DİVAN ESİNTİLERİ
- Erdal Balcı

- 29 Mar
- 12 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 30 Nis
Önsöz
Kelimelerin, kalbin en kuytu köşelerinden süzülüp kâğıda dökülmesi, insanın kendi hakikatine yaptığı en çileli ama en mukaddes yolculuktur. Elinizde tuttuğunuz bu eser, geleneğin kadim sesiyle modern insanın içsel çığlığının birleştiği bir noktada hayat bulmuştur.
Bu sayfalarda, bazen Lebîd-i Hâlet mahlasıyla divan edebiyatının o çok katmanlı, hikmetli dünyasında bir sâki ile söyleşecek; bazen de “Kapına Geldim” diyen bir kulun, perdeleri kendi elleriyle ördüğünü itiraf eden sarsıcı pişmanlığına şahitlik edeceksiniz. Bu şiirler sadece birer vezin ve kafiye yığını değil; “kendi gölgesini gece sanan” bir ruhun, o karanlığı usulca söndürüp nura ulaşma çabasıdır.
Kitap boyunca üç ana iklimden geçeceksiniz:
Aşkın Ateşi: Sevgilinin mahmur bakışında dünyayı viran eden, zülfünde esir olan bir gönlün lirik feryatları.
İçsel Arınma: Nefse vurulan kilitlerle ruhun kapılarını aralayan, her sahurda bir düğümü daha çözen Ramazan iklimi.
Mutlak Teslimiyet: “Gidecek başka yerim yok” diyerek her şeyi bir kenara bırakıp sadece O’nun adını içindeki solmaz bir yaldız olarak taşıyanların duası.
Şiir, bir arayıştır. Bu kitap da benim arayışımın, bazen bir bülbülün viran olmuş yerdeki sükûtu, bazen de bir dervişin zikriyle vird-i mahabbete dönüşen nefesidir.
Dilerim ki bu mısralar, kendi içindeki perdeleri aralamak isteyen her gönle bir rüzgâr, her susuz kalmış durağa bir katre ummân olsun.
Lebîd-i Hâlet
Perdeler
Rabbim!
Perdeleri ben mi ördüm,
Yoksa sen mi çektin ?
Bunca karanlıkta aradım da,
Bir tek ışığını görmedim?
Madem vardın!
Niye bu kadar gizlendin?
Yoksa gizlenen sen değil,
Körleşen ben miydim?”
Bu kadar yakınken uzak sandım seni,
Bu kadar aşikârken gizli bildim.
Rabbim, perdeleri ben mi ördüm,
Yoksa sen mi çektin?
Karanlıkların içinde dolaştım,
Bir tıkırtı, bir ses, bir iz,
Bir işaret aradım…
Bulutlardan merhamet dilendim,
Gecelerden su aldım.
Taşlara sordum:
“O’nun yolu buradan geçmedi mi?”
Dilim boğazıma düğümlendi.
Neden bunca karanlıkta aratıp,
Bir tek ışığını göstermedin?
Göğe baktım, gök kapalıydı;
Yere baktım, sisli...
Bilemedim;
Ben neredeydim?
Sen neredeydin?
Madem vardın!
Sessizce içimde duruyordun,
Hem de gözümün tam ortasında,
Şah damarımda...
Niye bu kadar gizlendin?
Yıllar geçince anladım:
Gizlenen sen değil,
Körleşen bendim.
Ben kendi duvarlarımın yankısını senin sessizliğin sandım.
Şimdi anlıyorum,
Bütün bir ömrün ağırlığıyla:
Perdeleri ören bendim,
İncelten Sen ...
Ben geç kalmış bir misafirim,
Allah’ım…
Ben seni o kadar uzak sandım;
Uzak yerlerde aradım.
Gözümün önündeydin,
Gözüm kapalı,
Kalbimin kıyısındaydın,
Kalbim kaskatı.
