştum, didindim, sevdim, güvendim...
Hepsinin sonu hüsran, sonu acı...
Şimdi soruyorum sana ey Kader!
Bu dertler bana mı miras kaldı?
Yoksa bana kaderimin bir oyunu mu?
Bak, yine o “meyhane” köşesi, Bak,yine o “kırık kadeh” dolduruldu...
Bu feryadın,senin yanında bir karşılığı yok mu?
Bu kadar vefasızlık, bu kadar yalnızlık bu yüreğe fazla değil mi?
Aşk Solcudur
“Aşk solcudur,bu yüzden insanın sol yanını hedef alır.
Aşk bu kadar solcuyken içinden sağ çıkmak imkansızdır”.Deniz Gezmiş.
Aşk solcudur!
Aşk bir militan gibi sızar içeri, barikat kurar da kalkmaz yerinden.
Sarsar bedeni, yıkar ezberi, vurur prangayı en derinden.
Aşırı solcudur; kural tanımaz, mülkiyet bilmez, bölüşür.
Girdiği gönülde kışlar barınmaz, mevsimler bir anda kora dönüşür.
Tam orta yerinden böler hayatı, hedefi bellidir.Hep o sol yanın.
Yıkar içindeki köhne düşünceleri, hükmü geçmez aşka damardaki kanın.
Aşkla kalbin savaşı bu.
Eşitlik isterken payına hüsran düşer.
Bir isyan başlatır içerde,kapılıp sevdanın sert akımına,yanar kül olur yürekte.
Mümkün mü bu savaştan sağ çıkabilmek?
Mağlup ayrılmak da aşkın şanıdır.
Soldan vuran aşktan vazgeçmek ihanettir,
Öyle bir kavgadır, bitmez soldan aşkın davası.
Aşk kalbin en büyük yazılmamış yasası,
Soldan esen rüzgar sanki idam fermanı.
Gönül bir kez düşmeye görsün çeker bu dertten,
Sağ çıkmak ne mümkün bu büyük harpten.
Sınıfsız, sınırsız bir yola gider,ölmek de vardır bu davanın peşinde.
Denizin dilinde ince bir alay;
“Sağcılık sökmez bu gönül işinde.
“Aşktan sağ kurtulmak değil ki kolay,
Aşk istilacı ruhların kârı değildir,
Paylaşmak aşkın ilk yasası.
“Sağ çıkar” diyenler cahildir,
Bu yol ki korkağın yüz karası.
Sermaye bilmez bu gönül işini,borsa kağıdıyla sevda tartılmaz.
Aşk söker ağzından sağdaki dişini, bu yangından öyle sağ çıkılmaz.
Deniz’in müjdesi,kalpte büyük bir isyan,
Kalp bir halktır başkaldıran.
Aşka sağdan bakana aşk haramdır.
Aşk solcudur, adamoğlu adamdır.
Aşk Sağcıdır
Sınırları çizer, bayrağı diker ve teslim almaz,iade eder.
Öyle her rüzgara kapılıp isyan etmez!
Kendi sarsılmaz devletini bir kalpte inşa eder.
“Aşk solcudur” diyen yanılır!
Zira aşk, kaosu değil, sonsuz bir nizamı arzular.
Aşk bir fatih gibi girer şehre,barikatı yıkar, kendi yasasını asar duvara.
Öyle mülkiyetsiz, sahipsiz gezmez ortada;
“Sen benimsin” der, mührünü vurur ruha.
Sermayesi sadakattir, borsası yoktur.
Değeri, bir ömür boyu aynı yastığa konan başla ölçülür.
Aşırı sağcıdır aşk; geleneğe bağlıdır,
Dünü bugüne, bugünü yarınla mühürler.
Girdiği gönülde “devrim” yapıp her şeyi yıkmaz,
Eski hatıraların üstüne görkemli bir saray kurar.
Bölüşmek değil, bütünleşmektir derdi;
İki yarımı bir tam yapıp,tek bir mülkiyette birleştirir sevdayı.
Tam merkezindedir hayatın, hedefi bellidir:
O sağ yanında, güven veren bir liman olmak.
Aşkla kalbin ittifakı bu; eşitlik değil, sadakat ister.
Hüsran, kapısı açık bırakılmış gönüllerin payıdır,
Oysa aşk, kapısını sadece bir kişiye kapatandır.
Mümkün mü bu nizamdan sağ çıkabilmek?
Amaç sağ çıkmak değil,o kalede mahsur kalmaktır.
“Sağcılık sökmez” diyen Denize inat;
Aşk, kök salmaktır,sahip çıkmaktır, vazgeçmemektir.
Aşk sağcıdır; aşk, sevdiğini kimseyle bölüşmemektir.
Yaz Ey Kalem
Uçsuz bucaksız göklerde serbest iken,
Bir kafese hapsolmuş ruhumun halini,
Aşkın ateşiyle yanan gönlümü,
Hasretin gamında solan ömrümü,
Kırıldığım vakti bin parça olduğum hali,
Gönül bahçemde bülbül iken, kalbe batan dikeni...
Yaz ey kalem!
Yollarımı kesen karanlığı,
Zindana dönmüş gönül sarayımı,
Yıkılan umutlarımı, tükendiğim vakti,
Çektiğim sancılarımı, dostun yaptıklarını,
Solan yüzümü, biten sözümü.
Yaz ey kalem!
Yaz ki dünya duysun feryadımı,
Sustuğumda, sessiz çığlıklarımı,
Vuslatın hayaliyle geçen gecelerimi,
Yollanmamış yıpranmış, mektupta kalan son hecemi
İçimdeki yaramı,
Gözlerimin kenarından akan yaşımı, biten nemi,
Açılmayan perdemi...
Yaz ey kalem!
Ben de göreyim, ben de bileyim.
Kaderin alnıma yazdığı, ölünce bitecek çilemi,
Ziyan olmuş dünleri, artık rtık gelmeyecek günleri,
Bitmeden bu nefesim, kesilmeden sesim,
Yaz ey kalem!
Ben de bileyim.
Asıl Mesele
Herkes ölür!
