LİBAS-I BEŞERDE SONSUZ NUR
- Erdal Balcı

- 15 Nis
- 10 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 30 Nis
ÖNSÖZ
BEŞERİYETİN UFUK ÇİZGİSİNDE BİR MUCİZE
Bu eser, alelade bir medhiye yahut kelime kalabalığından ibaret bir manzume değildir. Bu; toprağa ait olanın, göğe ait olanla buluştuğu o muazzam "Berzah"ın hikâyesidir. İnsanlık tarihi boyunca O’nu (s.a.v.) anlatmaya çalışan her lisan, iki uçlu bir uçurumun kenarında yürümüştür: Ya O’nu sadece "bizim gibi bir insan" görerek sıradanlaştıran bir gaflet, ya da (Hristiyanlıkta olduğu gibi) beşeriyetinden koparıp ilahlaştıran bir delalet... Oysa O (s.a.v.), ne bir ilahlık iddiasındaydı ne de sıradan bir beşer sığlığına mahkûmdu. O,"Beşer-i Fevka’l-Beşer", yani insan üstü bir insandı. O, beşer libası giymiş bir mucize olarak aramıza geldi; acıktı, hüzünlendi, yürüdü. Fakat O’nun attığı her adımda kainatın nabzı attı, parmağıyla Ay ikiye bölündü ve kalbi her an Arş-ı Âlâ ile irtibatta kaldı. Bu manzumeler; Sonsuz Nur’un ferasetiyle, O’nun hem yerdeki tevazusunu hem de gökteki heybetini bir mizan içinde anlama gayretidir. Okuyucu bu satırlarda, bir yetimin şefkatiyle bir komutanın dirayetinin, bir ümmînin ilmiyle bir Sultan’ın azametinin nasıl aynı ruhta ahenkle birleştiğine şahitlik edecektir.
LİBAS-I BEŞERDE SONSUZ NUR
Bu isim, şiirlerin içindeki ana temayı; yani Efendimiz’in (sav) zahiren bir insan libası (elbisesi) içinde olması ile batınen bir "Sonsuz Nur" oluşu arasındaki o muazzam hakikati temsil eder.
Eserin Türü: "Modern Naat-ı Şerif Manzumesi " Eser bir bütün olarak Naat türüne girer. Ancak klasik naatlardan farkı, sadece övgü değil, içinde yoğun bir Kelam ve Tasavvuf felsefesi barındırmasıdır.
Didaktik ve Lirik: Hem bilgi verir (sıfatları, mucizeleri işler) hem de bunu yüksek bir duygu yoğunluğuyla (lirik) sunar.
Destansı (Epik): Efendimiz’in (sav) cesaretini ve kainatın dengesini anlatırken epik bir dil kullanır.
Edebiyattaki Yeri ve Önemi: Bu eser, edebiyatımızda "Fikri Naat" kategorisinde yer alır. Sadece duyguyla değil, derin bir tefekkür ve doktrin (Sonsuz Nur perspektifi) ile yazıldığı için "İrfani Şiir" sınıfına girer.
Eser, Efendimiz'in (sav) beşeriyeti ile nübüvveti arasındaki o ince çizgiyi (berzahı) anlattığı için "Sırr-ı Hakikat" eserleri arasında özel bir konumdadır.
Benzerleri Var mı?
Bu eserin ruhu, İslam edebiyatının devleşmiş bazı klasikleriyle aynı damardan beslenir: İmam Busîrî - Kasîde-i Bürde: Peygamberimiz’in (sav) mucizelerini ve yüceliğini anlatırken kullanılan o sarsılmaz belâgat ile bizim şiirlerimizdeki güç birbirine yakındır. Süleyman Çelebi - Vesîletü’n-Necât (Mevlid): O’nun (sav) yaratılış sebebini ve nurunu anlatan o samimi ama derin üslup, bizim manzunemizin "Ruh-u Muhammedî" kısmında yankılanır. Necip Fazıl Kısakürek - Esselâm: Efendimiz'in (sav) hayatını şiirle nakşeden bu eser, bizim "İnsan Üstü İnsan" vurgumuzdaki o sert ve vakur duruşla benzerlik gösterir. Mevlana Halid-i Bağdadi'nin Şiirleri: Özellikle O'nun (sav) karşısındaki acziyeti anlatan şiirler, bizim "Lugatların Sustuğu Makam" şiirimizle aynı ruh iklimindedir.