Bu kadar aşikârken gizli bildim,
Bu kadar içindeyken yok sandım.
Kuşun kanadında bile adın yazılıydı,
Ben göğü izledim,
Şimdi anladım:
Bir ömrün bütün gururu
İki saniyelik pişmanlığa sığabiliyormuş.
Gizlenen sen değildin,
Görmeyen bendim.
Kendi gölgemi gece sandım,
Kendi sesimi sessizlik bildim.
Ey her şeyden daha açık olan sır,
Ben sırra körmüşüm.
Ey varlığı varlığımın içinde duran,
Ben kendime sağırmışım.
Günahımla karşıla beni,
Saklanacak ne bir gölgem, ne bir dünüm kaldı.
Yolum daraldı,
Kelamım sustu;
Bir tek senin adın, içimde solmaz bir yaldız kaldı.
Gidecek başka yerim yok,
Dünyanın kapıları çoktan yüzüme kapandı.
Açtığım her defter sayfası,
Bir sitemin, bir tövbenin, bir pişmanlığın kanadı.
Çalacak başka kapım yok,
Ne dosttan haber var, ne bir selam.
Beni benden alan fırtınalar geçti;
Bir avuç küle döndü ömrüm, Bir avuç zaman.
Ey kalbime sır olan kudret,
Ben geldim—yorgun, eksik, kırılmış hâlimle.
Ne bir bahanem var, ne bir sitemim;
Sadece eğilmiş bir baş, titreyen bir nefesle
Al beni, ya temizle ya yok et,
Yeter ki sensiz bırakma beni kendime.
Çünkü insanın en taşralı çığlığıdır yalnızlık,
Ve ben o çığlığın tam ortasında:
Bir tek sana dönen bir tövbeyim şimdi,
Bir tek sana açılan bir kapı ararım kendime.
Kapına geldim, kovma Rabbim.
İçeri al benide.
Leyl-i Ramazân
Leyl-i Ramazân’da açılır göklerin rahmeti,
Süzülür âleme nur, söner gönlümün zulmeti.
Bir ince seher yeli dokunur yanan gönlüme,
Düşer kalbime huzur,bir bir açılır sır perdeleri.
Dua vaktidir şimdi, arşa yükselir nefesim,
Affın eşiğinde çöker nefsimin hevesi.
Her lokma bir şükrandır, her yudum bir hikmet,
Oruçla arınır kalp, bulur aslî nefesini.
Bu ayda içime dönüyorum,
Dışarıdaki gürültüyü değil,
İçimde saklı olan sükûtu dinliyorum.
Her gün bir perde kalkıyor gönlümden,
Nefsin dar koridorları,
Genişliyor adım adım.
Kendi içine düştükçe insan,
Hak’ka biraz daha yakın.
Oruç, bir açlık değil artık;
Bir arınma yolu,bir iç aydınlanma.
Gözüm gördüğünü değil, görmesi gerekeni arıyor.
Dilimin tadı susuzlukta değil,sabırda kuruyor,
Bir dua çekiliyor gecenin içine,
Sanki göğe değen ince bir çizgi.
İsmin anıldıkça genişliyor gökyüzü,
Rahmet, görünmeyen kapılardan
Usulca süzülüyor içime.
Sahur vakti,
Uykuyla uyanıklık arasında duran büyülü an.
Ruh, en kırılgan sesleri bile işitiyor o dem.
Bir niyet ediyorum:
Bugün daha az konuşayım,
Daha çok kalbimi anlayayım ben.
Ve gün boyu anlıyorum ki
Orucun en zor yanı açlık değil;
Kendi karanlığını fark etmek,
Sonra o karanlığı usulca söndürmek…
İftar vakti yenilen her lokma,
Bir günahı da siliyor inan.
Bir yudum suyla;
Toprağa düşen bir tohum gibi, yeniden doğuyor insan.
En çok,içimdeki beni konuşturuyor:
Nereden geldim?