Kimi toprağa gömülür, kimi yüreğe...
Ama en zoru hangisi bilir misin?
Yaşarken, birinin içinde her gün ölüp ölüp dirilmek.
Yani mesele; Seni sevmek!
Seni sevmek, uçurumun kenarında papatya toplamak gibiydi,
Düşeceğimi bile bile kokuna boyun eğmek....
Bilir misin?
Gözlerin en büyük mapusum oldu benim.
Belki de en büyük zaafım!
Ben o gözlerinde, müebbet hayalinle yaşadım.
Yoksa, mesele gitmen değil be sevgili!
Mesele, giderken ruhunu bende bırakman.
Mesele, seni içimden söküp atamamam,
Mesele, her nefeste biraz daha boğulmam.
Adını dilime mühürledim, sustum!
Yüreğimi senin kapına, bir yetim gibi bıraktım.
Gülüşün cennetti.
Gidişin ise...
Gidişin,mahşer yeri!
Seni nerede arayacağımı,kime soracağımı bilmiyorum artık.
Ey sevgili!
Gidebildiğin yere kadar değil,beni unutabildiğin yere kadar git!
Çünkü ben;
Seni unuttuğum gün gerçekten ölmüş olacağım.
Oysa; biz seninle aynı gökyüzü altında,aynı infazlara çarptırıldık.
Ben seni yaşatmak için;Her gün o sehpaya çıkıp kendimi astım.
Şimdi sorsam, ikimiz de sevdik dersin!..
Mesele sevmek değil,mesele asil sevmekmiş,
Mesele güzel sevmekmiş be sevgili!
Bundan sonra!
Hangi limana sığınsan, benim fırtınam vuracak kıyılarına.
Hangi ele dokunsan, soğukluğum değecek parmaklarına.
Şimdi git, ama unutma!
Kader eninde sonunda alacağını alır.
Sen benden gittin ama…
Senin hesabın hep bende kalır.
Yoruldum
İnsan en çok kendi sessizliğine çarpınca, acıyormuş kalbi,
Bunu geç fark ettim.Sustum.
Ama sustukça içimde bir şeyler,daha hızlı koştu.
Anladım ki!
İnsan bazen kaybolmuyor;
Sadece kimsenin,bulmaya niyeti kalmıyor.
Yoruldum !
Ne ölmek var aklımda ne yaşamak!
Düz bir çizgide;
Yavaşça silinmek...
Kimsenin fark etmediği,uzun ve yavaş bir düşüş ruhumda.
Ve ben,biterken bile,susuyorum hâlâ.
Günlerin içime çöken kurşuni sessizliğinde.
Akşamlar artık inmiyor gökten.
Geçmiş, ağır bir taş gibi sırtımda;
Ne atmak kolay ne taşımak..
Her hatıra ayrı bir iz, her iz kapkara bir dehliz…
Vefasızlık dedikleri, adını anınca bile hava soğuyor ruhumda.
Ne sesleri var şimdi ne dönüp bakacak yüzleri.
Umut
O da eskidi.
Camı çatlamış bir lamba gibi, yanıyor ama ısıtmıyor...
Gölgem bile benden erken yoruluyor artık.
Aydınlık var ama çok uzak.
Yürüyorum ama, içimde hep aynı durak.
Ne geceye varıyorum ne sabaha.
Yaşamak değil belki bu ama...
Vazgeçmek de değil.
Uzun bir gecede,
Benimki sadece ayakta kalmaya çalışmak.
Yoruldum!
Her şeyi kalbimle açıklamaktan.
Haklı olmak yetmez bazen, bıkarsın yaşamaktan.
Geçmiş dedikleri;
Bir kadının adını yanlış yerde anmak gibi...
Susarsın, ama içinden kanar.
Ben çok şey kaybettim;
En çok da bana iyi gelen hâllerimi.
Vefasızlık büyük kelime değilmiş aslında!
Küçücük bir unutma biçimi.
Bir sabah uyanırsın ve kimse özlememiştir seni...
Umuda gelince, ona da fazla yüz verdik.
Bir iki güzel yalan söyledi, inandık, sonra o da herkes gibi gitti...
Yoruldum, ölmek falan değil mesele.
Biraz daha az yaşamak istiyorum artık.
İyi ki bir kez Sevdik!
Ama, bazı kadınlar insanı iyi bir adam yapmıyor,
Sadece daha yalnız bir “hiç” hâline getiriyor.
Umuda gelince ,ona da sövüyorum artık,
Çok konuştu, hiç bir şey yapmadı,
Hep “yarın” dedi,dünlerde kaldık.
Yoruldum,intihar falan değil aklımdaki.
Hayata biraz mesafe koymak istiyorum.
Bu aralar çok yüz verdik sanki!
Bir Varmış Bir Yokmuş Nefesin
Bir zamanlar, yanında susmak bile iyileştirirdi beni.
Dünya omzumdan iner,akşamlar daha erken yumuşardı.
Geceler sert ve uykusuz olmazdı!
Nefes almak eziyet değil,gözlerinden olurdu.
Sen vardın, ben yaşıyordum.
Varlığın; Tahta bir sandalyenin yaslanma yeri gibiydi,
Bir dağa yaslanmış gibi hissederdim kendimi...
Şimdi bir bıçak gibi ciğerime batıyor...
Hava var, alamıyorum!
Gece var ama uyku yok!
Saniyeler, içimde hazır kıta yürüyen askerler gibi, sert ve acımasız geçiyor!
İlaçlar, iyileşmek için değil, dayanmak için.
Rüyalar haram, uyanmak daha haram.
Bu sefer acılar daha büyük!
Ne yaşadıysam;
Yeniden omzuma binmiş, aynı yük!
Daha yorgun bir beden.
Hayalin eşiğinde yaşıyorum,gerçek çok sert geliyor bana,
Karamsar bakıyorum yarına...
Oysa ben senin yanında,
Bir insanın bir insana nefes olabildiğini öğrenmiştim...
Şimdi boğuluyorum!
Sen olsan da olmasan da...
Ve kimseye kızmıyorum!