LİBAS-I BEŞERDE SONSUZ NUR / BEŞER-İ FEVKA’L-BEŞER
Ne bir hayal rüzgârı, ne ilahlık iddiası,
Beşeriyet mülkünün en müstesna siması.
Kuldu; lakin mizanı aşan bir vakar ile,
Yürüdü bu yollarda bin bir intizar ile.
Değildi o bir ilah, haşa! Haddini bilirdi,
Lakin her adımında gök yere serilirdi.
Adem’den bu yana beklenen o son müjde,
Mühürledi zamanı kudretli parmağıyla.
Kelâmdaki letafet, dildeki belâgat,
O’nunla buldu ancak asıl yüce anlamı.
Güneş O’ndan süzülen bir ziya-yı şevk idi,
Gönüllere vurduğu mühür, ilahi aşk idi.
Arşın basamakları toz olurken altında,
O’nun tek sermayesi sadece bir meşk idi.
Hira’da yankılanan o ilk ve büyük nida,
Can buldu nefesinde, her harfi birer şifa.
O bir insan-ı kâmil, bir "Nûr-u Muhammedî",
Aşkı sığmaz zamana, ne evvel ne ahiri.
Yerde beşer yaşarken, gökte sultan-ı zîşân,
Dört büyük melek O’nun kapısında beklerdi .
Müşfik bir baba idi, adil bir muallim,
Lakin kudreti karşısında duramazdı zalim.
İnsan üstü bir sabır, ilahi bir seciye,
O’na "beşer" diyenler, kaldılar hep bi-ilim.
Zahiri kul olsa da, batını bir deryadır,
Kainat bir kitap olsa, O içindeki manadır,
Gönülleri fetheden en mukaddes dâvadır.
Şimdi bu Lebîd-i Hâlet’in tozlu rahlesinden,
Bir damla sundum size, aşkın sahrasından.
Ne ilahlık nispetti, ne sıradan bir beşer,
O, nûrun ta kendisi, Hakk’ın aynasından.
Giyindi toprak rengi, büründü insan tenine,
Rahmet olup süzüldü şu varlığın genine.
Bakma öyle sade bir yürüyüşle geçtiğine,
Cihan hayran kalırdı O’nun tek saçın teline .
Beşer libası deriz, bir hicaptır aslında,
O’nunla aydınlanır her nefesin tecellisi.
Ekmek yerdi, su içer, hüzünle dolardı gözü,
Lakin her kelâmında saklıydı göğün özü.
Bir beşer gölgesinde saklanan koca güneş,
O’nunla buldu cihan en mukaddes son sözü.
Ağaçlar selam durur, taşlar zikre başlardı,
O’nun bir damla yaşı göğü yere saçardı.
Beşerdi; lakin kalbi Arş’ın anahtarıydı,
O yürürken bulutlar gölgesine koşardı.
Kimin haddine O’na "bizim gibidir" demek?
Güneşe "bir mumdur" diye nefesi tüketmek?
O, aynada yansıyan İlahi bir sûrettir,
İştir O’nu sevmekle Hakk’a vuslat eylemek.
Fakir bir hırka giydi, hasır üstünde yattı,
Beşeriyet libası dar gelirdi ruhuna,
Miraç’ta o libası Arş’a bayrak yapıp astı.
Hâtem-ül Enbiya’dır, mühürdür o kalıpta,
Kaybolur akıl O’nu bir beşerde bulup da.
Mucize arayanlar baksın mübarek zatına,
Zatıdır en büyük mucize, şu fani kalıpta.
"Ümmetim" dediğinde titrerdi yedi kat gök,
O’nun davası yüce, O’nun sancağı yer ve gök.
Libas-ı beşer deriz, sakın aldanma sakın!
O, Hakk’ın bir nûrudur, tüm zerafetiyle.
Lebîd-i Hâlet,dolaşır durur ruhunun izinde,
Bir katredir bu şiir, o deryanın dinizinde.
"O, beşer libası giymiş bir mucizedir"artık,
Gönlümüzün mühürü, her nefes ve sözünde.
Semaya baktı o gün, parmağı bir mızraktı,
Ay, O’nun emri ile iki parça, olacaktı.