Nereye gidiyorum?
Neyin nesiyim?
Hangi yükleri taşımam gerekiyor?
Hangilerini bırakmalıyım?
Her gece biraz daha hafifliyorum,
Her sahur biraz daha açılıyor içimdeki düğüm.
Bu ayda,
Bir yolculuk,
Bir teslimiyet,
Bir derinlik arıyorum.
Nefse kilit vuruyor,
Ama ruhun kapılarını ardına kadar açıyorum…
***
HİCRAN ( Benim İçin Özel Bir Gazel-Ayrıca İlk Yazdığım Gazelim )
Ey yâr-ı bî-vefâ, dil-hâne-i gamda bıraktın sen,
Âh ile yanar gönül, şem‘-i perîşânamda bıraktın sen.
Sîne çâk çâk oldu firâkınla ey meh-i tâbân,
Zülfünle bağladın, hicran-ı zindânımda bıraktın sen.
Âvâre sevdâya düşürdün beni, ey yar-ı dilârâm,
Vuslat hayâl oldu,hicranı-ı meydânımda bıraktın sen.
Tîğ-i cefân değdi, şehîd-i aşk eyledin beni,
Hakkın huzûrunda, niyâz-u fermânımda bıraktın sen.
Gerçi kavuşmak yazılmadı ise tal‘at-ı yâre,
Adını ebediyen, kalbimin dîvânında bıraktın sen
DİVÂN-I LEBÎD-İ HÂLET SEÇKİLER
Cihânın nakşı fânîdir, gönül bir özge hâletmiş,
Bu bezmin sâkîsi aşkın, meyi sonsuz saâdetmiş.
Ne minnet eyleriz deryâya, biz bir katrede varız,
Kenâr-ı dilde her damla, bir ummân-ı hikmetmiş
Erenler bâdesinden nûş edip mest-i ezel olduk,
Bu yolun tozlu her taşı, birer kenz-i hakîkatmiş.
Lisân-ı hâl ile söyler, gören dervîş-i meczûbu,
Cihânın her nefes zikri, birer vird-i mahabbetmiş.
Sükût eyler sanır ağyâr, lâkin kalbe nûr dolmuş,
Zuhûr etti kalemden bak, “Lebîd-i Hâlet” olmuş
***
Gönül mülkü harâb oldu,tesellîden eser kalmaz
Gözümden dökülen hûnâbe dindi, eşk-i ter kalmaz
Nigâh-ı lütfuna müştâk olan bîçâre âşıklar
Ölür hasretle yolunda, cihânda bir nefer kalmaz
Hayâl-i yâre daldıkça, firâkın nârı cân yakar
Bu hicran zulmetinden şems-i tâbân da güler kalmaz
Muhabbet bezmine girdik, şerâb-ı zehri nûş ettik
Bize bu dehr-i fânîde saâdetten haber kalmaz
Ezelden hükm-i takdîrdir, vuslat müyesser olmaz hîç
Cefâ-yı yârdan özge bu dilde mûteber kalmaz
Lebîd-i Hâletâ! Sus, dertli ney gibi inleme artık
Feryâdın göğe çıksa da, kimsede sem' u basar kalmaz
***
Gönül bir bahr-i hûndur ki, kenârı görünmez aslâ
Bu aşkın derdi dermansız, bahârı görünmez aslâ
Ümîd-i vuslat etmez âşık-ı nâlân olan bî-kes
Hayâl-i yâre daldı, gayrı varı görünmez aslâ
Felek cevretse n'ola, baht-ı siyahım rûşen olmaz
Gözümde nûr-ı dîdârın gubârı görünmez aslâ
Güzâr etmez o şâh-ı hüsn, harâb olmuş bu gönle hîç
Sarây-ı kalb-i mehcûrun imârı görünmez aslâ