Görmüyorum artık, en çok da seni...
Çünkü bazı yokluklar terk ediş değil, sessiz bir kader gibi oluyor.
Bir zamanlar nefes aldıysam yanında,
Bilki; yeniden mümkündür.
Belki bu sefer seninle değil,
Senden kalan boşlukla, sevgilim…
Işıksız Oda
Bir oda istiyor artık kalbim, ışığı olmayan,
Perde bile gereksiz!
Sadece ben olayım.
Bir sandalye,bir yatak,bir avuç ilaç!
Ve adını koyamadığım ağrılar.
Ah o yürek ağrılarım!
Zaten bakacak bir manzaram da kalmadı!
Kapıyı içeriden kapatayım, kimse gelmesin!
Kimse “iyi misin” diye sormasın!
İyi olmak bu odanın konusu olmasın.
Sağlık sıhhat, dünya, kahrolası siyaset!
Hepsi kapının önünde kalsın.
Dertlerimle aynı havayı soluyayım.
Anılarımı duvarlara asayım.
Bazıları susarak boğazıma çöksün,
Düğüm düğüm olsun yutkunayım.
Bazıları konuşsun, hesap sorsun!
Ben sessizce ağlayayım...
Bazıları sarılıp teselli etsin!
Ben daha da kahrolayım...
Uykum gelirse, itiraz etmeyeyim.
Gelmezse,zaten alışığım.
Geceyle aramızda artık bir dostluk var.
Sırdaş olduk onunla...
Bu oda umut istemesin benden, gelecek sormasın!
Sadece bugün kalsın yanımda,
Hatta mümkünse sadece şu an...
Ben burada yaşamayı değil, dayanmayı deneyeceğim.
Kimseye yük olmadan,kendime bile fazla görünmeden.
Bir oda.
Işıksız.
Çulsuz.
Ve nihayetinde;
Yalnızca bana ait,
Yalnızca yüreğime ait bir oda.
Mutlu Olmayı Özledim
Biliyor musun aney?
İçimde bir yerlerde küçük bir çocuk ağlıyor. Susmuyor,
Susturamıyorum onu.
Dizleri kanadığı için değil bu kez, gülmeyi unuttuğu için.
Biz her şeye sahip oldukça sanki biraz daha eksildik.
Ben aslında sana 11 ihlas bir Fatiha okumak için gelmiştim baş ucuna.
Baksana ;Daha gelir gelmez içimi dökmeye başladım sana.
Söz gitmeden okuyacağım aney, onbir İhlas bir Fatiha...
Bir devrin nasıl bittiğini anlatayımda sana!
Sırtımı dayadığım o kerpiç duvarın sıcaklığını,
Tandırın isli kokusuna karışan sesini,
Kaygısızca uyandığım o güneşli günlerin sabahlarınız,
Yorgun eve gelince, dünyanın yükünü kapı eşiğinde bırakıp,
O yeşil minderin üzerinde kafamı koyup uyumayı özledim.
Bir lamba ışığında yarınlara umutla ödev yapmayı,
Tencerede yemek bulamayınca, bir dilim ekmeğe,
Salçayı katık edip krallar gibi doymayı özledim.
Komşunun bahçesine dalışımızı, kopardığımız ekşi eriklerin tadını,
Kovalanırken kalbimizin ağzımızda atışını,
Korkuyla karışık o saf heyecanı özledim.
Dünya o bahçe kadardı.
Korkumuz ise sadece yakalanmaktı.
Lise yıllarında kızların peşinde o safça koşmalarımızı.
Hatta ne garip onlar için yediğimiz o delikanlı dayakları.
O yaralar hemen geçerdi de gönlümüzdeki neşe hiç bitmezdi.
Ben o karşılıksız, o telaşlı, o korkusuz gençliğimi,
Bayram sabahları baş ucumuza koyduğun o yeni pabuçları,
Kirlenmesin diye yere basmaya kıyamayışımızı,
Cebimizdeki üçbeş kuruş harçlıkla dünyayı satın almışçasına,
Sokak aralarında gururla yürümeyi özledim aney...
Lise yıllarında dersi asıp sinemaya gitmeyi.
Sevdiğimiz kızları Bizans’ın güzel prensesi diye övmeyi.
Bir külah çekirdeği 10 kişi paylaştığımız samimiyeti.
Gelecek korkusu olmadan sadece o ana sığarak...
İlk aşkın o mektuplara sığmayan titrek heyecanını,
Köşe başlarında beklenen o bir saniyelik bakışları.
O yere göğe sığdıramadığımız aşkları...
Mahalle maçlarında toz toprak içinde kalışımızı,
Karanlık çökene kadar bir gol daha diyişimizi.
Eve dönünce yediğimiz o tatlı azarı,dayağı
Bir de yarım kalmış hasır süpürgeyi.
Ben aslında mutlu olmayı özledim aney.
Şimdi aynadaki bu yabancı adam ben değilim sanki.
Gözlerimin altındaki çizgilerde hep bir keder gizli,
Keşke zamanı geri sarabilsem,o küçük odaya dönebilsem.
O yeşil minderi bulabilsem.
Lamba ışığında ödev yaparken uyuyan çocuğun yüreğinde,
O bir lokma salçalı ekmeğin verdiği lezzeti arıyorum şimdi evimizde.
Ceketimiz delikti, ayakkabımız su alırdı hani.
Şimdi en kalın paltolar bile ruhumun titremesini kesmiyor.
Dertlerimiz bile daha mertti, daha sahiciydi eskiden.
Şimdi her imkan elimizde,her kapı açılıyor belki.
Ama ruhumuz o eski hürriyetini,o saf kederini arıyor.
Ben senin teselli ettiğin o çocuksu hüzünleri özledim.
Ama artık kimseyle o lamba ışığındaki gibi derin konuşamıyorum.
Eşya çoğaldıkça insan eksildi.
Sesler çoğaldıkça sessizlik büyüdü
Her şeyim varken hiçbir şeyim yokmuş gibi hissetmekten bıktım.
Ben o mahrumiyetin içindeki zenginliği özledim.