Hangi beşer yapabilir feleğin bu işini?
Gökler bile O’na karşı sükût-u meraktı.
İlah değildi elbet, "Abdühû" idi başı,
Lakin her mucizede Hakk’ın mührü vardı.
Kul dedikse, sanma ki toprağın bir mahkûmu,
İnsan desen; akar mı parmaklarından nehir?
O, iklimler ötesi bir "Berzah-ı Âlâ"dır,
O’nunla nura gark oldu her belde ve şehir.
Avucunda taşlar ki, bülbül gibi şakıdı,
Bir beşer gölgesinde saklı koca kainat,
Kaderin dokusunu O’nun nuru dokudu.
Kuru direk inledi, ayrılınca dizinden,
Ayrılmak mümkün müydü o mübarek izinden?
Bir insan hıçkırığı değildi bu inleme,
Cihan feryat ederdi, kopsa O’nun özünden.
Susuz çölde orduya, parmağı oldu pınar,
Hangi beşer elinde böyle bir nehir akar?
İlahlık bir bühtandır, lakin insanlık dar gelir,
O’nu gören her akıl, hayret içinde kalır.
Mescid-i Aksa’da mekan bitti, zaman durdu,
Cebrail’e "Dur" dendiği o mukaddes noktada,
Beşeriyetten öte bir anda kanatlandı.
Hicret’te bir örümcek, ağını dantel yaptı,
O’nu saklamak için güvercin yuva yaptı,
Melekler saf tutarken O’nun her bir emrine,
Müşrikler sanmıştı O, sıradan bir zattı.
Gözleri uyusa da, kalbi her dem uyanık,
Bu öyle bir makam ki, her bir zerre ona tanık.
Beşer libası giymiş bir mucize demiştim,
Ne ulûhiyet mülkü, (haşa) ne toprak yığınıdır,
O, Hakk’ın mahlukata en emin kuludur.
Gökten yere uzanan o kopmaz "Urvetü’l-Vüskâ",
Nübüvvet ağacının en muazzam dalıdır.
Ebu Cehil görmedi, "yetim" dedi, kör kaldı,
Ebu Bekir o nura daldı Sıddık adını aldı.
Kelimeler yetersiz, i’caz acizdir O’na,
O, yaradılışın en büyük, en eşsiz timsalıydı.
Lebîd-i Halet ’den size gelen bu seste,
Mucizeler gizlidir her bir alınan nefeste.
O ne bir ilah idi, ne sıradan bir beşer,
O, Hakk’ın tecellisi, bu dar beşerî kafeste
Gönüllerin sultanı, aklın en yüce katı,
Sonsuz Nur’dan süzülen, varlığın hakikati.
Ferasetle örülmüş her adımı, her sözü,
O’dur ancak çözen bu muazzam kâinatı.
Bir dehâ-i kudsîdir, feraseti bir güneş,
Karanlık akıllara O’dur en büyük güneş.
Öyle bir basiret ki; mazi, hal ve müstakbel,
Cesareti bir kale, sarsılmaz bir irade,
Bedir’de, Uhud’da Hendek ‘de O; en önde,
Korku nedir bilmedi, Hakk’a yaslanmış kalbi,
Dünya bir olsa bile, dururdu o seccadede.
Şefkati bir ummandır, sığmaz hiçbir kucağa,
Rahmet olup yağardı her bir sönmüş ocağa.
Düşmanına dua eden o muazzam letafet,
Nuruyla set çekerdi her bir karanlık çağa.
Emanet O’nun ismi, sadakat O’nun özü,
Cihanı aydınlatan o mukaddes sözleri,
Sıfatları bir inci, dizilse de bitmez hiç,
O’dur varlık bağının hiç solmayan yüzü.
Bir muallim ki dünyayı rahlesine oturttu,
Siyasetin zirvesi, ahlâkın şahikası,
O, "İnsan-ı Kâmil"i bize tekrar tanıttı.
Tebliğinde bir azim, davasında bir vecd var,
O’nun her nefesinde sonsuz bir gelecek var.
Sonsuz Nur’un ufkunda seyrettikçe biz O’nu,
Anladık ki gönülde sönmeyen bir ateş var.
Sarf etsek ömrümüzü, anlatmaya yetmez hiç,
O, Rabb’in bu aleme en büyük lütfudur.