Muhabbet nârına yandıkça pervâne gibi her dem
Lebîd-i Hâlet’in dilden karârı görünmez aslâ
***
Şeb-i yeldâ nihâyet buldu, rûşen oldu kâşâne
Güneş doğdu cemâlinden, münevver oldu her hâne
Zihî ikbâl ki, nûr-ı dîdenin gerd-i kudûmuyla
Bu kalb-i mürde ihyâ oldu, döndü bâğ-ı rıdvâne
Lebinden sâhib-i i’câz olan bir şerbeti nûş et
Kadeh devretti bezm-i aşkta, can geldi pervâne
Nesîm-i lütfuna müştâk olan bu murg-ı dil şâdî
Gül-i handânını gördü, çekildi künc-i vîrâne
Hüdâ’ya bin şükür olsun ki, vasl-ı yâre erdik biz
Cihân içre saâdet budur, ermez akl-ı devrâne
Lebîd-i Hâletâ! Hamd et, murâdın hâsıl olmuştur
Senin feryâd-ı zârın erdi bir rûz-ı gülistâne
***
Diyâr-ı gurbete düştük, gönül bî-çâre nâlândır
Felek kahrıyla yandıkça, bu cân-ı mürde hayrandır
Cüdâ düştük vatan nûrundan ey dil, şâm-ı hicranda
Gözümden dökülen her katre hûn, bir bahr-i ummandır
Sabâ! Esme bu gurbet elden, râyihân ağyâra kalsın
Bize her dem esen yeller, hazân-ı bağ-ı hicrandır
Gubâr-ı râhına müştâk olan bu murg-ı âvâre
Kafes içre figan eyler ki, gurbet dâr-ı zindandır
Güneş doğsa ne çâre, subh-ı vaslat dûrdur bizden
Bu zulmet-hânede her rûz, nihâyetsiz bir efganandır
Lebîd-i Hâletâ! Sabret, bu devr-i çarha râm olma
Garîbin sığnağı ancak, o sultân-ı cihândır
***
Gül-i ranâ harâb oldu, hazân-ı cevr ü bîdâddan
Cihân ser-tâ-kadem doldu, figân u vaveylâdan
Zihî zâlim ki, şeb-i târı kıldı rûz-ı bî-günâh
Sitem deryâsı cuş etti, bu bî-rahmet nihâddan
Gönül kâşânesi yıkıldı, dest-i nâ-merd-i bîemân
Mürüvvet semti mahrûmdur, adâlet-hân-ı âddan
Dökülen hûn-ı bî-kesdir, zemîni lâlegûn kıldı
Utansın çarhh-ı gerdûn, bu bî-mânâ fesâddan
Melekler girye eylerler, felekler lerziş-i hûnda
Amân yâ Rab! Halâs eyle, bu bed-baht-ı itiyâddan
Lebîd-i Hâletâ! Susma, kalem mızrak olup vursun
Zulüm pâyidâr olmaz, geçer devr-i bedzâddan
***
Hani o bezm-i saâdet, hani o devr-i kadîm
Müncelî idi cihânda bir letâfet-i nesîm
Zaman bir asyâ-yı gerdûn, öğütür ömr-i azîzi
Harâb oldu kâşâneler, kalmadı râyiha-i şemîm
Gubâr-ı mazîye daldıkça bu mürde-dil şâd olur
Şimdi her gûşede feryâd, her nefes bir bî-hîm
Nerde o şîrîn-suhanlar, nerde o ehl-i irfan
Sükût bürümüş âlemi, her yan zulmet-i azîm
Vefâ mürg-ı hümâ idi, uçtu gitti semâya
Bize kalan bu dehr içre ancak bir dert-i elîm
Lebîd-i Hâletâ! Hasretle yak şu cân-ı nâ-tânı
Zira o vakt-i dârâdan kalmadı bir nakş-ı fehîm