Aney, biliyorum geri gelmez o eski kerpiç evin kokusu
Geri gelmez salçalı ekmeğin o doyumsuz lezzeti.
Her şey bir hesap her şey bir telaş.
Yorgun düşen ruhumu dizine yatırmayı..
Ben aslında safça mutlu olmayı özledim.
Ekmeğin buğusunda, suyun serinliğinde,
Eskisi gibi hiçbir şeye ihtiyaç duymadan,
Sadece nefes alırken gülümsemeyi özledim.
Bana çocukluğumdan bir masal anlatan
İçinde sadece geçmiş olsun..
Kendi hayatımda kaybolmaktan yoruldum.
Huzur her tabağa fazladan bir kaşık koyardı.
Ben o tok tutan yoksulluğumuzu özledim.
Ben her şeye sahipken o eski hiçbir şeysizliğimi özledim.
O zamanlar peşinden koştuklarım şimdi kapımı çalıyor belki.
Ama ben o ulaşılmazlığın içindeki o tertemiz heyecanı özledim.
Her şeyin sahibi olmuşken, hiçbir şeye sahip olmadığım o hürriyeti özledim.
Şimdi aynadaki bu adam!
O yaramaz çocuk değil artık.
Unutmadım aney unutmadım.
Onbir İhlas bir Fatiha okumayı unutmadım.
1 Varmış 1 Yokmuş / 1 Ezan 1 Sela
Hani gitmeyecektin!
Reva mı şimdi bana bu?
Anlaşıldı gideceksin!
Bende kalan herşeyi al..
Bak biraz akıl,sevgi var bir tutam.
Dur!
Gitme ömrüm!
Yalan söyledim.
Biraz da umut var bohcamda,
Beni ayakta tutan.
Hadi git!
Bundan sonra, bakmam ardıma.
Mezar taşı yastık,
Toprak, yorgan olsun bana.
Ekim’de Ölmek
Ekim, sonbaharı hatırlatır, vedalaşmanın adı...
Sararıp solmanın, rüzgarda savrulmanın,
Aynı zamanda; toprağa düşmenin zamanı...
Bizim buralarda baharlar olmaz!
Ne ilkbahar ne de sonbahar.
Ya yazın sıcağı, ya kışın poyrazı yakar.
Açmadan kurur, dalında yapraklar.
Ekim tek başına bir mevsim, tek başına bir bahar.
Ekim’de ölmek ne güzel!
Bir tohum gibi düşersin toprağa.
Ne yanar ne de üşürsün.
Dilimde duam olsun, kavuşmak Ekim’de olsun,
Mezarımı dostlar kazsın.
Başımda hanım kalsın.
Dostlar bir defa, bir Fatiha onbir İhlas okusun.
İsterim eşimden ve çocuklarımdan dua,
Cumadan cumaya yanımda ola…
Kardeşten Öte
Bir evde doğar bazı insanlar, kardeş diye başlar,
Ama zaman gecer,onların adı kalbe, “Ömürdaş” diye yazılır.
Benim kardeşim işte…
Sıradan bir kardeş değil, bir nefes kadar yakındır.
Alnı açık, gönlü bol ,bir kader payıdır.
O,Aklının ötesinde bir berraklık,
emizliğin ötesinde bir incelik taşır.
Okul birincisi olmak kolaydır belki,
O’nunki;Herkese nasip olmayan bir asalettir.
Dört erkek, üç kız kardeşiz evde…
Her biri bir âhengin ayrı sesi,
Ama O ; Herkesin gönlünde başka bir yerde,
Benim gönlümde başka bir gök taşır.
Eline bakan el doyar, yardımına koştuğu,yol bulur.
Vefası bir nehir gibi akar içimizden,
Ve kim içse,bir ömür unutmaz o suyun tadını.
Ve bir eş…
Ağır bir hastalığın gölgesinde,
Sabırla, acıyla, yılların yüküyle sınanan.
O eşe öyle bir sadakatle bağlanmış, sanki nikâh gününden bugüne,
Sevgi değil,İbadet taşımış omuzunda.
Gün olur uykusuz kalır,gün olur kaldıramayacağı yükleri taşır,
Ama asla şikâyet etmez .
Namazında ettiği dualar,
Eşinin başucunda filizlenir.
Bir eliyle hayatın yükünü omuzlar,
Diğer eliyle eşinin ağrısını okşar.
Evi bir ev değil,sabırla yapılmış bir dua,
Merhametle kurulmuş bir yuva.
Kızı…
Tıbbın ağır kapısından içeri giren, bir gurur çiçeği.
Oğlu…
Türkiye’nin birinciliğine adı yazılan,bir sabrın duası.
Demek agaç güzel olunca ,böyle oluyormuş meyvesi...
Ve ben…
Bakarken o kardeşe ,bir kan bağı görmüyorum sadece,
Arkasında baba gibi bir dağı,
Anne duası gibi sıcak bir omzu,
Bir ömür değerinde dostluğu,
Ve onu o eden o temiz yüreği görüyorum.
Ne güzel ne şeref ki bana ;
Aynı evin duvarları arasında büyümüşsüz,
Aynı sofraya oturmuş,
Aynı toprağın kokusuyla yoğrulmuşsuz.
Eksilmesin ömrünüzden, birbirinizin adı.
Kardeşten öte olanlar,insanın kaderine yazılan en güzel şiirdir.
Benim kardeşim;
İnsanlığın sinesine yazılmış bir iyilik satırı, kardeşten öte bir isim olsa,
Kadir Balcı olurdu adı...
Sevgi ve saygılarla,minnet ve nimet duygusuyla selamlıyorum onu...
İyi varsın!
Ben ve Keyfim / Kâhyayı Kovdum
Beni hasta eden ben,
Bilirim, şifa yine ben.
İmecem ruhumun derinliklerine,
Çıkarıp atacam o beni,saklandığı yerden.
Bundan sonra;
Geçmişin hüznü yok, çıkaracam aklımdan.
Yok geleceğin kaygısı, attım kafamdan.
Bir Allah var bende, Bir de ben.
