YORGUN ŞİİRLER - II

Sitem
Gelmeyeceksin biliyorum, Karanlık, içime çöken ebedi zindan,
Ne dua yetişir,ne de bir ferman...
Vuslat hayal oldu, umut beklenir mezar taşından,
Güneş doğmaz,hayalin bile silindi gözlerimden,
Vuslat yok!
Umut yok!
Sabah da olmaz!
Ölüm susar,gam sözlerimden.
Kapılar kapalı!
Sokaklar hep çıkmaza..
Kavuşmak yok!
Sonsuz ayrılık yazılmış anlımıza.
Geçmez sandığım gençliğim geçti,
Bitmez dediğim ömrüm bitti,
Hayran hayran aynada baktığım yüzüm,
Yüzümde derin çizgiler...
Bir de yüreğe oturmuş,koskocaman bir hüzün.
Sözün bittiği günleri yaşıyorum,
Ağlama iki gözüm...
Son Sigara
Son bir siğara daha yak, gece ağır,sessiz ve kara,
Küllere sinmiş hatıramız var daha...
Gözlerimde yanan kıvılcım sönmeden önce,
Dumanında saklı son cümleler var hâlâ.
Son bir siğara daha yak, İçimde fırtına koparan,
Küllük dolusu suskunluk, elimde senden kalan.
Son bir sigara daha yak, dumanıyla kalp çizelim..
Ateşin üstünden geçelim.
Sonra bir sigara daha yak!
Yarım kalmış aşkları,
Yaşanmış acıları,
Tütüne sar sevdanı,
Kağıdına yaz adını!
Rüzğara vereyim,
Alıp götürsün hatıranı...
Ve İnsan Aldandı
Bir gün bir kitap yazacak olsaydım adı Ve İnsan Aldandı olurdu.
Bir fısıltı düştü kulağa, karanlığın içinden,
İnce ve sinsi....
Bir sevda düştü kalbe.
Daha çok olsun, daha yüksek olsun...
Daha parlak olsun “dünyam” dedi.
Nefsin hoşuna gitti,
Bir makamın gölgesini,
İki alkış, üç kuruş menfaatini,
Unuttu, adaletin terazisini,
Sözünden caydı, özünü sattı,
Ve İnsan Aldandı!
Nefis, ateş gibi üfledi içinden,
Kibrin dikeni sarınca, kalbi derinden,
Vicdan susup merhamet göçünce,
Ve insan aldandı böylece!
Bir avuç altın, bir tomar kağıt,
Gözünü kör etti hakikate,
Bir fakir düştü kapısına, bir de zengin,
Fakiri kovdu, zengin geçti, baş köşeye...
Ve insan aldandı böyle, kimbilir kaç kere!
Göz kamaştırdı gülüşler,
Geceyi süsledi bedenler,
Bir anlık lezzet için,
Geçti, bir ömürlük izzetten,
Ve insan bir daha aldandı gerçekten!
Toprak kayarken sessizce, ayağının altından,
Ebediyet çağırırken onu uzaklardan,
Dünya zindanında zincir vuruldu ayaklarından,
Yol belliydi, uyarı çoktu, ama kulaklar sağırdı,
Mühür vuruldu kalbine, gidemedi öteye,
Ve insan aldandı! Böyle kaç kere.
Yabancı
Hani o sokakta yürürdük el ele,
Yağmur yağardı...biz ıslanmazdık seninle.
Şimdi camdan bakıyorum aynı sokağa ,
Sen olmayınca;
Herkes bana düşman, yabancı sanki...
Bir yabancı gibisin,gel artık,
Sensizlik bitsin.
Bir ses ver, duyayım!
Hasretim dinsin.
Dün bizdik, bugün el olduk!
Reva mı bana bu?
Gel artık sevgilim bir yabancı gibisin.
Ne zaman ördük aramıza, biz bu duvarları?
Kimler soğuttu beni senden,unuttun yarınları ?
Gurur dediğin, aşkın celladıymış meğer!
Yakıp kül etti, en masum yaşanmışları...
04:17 Zamanın Kırıldığı Yer
Vakit tam dört on yedi…
Kıyamet dedikleri, bir gece uykusuna misafir geldi.
Önce yer sarsıldı, sonra gök çöktü,
Koca on bir şehir sessizliğe gömüldü.