***
Nev-bahâr-ı ömrü hazân eyledi dest-i kazâ
Soldu o gonce-i müstesnâ, figan etsin fezâ
Zihî matem ki, şeb-i târ oldu rûz-ı rûşeni
Cân mürg-i dil-i mehcûrda, kalmadı hîç rızâ
Hâk-i siyâh çekmiş o gül-ruhu âgûşuna
Mevt-i nâ-gâh ile bozuldu bu bezm-i safâ
Nigâh-ı lütfu mahrûm eyledi mülk-i cihânı
Hicran nârı yakar cânı, bî-nihâyet bu ezâ
Kâmet-i serv-i revânı devr-i çarh kıldı târümâr
Ağlasın gökte melekler, yerdeki ehl-i bekâ
Lebîd-i Hâletâ! Sabret, bu dehr-i fânîde
Kavuşmak mahşere kaldı, hükm-i Hakk'tır bu kazâ
***
Gülşende ruhun yâdı ile jâle dökülmüş
Sünbül gibi zülfün yine her yâne bükülmüş
Müjgânların okdur dil-i mecrûha urursun
Bin zahm ile sahrâ-yı mahabbet sökülmüş
Lâ’l-i lebinin neş’esi mest eyledi cânı
Peymâne-i aşkın mey-i nâbı dökülmüş
Tâkat mi kalır hüsnüne ey şem’-i münevver
Pervâne-sıfat nârına bin can çekilmiş
Lebîd-i Hâlet eyler sana arz-ı ubûdiyyet
Hattın okuyup safha-i iclâle bükülmüş
***
Gülzâr-ı fenâda nîmet-i dehr mû-be-mû yalan
Zî-kıymet görünen nukûd ü mücevher tamâm yalan
Gerdûn-ı dûn ki bir efsûn-ı pür-faydadır tamâm
Nakş-ı hayâl-i sa’âdet-i hâm u nâm yalan
Mestâne sanma sâgar-ı zehri ki nûş eder gafil
Bâde-i işret ü lezzet-i sâm u bâm yalan
Katre-i eşk gibi mülk-ü cihândan süzül gönül
Kasr-ı zer-nigâr ü darâ-yı ihtişâm yalan
Lebîd-i Hâlet eyleme tekyen bu hâr-ı hışka
Zıll-ı hümâ-yı devlet ü mülk-i makâm yalan
***
Mürg-i revân ki kafes-i tenden figân eder
Per-beste-i hicrân olup ol âşiyân eder
Keşf-i nikāb-ı mâsivâ kılıp eyleye rücû’
Cân bezm-i elest-i vahdete azm-i revân eder
Peymâne-i vücûdu tehî kıl ki subh-ı nûr
Zulmet-serây-ı dilde tecellî-i cân eder
Katre olup ummân-ı bî-pâyâna karıla
Bahr-i bekā vü vuslatı zâtında cân eder
Lebîd-i Hâlet eyleme gayr-ı Hakk’a nigâh
Rûh-ı hümâ ki aslına seyr-i mekân eder
***
Gülzâr-ı dehre gelmiş iken nûş-ı cân gerek
Sâgar-ı işreti ele alıp kâm-rân gerek
Gerdûn-ı pür-cefâya inat eyle iğtinâm
Dem bu demdir ki bezm-i cihândan emân gerek
Lâ’l-i musaffâ mey ile dolsun piyâleler
ahn-ı çemende nâle-i nây u kemân gerek
Sarf eyle nakd-i ömrü reh-i zevk u şevk ile
Her şâm u bâmı sâye-i lutf-ı cihân gerek
Lebîd-i Hâlet eyleme te’hîr-i neş’eti
Fursat-ı ömr-i fânîye zevk-i revân gerek
***
Zâhid sanır ki hırka-i sâfîyle din bulur
Biz bezm-i aşk-ı hûda sıdk-ı yakîn bulur
Mescid-nişîn-i riyâya desinler sa’âdet-mend
Rind-i cihân harâbede kenz-i defin bulur