Bir de hâlâ ben olamayan ben.
Dünyanın merkezi,her yükün eşşeği,
Bir ben miyim deli?
Kimin ne yiyip içeçeği, hele ne diyeceği!
Bıraktım artık;
Yaradan düşünsün,
Geçmişi ve geleceği.
Bundan sonra bir ben bir de keyfim!
Kahyayı kovdum.
İçimdeki beni,çıkarıp yerlere vurdum.
Vicdanım rahat.
Bundan sonra böyle,
At kafandan düş yat......
Biri
Biri yazarak kelâmın ateşini yüreğinde hisseder;
Biri okur bunu, her cümlenin içinden yeni bir dünya kurar.
Biri dinler, sesin gölgesinde kendi yankısını duyar.
Biri hem yazar hem okur hem dinler,
Sözün bütün ağırlığını omuzlarında bir ömür taşır durur.
Biri de vardır ki,ne yazar,ne okur,ne de dinler…
En güzel işi; Biri’lerinin canına okur.
Sözü anlamayı yük sayar, sükûtu bile kendine dert edinir.
Bilmez ki: Sözü küçülten, kendini eksiltir.
Kelâmı boğan, sesini yitirir.
İnsan eksildikçe değil,söz çoğaldıkça büyür…
Karga Sürüsü
Bu sabah yine kuş sesleri ile uyandım.
Gökyüzüne baktım, bir karga sürüsü, bizim tarlaya kondular.
Koştum...Tarlaya vardım;
Dün attığımız buğdayı yiyorlar.
“Yediğiniz buğday benim,kul hakkıdır” dedim.
Biri cevap verdi,”yukarıdan bakınca miri” gibi göründü.
Diğeri;“Bir tane ile de olsa ateşten koru kendini”...
Tebessüm ettim.
Uçup gittiler...…
Sonra rüzgârın yönü değişti,
Toprak hafifçe kokusunu saldı,sanki “üzulme” der gibi.
Güneş de yüzünü gösterdi.
“Kimini kurt yer kimini kuş yer”,“kalanı da toprağın gönlü bilir.”
Elimi toprağa soktum,nemini hissettim, sabrını, sessizliğini…
Bugün eksilen değil, çoğalan bir şey vardı sanki.
Kargalar uçup gitti ama, bıraktıkları boşlukta bir umut uçuyordu,
Kanat sesine karışan bir ses:“Rızkı veren, yeniden yollar.”
Yürüdüm ağır ağır,her adımda toprağın nabzını dinleyerek,
Ve tebessümüm büyüdü—çünkü biliyordum:
Bazen kayıp gibi görünen şey,aslında yolun kendisi.
Bende Gülmedim
Bir kadın tanıdım,tanıdıkça sevdim.
Aşkı da kendi gibi saf, kendi gibi inceydi.
Bir gün,“Ne iş yaparsın?” dedi.
“Yazarım,” dedim, “Şiir yazarım”...
“Bana da bir şiir yaz,” dedi.
“Ne yazayım?” dedim.
“Gülmeyi anlat…” dedi.
“Gülmedim ki,” dedim.
Sustuk, sonra kalktı, gitti, bir daha geri gelmedi.
Belki;Gelseydi,birlikte gülecektik.
Leyla
Leyla,cisim değil,mevsim.
Leyla,heves değil,nefes.
Leyla,karşılıksız aşk.
Leyla,vazgeçilmiş dünya.
Leyla,umutsuz sevda.
Leyla,dün bugün yarın.
Leyla’dan önce dünya,
Leyla’dan sonra dünya.
Leyla,güneş,
Leyla,ateş.
Leyla,yara,
Leyla, kanayan yaraya şifa.
Leyla,bitmeyen sevda.
Leyla,başlarda taç,
Leyla,ağarmış saç,
Leyla,af değil, zindan.
Leyla,unutulan zaman.
Leyla,deli olup taşlanma.
Leyla,bir ömür onsuz yaşama,
Leyla,boşluk,
Leyla,yokluk.
Leyla,sonsuzluk.
Leyla aşk.
Leyla azap,
Leyla şarap,
Leyla,çölde serap.
Leyla’yı seven harap,
Leyla’yı sevmeye razıysan,
Leyla,sana,yaşanmış hitap.
Neyden Mey İçer
Ne zaman sazı alsam elime,
Yanık bir türkü düşer dilime.
Fakirliğin derdi bir yandan sıkar,
Bir de gurbet çöker üstüme.
İnsanoğlu bir fani, ömür tez geçer,
Gelip geçen bilmez, neyden mey içer.
Felek vursa yıkılmam sanırdım,
Günden güne, ben biter oldum,
Yazlar geçti bahar geçti de kış oldu,
Başıma karlar yağdı savruldum.
İnsanoğlu bir fani, ömür tez geçer,
Gelip geçen bilmez, neyden mey içer.
Mecnun gibi gezdim diyar diyar,
Bu ayrılık söyle benden ne ister?
Can dediğin bir kuştur, uçar da gider,
Bu fani dünyada kim kime yeter?
İnsanoğlu bir fani ömür tez geçer,
Gelip geçen bilmez, neyden mey içer.
Karektersiz Ya da Bozuk Ya da Her İkisi
Rızkı veren Hüda’dır, kula minnet eylemem dedi , kalkıp el öpmeye gitti…
Ama öyle bir gitti ki,sanki el değil makamın gölgesi kutsanacak!
Sanki eğilmek erdem,düz durmak ayıpmış gibi.
Dilinde tevazu,gözlerinde çıkarın ince çizgisi!
Her adımında bir iç çekiş,her iç çekişte bir hesap vardı.
El öperken yüzündeki tebessümü gören, sadakat buymuş sanırdı!
Oysa her kıvrımında “gör beni” diye bağıran, küçük bin gösteriş vardı!
Rızkı veren Hüda’dır derdi amma,
Hüda’nın adını, insanın gözündeki parıltıyı yakalamak için;
Bir perde gibi kullanırdı.
Sonra elini çekerken,kalbinde ne minnet, ne mahcubiyet,
Yalnızca iyi oynanmış bir rolün huzuru kaldı ...