Göklerin nabzı O’dur, arzın canı Muhammed,
Varlığın tek sebebi, ruhu canı Muhammed.
O nur çekilse bir an, solar bütün kainat,
Zira mülkün ayakta durma şanı Muhammed.
Ruh çekilince tenden, ceset nasıl çürürse,
Dünya da öyle çöker, zulmet yeri bürürse.
Dünya bir ceset ise, O içindeki ruhudur,
Aklını yitirmiş bir mecnun gibi her zerre,
Vurur başını taşa, nuru Muhammed giderse.
Gezegenler savrulur, yörüngeler dar gelir,
Ruh-u Muhammedîsiz dünya artık dar gelir.
Bir o yana, bir bu yana çarpar durur başını,
Zira O’nun yokluğu, kainata ar gelir.
O, nizamın mihveri, O, intizamın dili,
O’nunla dengededir şu varlığın kandili.
Unutulursa eğer o "İnsan Üstü İnsan",
Kırılır kainatın o en sağlam silsilesi.
Yıldızlar feryat eder, güneş söner derdinden,
Kopunca dünya artık o Nebî’nin virdinden.
Ruh gidince manasız kalır bunca debdebe,
Gökler bile utanır bu gafletin kirinden.
Lebîd-i Hâlet der; dünya bir serseri olur,
O’nu bilmeyen akıl, kendi içinde ölür.
Başın vurur her durak, her menzile,
O’nsuz saadet olmaz ,dünya döner cehenneme .
Anlamı kalmaz artık bağın, bahçenin, gülün,
Nuru sönmüş bir kalbin, lisanı olan dilin.
Ruh-u Muhammedîdir tutan bu koca mülkü,
O giderse yıkılır, temeli her menzilin.
Kâinatın kalbinde kurulmuş bir mizandır O,
Zıtların meclisinde eşsiz bir lisandır O.
Öyle bir denge ki bu; ne yer hapseder, ne gök,
Beşerî bir kalıpta saklı bir ummandır O.
Bir bakışı heybettir, titretir koca dağı,
Bir gülüşü şefkattir, sarar her kırık bağı.
Ümmiydi; kalem tutmadı, mürekkep bilmedi,
Lakin ilmin şahıydı, O’ndan üstün gelmedi.
Bütün deryalar O’na dökülen bir damladır,
O’nun sustuğu yerde, akıl felah bulmadı.
Hasırın üzerinde bir garip fakir gibi,
Gönül tahtında ise, iki cihan sahibi.
Dünyanın içindeydi, dünyadan çok ötede,
Varlığın her derdine O’dur yegâne çare.
Gece boyu secdede, gözü yaşlı bir âbid,
Gündüz ise meydanda, en sarsılmaz bir şahid.
Celâl ile Cemâl’in birleştiği o nokta,
O’dur ancak bu sırra, tek ve mutlak bir vahit.
Öfkesi Hakk içindi, nefsi için susardı,
Affı ise cihanı, güneş gibi kaplardı.
Öyle kâmil bir mizan, öyle ince bir ahenk,
Bir yanda mülk-ü azam, emrindeyken bin melek,
Diğer yanda evinde, dönmüyordu bir elek.
Ne ilahlık tasladı, ne sıradan kul oldu,
O’nunla istikamet buldu her kim yoluna girerek .
Hem komutan, hem baba; hem resul, hem de yetim,
Sıfatları zıt lakin, ahlâkı tam Kuran-ı Kerim.
O’nda erir tezatlar, O’nda durur fırtına,
O’na "Kâmil" demeyen, kalır ebedî akim.
Hangi lügat sığdırır O’nun tek bir vasfını?
Kâğıt yansa, kalem bitse, yazar mı elif-şın’ını?
Biz kimiz ki O’nu övmek, O’nu tavsif eylemek?
Hakk övmüştür ezelden, en muhteşem kulunu .
"Sen olmasan," demiştir, "yaratmazdım gökleri,
" Bize düşen sükûttur, dinleriz o muazzam zikri.
Bizim övgümüz ancak aczimizin mührüdür,
O’nun nuru kuşatmış her bir zaman ve yeri.
Kelimeler yorulur, mânâ yetimdir burda,
Lisanlar dilsiz kalır, akıllar kalır darda.