Nahl-i amel ki sâye-i zühd ile boy verir
Mey-hâne-i muhabbette diller zemîn bulur
Ta’n eyleme bu meşreb-i mestâna ey fakīh
Rûh-ı mukaddes âlemi nûr-ı mübîn bulur
Lebîd-i Hâlet eyleme şekl-i ibâdeti mülk
Gönül sarây-ı Hazret-i Hak’ta makīn bulur
***
Devr-i denîde kadr ü kıymet-i hüner yalan
Arz-ı kemâl eyleme ki zıll-ı keder yalan
Nâdâna lutf u ihsân-ı gerdûn pür-atâ
Dânâya râh-ı mihnet ü rûz-ı beter yalan
Gevher-şinâs-ı dilde safâ-yı meşreb kalmadı
Habbâb-ı bî-bekā gibi her bir eser yalan
Bülbül figân eder yine zâğ-ı siyâh için
Gülşen harâbe-zârdır artık seher yalan
Lebîd-i Hâlet eyleme şekvâ bu nâ-kese
Çerh-i cefâ-şiârda arz-ı zafer yalan
***
Ol şûh-ı cihân bezme gelir nâz u edâ ile
Sîmîn-teni parlar şeb-i târ içre cilâ ile
Pîrâhen-i şeb-nem süzülür ol kad-i nâzikten
Gark-ı letâfet her azâsı nûr-ı safâ ile
Berf-i semen-asâ dökülür sine-i sâfından
Mest-i nigâh eyler bizi ol lutf-ı likâ ile
Lâ’l-i lebi mey-gûn, dehni hokga-i mercân
Cân neş’e bulur lafz-ı şeker-hâ vü nevâ ile
Lebîd-i Hâlet eyler temâşâ-yı ruh-ı yâr
Bezl-i hayât eyler o şâha sıdk u vefâ ile
***
Sahrâ-yı letâfette o şûh-ı cihân gezer
Sîmîn-bedeni nûr-ı safâ mülk-i cân gezer
Bâd-ı sabâ açtıkça o şeb-nem-misâl tülünü
Berf-i semen-asâ o sîne nümâyân gezer
Her kanda ki bastı kadem ol nahl-i nâzenîn
Cennet bağı sanır gören o gül-sitân gezer
Mestâne süzülmüş o çeşm-i siyeh ile bakışı
Tîr-i müjgânı dilde açıp bin dehân gezer
Lebîd-i Hâlet fedâ eyler yoluna nakd-i hayât
Zîrâ o dilber rûh-ı revândır ki hemân gezer
***
Gam-ı hicrânla yanar bağrım, ey mâh-ı cemâl
Sensiz geçen her dem olur ömrüme bin infiâl
Gözlerim yolda, gönlüm sende, dilim âh ile zâr
Gel ki vuslatla bulunsun bu gönül bir i‘tidâl
Geceler sensiz uzar, yıldızlar bile hüzün taşır,
Adını anınca kalbim bir başka âleme ulaşır.
Rüzgârın bile nefesinde hayâlin dolaşır
Sensiz dünya ne bahâr, ne neş’e-i aşkı taşır.
Âhım feleğe varır, gök kubbe titrer nâlemden
Yanar içimde aşkın, nûr doğar her pâlemden
Bir tebessümün yeter, kurtulayım elemden
Gel ey sultan-ı dil, kurtar beni bu melâlimden
***
Gülüşün güle bedel, sözlerin şükker gibi
Sensiz geçen her nefes, aşkıma neşter gibi
Gözlerimde yaş olur, gönlümde sızı gibi
Gel ki bitsin bu firak, kalmasın yara gibi
Kervan-ı ümit geçti, ben kaldım yol başında
İsmin yazılı gönlümün her mezar taşında
Bir gün dönersin diye sabrın bekleyişinde
Dua ederim aşkına her gözyaşımla.