Sabır
Sabır neden bu kadar zor?
Bilirim sabır ilk tekidir, gerisi değildir.
Bazı şeylerin gelmeyeceğini bile bile sabretmek neyin nesidir?
Sabır neden bu kadar zor?
Yoksa;insanın içindeki en eski yangın beklemek midir?
Bilirim, sabır ilk tepkidir,gerisi eksiktir, yarımdır,
Çoğu zaman kendini kandırmaktır.
Bazı şeylerin gelmeyeceğini bile bile sabretmek…
İşte o, insanın kendi kendine kurduğu en sessiz tuzaktır.
Gelmez bir kapıyı gözler durursun,
İçerden ayak sesleri uydurur kalbin,
Kilidi olmayan bir kapıya anahtar arar aklın.
Sabır bazen bir duvar değil,
Yavaşça içini kemiren bir oyuktur.
Gülümsemeyi öğretir yüzüne,
Ama içindeki gölgeyi büyütür.
Yine de sabredersin;
Çünkü vazgeçmek, kabul etmekten daha zordur.
İnsan, olmayacağını anladığı şeylere bile,
İçinde küçük bir “belki” bırakmadan yaşayamaz.
Ve bil ki; en acı sabır, zamanı değil,kendini beklemektir.
Sırça Köşk ve Taş
Bir parça toz konmuştu,şeffaf düşlerimize,
Görmek yeterdi,fakat bakmak bile ağır geldi.
Gönül evimizde camlar biraz kirlenmiş diye,
Kimse bir bez alıp,o tozu silmek istemedi.
Oysa bir avuç su, birazcık şefkat kafi idi,
Güneşi,yeniden buyur ederdik içeri.
Lakin kolay geldi onlara, yakmak yıkmak akdi,
Seçtiler balyozla,dağıtılan kederi.
Şimdi her yer keskin, her yer tuz buz...
Artık ne kir kaldı geride, ne de manzara,
Cam bitti, çerçeve küstü, boşluk baki.
Temizlemek kolaydı oysa, açtılar derin bir yara,
Kırınca aydınlandı mı sanki dünya?
Sitem
Gelmeyeceksin biliyorum, Karanlık, içime çöken ebedi zindan,
Ne dua yetişir,ne de bir ferman...
Vuslat hayal oldu, umut beklenir mezar taşından,
Güneş doğmaz,hayalin bile silindi gözlerimden,
Vuslat yok!
Umut yok!
Sabah da olmaz!
Ölüm susar,gam sözlerimden.
Kapılar kapalı!
Sokaklar hep çıkmaza..
Kavuşmak yok!
Sonsuz ayrılık yazılmış anlımıza.
Geçmez sandığım gençliğim geçti,
Bitmez dediğim ömrüm bitti,
Hayran hayran aynada baktığım yüzüm,
Yüzümde derin çizgiler...
Bir de yüreğe oturmuş,koskocaman bir hüzün.
Sözün bittiği günleri yaşıyorum,
Ağlama iki gözüm...
Son Sigara
Son bir siğara daha yak, gece ağır,sessiz ve kara,
Küllere sinmiş hatıramız var daha...
Gözlerimde yanan kıvılcım sönmeden önce,
Dumanında saklı son cümleler var hâlâ.
Son bir siğara daha yak, İçimde fırtına koparan,
Küllük dolusu suskunluk, elimde senden kalan.
Son bir sigara daha yak, dumanıyla kalp çizelim..
Ateşin üstünden geçelim.
Sonra bir sigara daha yak!
Yarım kalmış aşkları,
Yaşanmış acıları,
Tütüne sar sevdanı,
Kağıdına yaz adını!
Rüzğara vereyim,
Alıp götürsün hatıranı...
Ve İnsan Aldandı
Bir gün bir kitap yazacak olsaydım adı ***Ve İnsan Aldandı” olurdu.***
Bir fısıltı düştü kulağa, karanlığın içinden,
İnce ve sinsi....
Bir sevda düştü kalbe.
Daha çok olsun, daha yüksek olsun...
Daha parlak olsun “dünyam” dedi.
Nefsin hoşuna gitti,
Bir makamın gölgesini,
İki alkış, üç kuruş menfaatini,
Unuttu, adaletin terazisini,
Sözünden caydı, özünü sattı,
Ve İnsan Aldandı!
Nefis, ateş gibi üfledi içinden,
Kibrin dikeni sarınca, kalbi derinden,
Vicdan susup merhamet göçünce,
Ve insan aldandı böylece!
Bir avuç altın, bir tomar kağıt,
Gözünü kör etti hakikate,
Bir fakir düştü kapısına, bir de zengin,
Fakiri kovdu, zengin geçti, baş köşeye...
Ve insan aldandı böyle, kimbilir kaç kere!
Göz kamaştırdı gülüşler,
Geceyi süsledi bedenler,
Bir anlık lezzet için,
Geçti, bir ömürlük izzetten,
Ve insan bir daha aldandı gerçekten!
Toprak kayarken sessizce, ayağının altından,
Ebediyet çağırırken onu uzaklardan,
Dünya zindanında zincir vuruldu ayaklarından,
Yol belliydi, uyarı çoktu, ama kulaklar sağırdı,
Mühür vuruldu kalbine, gidemedi öteye,
Ve insan aldandı! Böyle kaç kere.
Yabancı
Hani o sokakta yürürdük el ele,
Yağmur yağardı...biz ıslanmazdık seninle.
Şimdi camdan bakıyorum aynı sokağa ,
Sen olmayınca;
Herkes bana düşman, yabancı sanki...
Bir yabancı gibisin,gel artık,
Sensizlik bitsin.
Bir ses ver, duyayım!
Hasretim dinsin.
Dün bizdik, bugün el olduk!
Reva mı bana bu?
Gel artık sevgilim bir yabancı gibisin.
Ne zaman ördük aramıza, biz bu duvarları?
Kimler soğuttu beni senden,unuttun yarınları ?
Gurur dediğin, aşkın celladıymış meğer!
Yakıp kül etti, en masum yaşanmışları...