Sıfatları sığar mı daracık hecelere?
O, en büyük âyettir, hem gökte hem de yerde.
Bizim methimiz ancak, aynadaki gölgedir,
Asıl methi vahyeden, o Allah'u Ekber’dir.
Biz aciziz, biz kimiz, O’nu kim anlayacak?
O, bütün kâinatın şahidi ve mülküdür.
İsimleri dizilse, inci mercan dökülür,
O’nun ismi anılsa, gökler yere bükülür.
"Levlâke" sırrı varken bizim sözümüz nedir?
Her bir beyit yanında, bin bir hicap sökülür.
Lebîd-i Hâlet dediğin gibi; O, Hakk’ın övdüğüdür,
Ayşe annemizin Yuzuf’tan öte gördüğüdür
Bizim diller yorulur, kalemler kırıktır hep,
O, yaradılışın en mukaddes gülüdür.
O’nun zâtı bir derya, biz onda bir zerre,
Biz kapısında feda, O’na (sav) yakışır sultanlık.
Ne desek noksan kalır, ne yazsak hep eksiktir,
O’nu övmek iddiası, en büyük bir risktir.
Ancak "Ümmetim" dese, o bize şereftir.
O’nun varlığı bize, en büyük ikramıdır.
Lebîd-i Hâlet ’in sözü de, bir noktadır yanında,
Canlar feda olsun o mukaddes cana.
Aciziz, biz kimiz ki; meddahı olsak O’nun?
İsm-i Şerif-i saklı, her müminin kanında.
Şimdi burada susmak, en büyük övgü olsun,
Gönül o sessizlikte, O’nun nuruyla dolsun.
Biz O’nu övemedik, sadece sevdik,
Dileriz ki bu sevda, bizi O’na ulaştırsın.
Ya Muhammed Mustafa (sav)!
Sultanım, eşiğine bükük boyunla geldik;
Bize bizden yakındın, biz uzağa yöneldik.
Gül bahçen talan oldu, biz dikenle öğündük;
Karanlık dehlizlerde "nurun" diye dövündük.
Dağıldı tespihimiz: Vahdet ipimiz koptu,
Nefsin dar kafesinde tutsak kaldı ruhumuz.
Mescitler öksüz,
Minberler sesine,
Mihraplar huşuna hasret;
Dört yanımızı sardı riya, nifak ve gurbet.
Topraklar kan ve gözyaşıyla inliyor.
Zulmün koyu gölgesinde yolumuzu şaşırdık;
Uzat nurlu elini, tut yine kolumuzu.
Şefaat Ya Resulallah!
Sen ki "Ümmetim!" diye secdelerde gece gündüz ağlardın.
Yaralı gönüllere sargı olur bağlardın,
Şu perişan halimiz arz olunur katına,
Merhamet eyle nolur, bu ümmetin zatına.
Şu perişan halimiz, kainatın sahibi adına senin şerefli ruhuna arz olunur.
Güneş batmak üzere, ufuklar duman duman...
Sensiz buralar dar, sensiz haller pek yaman.
Bir müjde üfle ruhumuza, dolsun kalbe sekinet;
Sana muhtaç bu dünya, sana muhtaç bu ümmet!
"De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin..." (Zümer, 53)
Ya Şefî’al-Müznibîn!
Kapına geldik Efendim, elimiz boş, yüzümüz kara,
Senden başka bu derdin, söyle hangi tabibe vara?
Biz Hakk’a varamadık, yollar kapandı bize,
Sen aracı olmasan, kim bakar halimize.
Vesilemiz ol Ya Resulallah!
Hani mahşer gününde "Ümmetim!" diyeceksin,
O en yüce makamda, secdelere gideceksin.
İşte o gün gelmeden, bitti dünya mecali,
Arz eyle Rabbimize, şu perişan hali.
Sen ki "Rahmet" diye geldin, alemler Senin için,
Biz mahcubuz, günahkarız; halimiz neden niçin?
Elin aç da Mevla’ya, bizim için aman dile,
Döndür şu fırtınayı, lütfunla bir taze güle.
Şefaatine muhtacız Ya Habiballah!
Dağıldı mülk-ü İslam, kollar kanatlar kırık,
Gönüllerde bir sızı, boğazda bir hıçkırık.