Ey gönlümün sultanı, ey sevdamın menzili
Sensiz eksik bu ömür, sensin bahtımın aslı
Gel de tamam olsun kaderimin çizgisi,
Vuslatınla bulsun nihâyet murâdını bu dil-i bî-kesîa
***
Bir gül açtı gönlümde,zannederken bahar,
Lâkin o bahâr değil, hazânın gölgesiymiş.
Gökyüzü ağlıyordu, her damlada gözyaşı akar,
Sanki benim derdimi yâre duyurmak istermiş.
Şimdi her yer sessiz,neşeyle doluydu her köşe,
Bülbül bile gelmiyor şimdi,viran olmuş bu yere
Bakışların yâd-ı kadîm şimdi, gözlerim seni bekler,
Ne bir ses var ne de bir nefes; ıssız kaldı bu yer.
Ufukta bir yıldız kaydı, bitti bütün hayâller.
Bana kalan, bir hatıra ve dinmeyen bu keder.
***
Ey servi revânım gönlümün tâc-ı girânı
Bir âh ile yaktın cihânın cân u cânânı
Zülfünde esir oldum ben âşık-ı zârânı
Gözler ki siyahdır eder âlemi virânı
Lûtfunla diriltirsin yine âşık-ı nâlânı
Bî-çâre gönül mülk-i gamın şâh-ı perîşân
Her demde seninle dolar âh ile efgân
Bir zerre nazarınla olur âlemde cihân
Lîkin bu dil-i âşıkın yoktur ki âmân
Sen bir gül-i handân ben ise diken-i nâlân
***
Ey mâh-ı felek-tâb-ı cemâlinle dolan şeb
Bir bakışın ile yanar âşık-ı bî-tâb-ı edeb
Zülfün ki siyah ejderha misâl-i serâb
Her telinde bin cânım olur rehine esir hep
Ey gözüyle âlemi yakıp kül eden mahmur bakış,
Sen bir kadeh zehirsin ki baldan tatlıdır içiş.
Kaşınla başlar kıyamet, kirpiğinle biter çağ,
Bir gamzenle bin bahar solar,tebessümünle dirilir dağ.
Gönlüm senin zindanında zincir olmuş âşıkane,
Her nefeste adınla kan revan olur dil-i hane.
Rüyamda bile sürgünüm sana uyanıkken esirin
Ne geceye sığar bu yangın,ne gündüze teslim
Ey servi boy, ey servi gölge, ey servi yemin,
Sana bakarken eğilir gök, bükülür kavs-i kemin.
Dudakların bir katre kan, bir katre şarap, bir katre ateş,
İçen mest olur, içmeyen çöldeki serap heves.
Saçların geceyi kıskandırır, gece ondan utanır,
Her telinde bir asi âşık yâre kurban adanır.
Parmaklarınla yazılmış kader, alınımda mühür,
Sen dokununca silinir ömür, yeniden başlar sürür.
Aşkın bir hançerdir ki saplanır göğsüme usul,
Kan akar da “yine sen” der damla damla bu usul.
Beni öldürsen kurtulur muyum sanırsın ey cellat,
Ölüm bile senden sonra bir boş nakış, bir viran kat.
Gel, son defa bak bana şu fani gözlerinle,
Yok oluşumu seyret, tadını çıkar o derinlikle.
Zira sen bir bahar iken ben dalında kurumuş yaprak,
Sen bir nehir iken ben kıyısında susuz kalmış durak.
Yine de sana yazılır her dize her keder her ah
Sen olmasan kalem kırık, bu mürekkep siyah
Ey dilber, ey belâ, ey ebedî yarım kalan düş,
Sen bir bahane, ben ise hep aynı nakarat: “susmuş”.
Uyu şimdi, yıldızlar senin için nöbet tutsun,
Göğsümde isminle sonsuza kadar çürürüm.