04:17 Zamanın Kırıldığı Yer
Vakit tam dört on yedi…
Kıyamet dedikleri, bir gece uykusuna misafir geldi.
Önce yer sarsıldı, sonra gök çöktü,
Koca on bir şehir sessizliğe gömüldü.
Önceki,ömre bedel…
Sonraki,geçmişi siler…
Bir baba gördüm; kaskatı kesilmiş bir beton yığınının başında,
Dünyanın en ağır yükünü tutuyordu avucunda.
Ölüm soğuktu!
Gece soğuktu!
Bedenler soğuktu!
Kimse yoktu!
O enkaz yığınlarının arasında, durmuş ve donmuş bir saat!
04:17 de küsmüş akrebi yelkovana…
Ne ileri gidiyor hayat, ne geri dönüyor gidenler.
Yollar yarılmış, toprak içindeki acıyı kaldıramayıp çatlamış.
Binalar kâğıt gibi dağılmış sokaklara.
Neşeyle girilen evler,sessiz sedasız dönmüş kabristana…
En büyük ölüm neydi bilir misin o gece?
“Sesimi duyan var mı?” diye bağırmaktı boşluğa…
Ve sabaha çıkmayacağını bile bile uyumak oldu soğukta…
Veda Makamı
Hangi mevsimden kalmış,hangi dilde yazılmış bu eski şarkı?
Aynada gördüğüm yüz,senden çoktan vazgeçmiş bir yabancı.
Kırık bir şişenin dibinde kalmış sensizliğin ve acının tadı.
Yüreğimde hapsolmuş, susturulmuş, son bir sancısın artık.
Bu bir veda değil, yarım kalmış bir şarkının makamı.
Bir daha asla çalınmayacak,tutulmayacak o eski notaların yası.
Eski bir veda makamıdır bu,durmadan içimde çalan.
Ne susturanı var,ne de yeniden başlatanı.
Gözlerin denizi, ben o denizde boğulmayı seçtim bile bile.
Şimdi her dalga bir mazi oluyor;siliyor gülüşümüzü seninle.
Kıyıya vuran her köpükte son bir kez daha, sana dokunuyorum,
Kayboluyorsun, kumlara yazdığımız “aşkım” yazısı gibi.
Hangi rüzgar savurdu bizi, şu bilinmez limana?
Biliyorum geri gelmeyeceksin;
Gelmesen de, bıraktığın o his...
O bir yanık leke gibi,ruhumun tam ortasında.
Ne silinir, ne unutulur,ne de başkasıyla kapanır asla.
Güneş Olmak
Bazen düşünüyorum,
Nedir bu dünyanın hali?
5N1K sorular dolaşıyor aklımda.
Hepside cevapsız.
Aslında hepsi cevaplı.
Ama anlatamıyorum.
Anlatsam dinlemiyorlar.
Son vazgeçiyorum sorulardan ve cevaplardan.
Bana ne diyorum.
Ben güneşim, onlar dünya.
Dönüp dursunlar etrafımda.
Yüzünü dönen ısınır,
Sırtını dönen üşür karanlıkta.
Kimi yakınımda yanar,
Kimi uzağımda donar.
Kimi “neden bu kadar sıcak” diye yakınır,
Kimi “niçin bu kadar soğuk” diye ağlar.
Kimi "nasıl böyle olur" diye hayret eder.
Ben yine de doğarım her sabah,
İsteselerde istemeselerde batmam.
Işığım aynı ışık,
Değişen sadece açıları,
Durdukları yer, bakış açıları.
Bazısı “fazla parlaksın” der, gözlerini kapar.
Bazısı “hiç ışığın yok” der, kördür çünkü.
Ben ne fazla parlarım ne de sönerim,
Sadece varım.
Bazen bir bulut geçer önümden,
Kendi gölgesini bana yükler. “Sen karardın” der.
Oysa sadece kendi gölgesinde boğuluyor.
Ben yine de yanarım.
Sessizce, inatla,
Kimse anlamasa da,
Kimse dönmese de.
Çünkü güneş olmak,
Başkalarının dönmesine bağlı değil.
Güneş olmak,
Kendi ateşini taşımaktır sonsuza kadar.
Ve bir gün, belki bir tek gezegen
Gerçekten döner yüzünü bana,
O zaman anlar: asıl ısınan, asıl yaşayan,
Asıl aydınlanan kendisiymiş.
Huzursuzluk
Bazen rüyamda muhteşem evler görüyorum,
Kapısında yazıyor
'' Bu ev sen إِنَّ ''.
'' Bu ev sen ﺱ ''.
İçeri giriyorum,
Bazen merdiveni yok,
Bazen penceresi,
Bazen sıvasız,
Bazen boyasız,
Bazen kapısı yok,
Bazen hasarı çok.
Uyanıyorum, bir huzursuzluk,
Kalbimden ruhuma, Ruhumdan bedenime geçen bir huzursuzluk, Biliyorum bu benim dünyam.
Biliyorum bir şeyler eksik
Bir şeyler yarım.
Bazen saraylar görüyorum rüyamda,
Muhteşem, altın işlemeli,
Mermer sütunlar gökyüzüne uzanıyor.
Ama içerisi karanlık.
Öyle bir karanlık ki, Işık yakmaya çalıştıkça daha da koyulaşıyor.
Avizeler sönük, kristaller toz içinde.
Duvarlarda aynalar var ama yansıtmıyorlar beni;
Sanki ben orada yokum.
Sadece gölgem yürüyor, yalnız başına.
İçeri giriyorum, ayaklarım soğuk taşlara değiyor.
Her adımda bir ses duyuyorum,
Uzaklardan gelen,
Kendi sesim gibi ama daha eski, daha yorgun:
“Burası senin. Ama sen buraya ait değilsin.”
Merdivenler yarım kalıyor.
Çıkmaya çalışıyorum, basamaklar bitiyor,
Boşluğa adım atıyorum.
Düşmüyorum ama yükselmiyorum da.
Havada asılı kalıyorum, ne yukarı ne aşağı.