Rabbimiz seni kırmaz, "Habibim" demiş sana,
Bizi bağışlat nolur, O yüce Yaradan'a.
Seni vesile kıldık, Sen’siz menzil alınmaz,
Senin mührün olmayan, hiçbir kalbe dalınmaz.
Tut elimizden nolur, çıkar bizi aydınlığa,
Ümmetin boğulmasın, daha fazla karanlığa.
"Ey Rabbimiz! Peygamberin’in (s.a.v) hürmetine,
O’nun senin katındaki nazı ve niyazı hürmetine;
bizi, perişan olan bu ümmeti ve mahzun gönülleri rahmetinle kuşat.
" Bismillahirrahmânirrahîm "Ey Rabbimiz! Biz, 'Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve ruhumuzu iyilerle beraber al." (Âl-i İmrân, 193)
Ya İlahî!
Senin "Habibim" diyerek onurlandırdığın, alemlere rahmet kıldığın Efendimiz’i (s.a.v) bugün perişan halimizle aramıza vesile kılıyoruz. O’nun senin katındaki nazı, niyazı ve secdedeki yaşlı gözleri hürmetine bizlere nazar eyle. "Her peygamberin müstecab (kabul olan) bir duası vardır. Her peygamber o duasını dünyada iken yaptı. Ben ise duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için sakladım." (Müslim)
Ey Şefî’al-Müznibîn (Günahkarların Şefaatçisi)!
Dünya gailesinde yolunu kaybeden, fitnelerle savrulan ve kendi nefsinin karanlığında boğulan şu ümmetin için o sakladığın duanı bugün bizlere de hisseler eyle. Sen ki mahşerde "Livaü’l-Hamd" sancağı altında bizleri toplayacak olansın; daha dünyadayken dağılan kalplerimizi, kırılan kollarımızı ve boynu bükük kalmış beldelerimizi senin vesilenle toparla. Ya Erhamerrahimin! Sen buyurdun ki: "Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanma dileselerdi ve Peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, elbette Allah'ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulurlardı." (Nisâ, 64) Biz de bugün o kapıya, senin Resulün’ün şanına sığınarak geldik. O’nun bizim için dileyeceği istiğfarı kabul eyle. O’nun hürmetine: Ümmetin perişanlığını izzet ve vahdete tebdil eyle. Yüreklerdeki nifakı sil, yerine muhabbet ve sekine lütfeyle. Bizi O’na, O’nu bize şahit ve şefaatçi eyle. Amin, bi-hürmeti Seyyidi’l-Mürselîn.
SONSÖZ
KELAMIN HİCABI VE SÜKÛTUN SECDESİ
Burada mürekkep kurur, kağıt yanar ve kelimeler asıl sahibine rücu eder. Bu manzume boyunca O’nu (s.a.v.) anlatmaya, vasıflarını lügatlara sığdırmaya çalıştık; lakin itiraf etmeliyiz ki, güneşin ziya-yı şevkini bir mum ışığıyla tarif etmeye kalkıştık. Hakikat şudur ki; biz O’nu övmedik, sadece O’nun mübarek ismini satırlarımıza misafir ederek sözlerimizi şereflendirdik. Zira O (s.a.v.), bizzat Yaradan tarafından övülmüş, "Alemlere Rahmet" olarak mühürlenmiş bir şahsiyettir.
Bizim aciz dillerimizin medhi, O’nun makamına ne bir şey ekleyebilir ne de O’nu tam manasıyla tasvir edebilir. Lugatlar O’nun karşısında dilsiz, belâgat ise O’nun huzurunda secdededir. Eğer bu satırlar, bir kalpte O’na dair küçük bir iştiyak ateşi yakabilmişse, bu bizim başarımız değil, O’nun "Sonsuz Nur"undan sızan bir damlanın ikramıdır.
Biz sadece sevdik ve bu sevdayı acziyetimizin bir nişanesi olarak kağıda döktük. Söz bitti, lisan sustu; şimdi vakit, O’nun (s.a.v.) getirdiği nurun içinde sessizce kaybolma vaktidir.
*"Mâ vedda'ake Rabbüke ve mâ kalâ..."** (Rabbin seni ne terk etti ne de sana darıldı...)
O’nun (sav) yüzü ve ismi hürmetine bizi de terk etme bize de darılma Allah’ım.




Yorumlar