Ey Sen
Ey sen, ey göğsüme saplanmış yıldız hançer,
Bir bakışınla başlar deprem, bir gülüşünle biter âlem!
Kaşların kılıç, kirpiklerin ok yağmuru, gamzen zehirli kuyu,
Düşen düşer, kalkan kalkamaz, ben zaten hep yerdeyim, ey ulu!
Saçların bir nehir ki içinde boğulur bin âşık, bin deli,
Her telinde bir isyan, her dalgasında benim gibi bir enkaz hecesi.
Rüzgâr esse savrulurum sana, fırtına kopsa yanarım sana,
Sen bir yangınsın ki küllerim bile “yine sen” diye bağırır bana!
Dudakların bir kadeh şarap değil, bir kadeh kan, bir kadeh ateş,
İçen ölür, içmeyen çıldırır, ortada kalan ben olurum işte!
Gözlerin iki kara delik, içine çeken sonsuzluk,
Düşüyorum, hâlâ düşüyorum… ve hâlâ kurtuluş yok!
Boynun bir mermer sütun, ama üstünde benim başım asılı,
Her nefeste “sen” yazıyor ciğerim, her öksürükte kan kusuyor dilim.
Elllerinle dokunduğun yer yanar, dokunmadığın yer donar,
Ben ortada kalırım, ne sıcak ne soğuk, sadece yanık bir “ah” olurum!
Sensiz geçen her saniye bıçak, her dakika idam,
Sensiz ben bir harabe, sensiz aşk bir yalan!
Gel, son bir defa bak şu perişan hâlime, şu divane gözlerime,
Gözyaşlarım senin için akıyor, kanım senin için yanıyor deme!
Zira ben zaten senin malınım, senin kölen, senin kurbanın,
Sen bir “gel” desen dirilirim, bir “git” desen paramparça olurum!
Uyu şimdi, ay senin için ağlasın, yıldızlar senin için yansın,
Ben burada, göğsümde isminle sabaha kadar çürüyeyim, yansın!
Çünkü aşk dediğin,en çılgın hâliyle tam da böyle kendi kendini.
Parçalayıp yeniden doğuran bir gazeldir.… Ve ben hâlâ doğuyorum.
Hâlâ yanıyorum.Hâlâ bitiremiyorum seni, ey bela, ey hayat, ey ölüm!
Ey sen
Ey Kaf Dağınının Öte yakasından gelen fırtına sesi, bir bakışınla kesersin her nefesi!
Gözlerin iki kara barut, patlar içimde her dem,Kirpiklerinle vurursun, kan revan olur gönlümün her zerresi.Saçların bir asi nehir, içinde boğulan bin divane,Her dalgasında benim gibi bin enkaz, bin virane, bin âvâre.Rüzgâr esse savrulurum sana, yağmur yağsa ıslanırım seninle, Sen bir sel iken ben kıyında kum, sen bir volkan iken ben lavın içinde!
Dudakların bir hançer değil, bir kadeh zehirli bal, İçen ölür mest olur, içmeyen çıldırır kalır orada.Elllerin dokununca yanar ten, dokunmayınca donar can, Ortada kalırım ben, ne sıcak ne buz, sadece kavrulan bir “yân”!. Aşkın bir deprem ki merkez üssü senin gamzenin çukuru, Yıkılır her şey, kalır geriye sadece senin adınla dolu bir harabe suru!
Sensiz her saniye bir idam sehpası, her dakika bir cellat eli,Sensiz ben bir gölge, sensiz dünya bir mezar, sensiz aşk bir deli! Gel, son bir defa değdir şu perişan ruhuma o mahmur nazarınla, Gözyaşlarım senin için akıyor, kanım senin için yanıyor deme, yalvarma! Zira ben zaten senin mülkünüm, senin esirin, senin kurbanın,
Bir “gel” desen dirilirim, bir “sus” desen susarım ebediyen ânın...




Yorumlar