Pencereler var, dışarıyı gösteriyorlar;
Bahçeler yeşil, deniz mavi, güneş parlak...
Ama camlar kırık değil, sadece yok.
Rüzgâr giriyor, perdeler yok,
Perde yerine gölgeler uçuşuyor.
Bir oda buluyorum, içinde bir koltuk.
Oturuyorum.
Koltuk rahat ama soğuk.
Karşımda bir masa, üstünde bir ayna.
Aynaya bakıyorum;
Yüzüm orada ama gözlerim boş.
Sanki ruhum dışarıda kalmış,
Bedenim yalnız başına rüyada dolaşıyor.
Uyanıyorum.
Kalbim hızlı çarpıyor, boğazımda bir yumru.
Biliyorum bu benim dünyam.
Muhteşem ama eksik.
Güzel ama karanlık.
Tam ama yarım.
Bir şeyler eksik.
Bir şeyler yarım.
Belki o evin kapısına gerçekten
“Bu ev senin” yazmıyordu.
Belki “Bu ev sensin” yazıyordu.
Ve ben hâlâ o evi tamir edemiyorum.
Çünkü anahtarı içimde bir yerde sakladım,
Ama nerede olduğunu unuttum.
Huzursuzluk işte tam orada başlıyor.
Rüyadan uyanınca değil,
Rüyadayken anladığım anda...
Sen Aslında Yoktun
Ey gözleri ceylan, kaşı hilal, boyu selvi,
Kirpiği ok, dudağı bal, yanağı al sevgili!
Sen aslında hiç var olmadın.
Bazen bir gazelin en mahrem mısrasında gizlendin,
Bazen bir romanın en derin satırında rüyaya döndün.
Kiminin hayali, kiminin hiç doğmamış yâri oldun.
Geceler boyu divanların sayfalarına iliştirilmiş,
Bir nağme gibiydin,
Sabahla birlikte rüzgârda savrulan,
Bir yaprak misali kayboldun.
Adın kâh Leyla oldu, kâh Şirin,
Kâh hiç duyulmamış bir fısıltı.
Seni çağırdığımda titrerdim dudaklarım,
Boş bir kuyuda yankılanırdı adın.
Sen yoktun ama ben vardım;
Gözlerim seni ararken karanlığa alıştı,
Yüreğim seni beklerken taşa kesti.
Her bahar açan gül senin al yanağındı sandım,
Her çağlayan ırmak senin dağınık saçın sandım taradım,
Her esen meltem senin sıcak nefesin sandım yandım.
Oysa sen,hiç yaşanmamış bir masalın,
Yaşanmamış aşkı yaşamamış prensesin,
Soluk rengiydin yalnızca,
Bir bestenin yarım kalmış, iç çeken nağmesiydin.
Ben seni bulmak için dağları aştım, denizleri geçtim,
Sen ise gökyüzümde hiç doğmamış, ebedi bir yıldızdın.
Ah sevgili,seni sevmek bile,
Başlı başına bir yanılsamaydı belki…
Ama bu yanılsama o kadar tatlı, o kadar yakıcıydı ki,
Gerçek denen her şey yanında solarak küle döndü.
Şimdi hâlâ o mısraların arasında usulca geziniyorsun,
Ben ise burada,
Senin hiç var olmadığın bu ıssız dünyada,
Sana can vermek için,
Kanayan kalemimle şiir döktürüyorum.
Ödüm Kopuyor
Zamanın amansız çarkı dönerken, Zihnimin ışıkları bir bir sönerken, Ruhum gurbetinde sessiz yanarken; Seni unuturum diye ödüm kopuyor.
Gözümden silinmez o eşsiz hayat, Hayalin kalbimde en kutsal mabet, Lakin korkutuyor beni bu hayat; Yüzünü unuturum diye ödüm kopuyor.
Ellerim boşlukta seni ararken, Geceler üstüme bir ağ gererken, Hasretin rüzgarı sertçe eserken; Tenini unuturum diye ödüm kopuyor.
Bir fısıltı kalsın isterim kulakta, Gülüşün canlansın her bir durakta, Kaybolursan eğer çok uzaklarda; Sesini unuturum diye ödüm kopuyor.
Her köşe başında izin dururken, Saatler vuslatın nabzını vururken, Hafızam yorulup bir an dururken; Adını unuturum diye ödüm kopuyor.
Yollara düşerim izini sürmeye, Gerek yok gözümle seni görmeye, Korkarım kalbimde mola vermeye; Yolunu unuturum diye ödüm kopuyor.
Güneş her sabah başka doğsa da, Bulutlar derdimi yere sağsa da, Yıllar üzerime toprak yığsa da; Gözlerini unuturum diye ödüm kopuyor.
Kader bu, ayırır bazen yolları, Kırar tutunduğum bütün dalları, Sarmasa da beni o sıcak kolları; Kokunu unuturum diye ödüm kopuyor.
Varlık sancısıyla yanarken içim, Bilmem ki bu dünya ne garip seçim, Aklımda cevapsız binlerce soru; Toprak seni benden önce sararsa, Üşürsün diye ödüm kopuyor..
Cidqi Benâmus
Zannedersin her sözü hikmet, her adımı rahmet.
Ama heyhat!
Özleri çürümüş, bunların her işi riya,
Doğruluk bunlara bar-ı bela.
Dön de bir bak etrafa!
Ortalık cidqi benamus kaynıyor.
Sözler yalan, özler talan…
Vicdanı hangi pazarda,kaça sattınız ulan?
Gideceğiniz yok!
Yuh olsun ulan yuh!
Eskiden ar vardı, haya vardı bu topraklarda.
Mertlik dediğin
Koca bir dağdı.
Çakallar gelmiş,aslanların meydanına dalmış.
Ortalık cidqi benamus kaynıyor.
Dost dersin sırtındaki hançerin izini süremezsin.
Hakkın divanında hakkı,nahak yazanları bilemezsin,
Şimdi kime sırtını dönsen arkandan bir mar gibi...
Sokuyor ulan sokuyor…
Ortalık cidqi benamus kaynıyor.

Q

Yorumlar