Önceki,ömre bedel…
Sonraki,geçmişi siler…
Bir baba gördüm; kaskatı kesilmiş bir beton yığınının başında,
Dünyanın en ağır yükünü tutuyordu avucunda.
Ölüm soğuktu!
Gece soğuktu!
Bedenler soğuktu!
Kimse yoktu!
O enkaz yığınlarının arasında, durmuş ve donmuş bir saat!
04:17 de küsmüş akrebi yelkovana…
Ne ileri gidiyor hayat, ne geri dönüyor gidenler.
Yollar yarılmış, toprak içindeki acıyı kaldıramayıp çatlamış.
Binalar kâğıt gibi dağılmış sokaklara.
Neşeyle girilen evler,sessiz sedasız dönmüş kabristana…
En büyük ölüm neydi bilir misin o gece?
“Sesimi duyan var mı?” diye bağırmaktı boşluğa…
Ve sabaha çıkmayacağını bile bile uyumak oldu soğukta…
Veda Makamı
Hangi mevsimden kalmış,hangi dilde yazılmış bu eski şarkı?
Aynada gördüğüm yüz,senden çoktan vazgeçmiş bir yabancı.
Kırık bir şişenin dibinde kalmış sensizliğin ve acının tadı.
Yüreğimde hapsolmuş, susturulmuş, son bir sancısın artık.
Bu bir veda değil, yarım kalmış bir şarkının makamı.
Bir daha asla çalınmayacak,tutulmayacak o eski notaların yası.
Eski bir veda makamıdır bu,durmadan içimde çalan.
Ne susturanı var,ne de yeniden başlatanı.
Gözlerin denizi, ben o denizde boğulmayı seçtim bile bile.
Şimdi her dalga bir mazi oluyor;siliyor gülüşümüzü seninle.
Kıyıya vuran her köpükte son bir kez daha, sana dokunuyorum,
Kayboluyorsun, kumlara yazdığımız “aşkım” yazısı gibi.
Hangi rüzgar savurdu bizi, şu bilinmez limana?
Biliyorum geri gelmeyeceksin;
Gelmesen de, bıraktığın o his...
O bir yanık leke gibi,ruhumun tam ortasında.
Ne silinir, ne unutulur,ne de başkasıyla kapanır asla.
Güneş Olmak
Bazen düşünüyorum,
Nedir bu dünyanın hali?
5N1K sorular dolaşıyor aklımda.
Hepside cevapsız.
Aslında hepsi cevaplı.
Ama anlatamıyorum.
Anlatsam dinlemiyorlar.
Son vazgeçiyorum sorulardan ve cevaplardan.
Bana ne diyorum.
Ben güneşim, onlar dünya.
Dönüp dursunlar etrafımda.
Yüzünü dönen ısınır,
Sırtını dönen üşür karanlıkta.
Kimi yakınımda yanar,
Kimi uzağımda donar.
Kimi “neden bu kadar sıcak” diye yakınır,
Kimi “niçin bu kadar soğuk” diye ağlar.
Kimi "nasıl böyle olur" diye hayret eder.
Ben yine de doğarım her sabah,
İsteselerde istemeselerde batmam.
Işığım aynı ışık,
Değişen sadece açıları,
Durdukları yer, bakış açıları.
Bazısı “fazla parlaksın” der, gözlerini kapar.
Bazısı “hiç ışığın yok” der, kördür çünkü.
Ben ne fazla parlarım ne de sönerim,
Sadece varım.
Bazen bir bulut geçer önümden,
Kendi gölgesini bana yükler. “Sen karardın” der.
Oysa sadece kendi gölgesinde boğuluyor.
Ben yine de yanarım.
Sessizce, inatla,
Kimse anlamasa da,
Kimse dönmese de.
Çünkü güneş olmak,
Başkalarının dönmesine bağlı değil.
Güneş olmak,
Kendi ateşini taşımaktır sonsuza kadar.
Ve bir gün, belki bir tek gezegen
Gerçekten döner yüzünü bana,
O zaman anlar: asıl ısınan, asıl yaşayan,
Asıl aydınlanan kendisiymiş.
Huzursuzluk
Bazen rüyamda muhteşem evler görüyorum,
Kapısında yazıyor
Bu ev senin.
Bu ev sensin.
İçeri giriyorum,
Bazen merdiveni yok,
Bazen penceresi,
Bazen sıvasız,
Bazen boyasız,
Bazen kapısı yok,
Bazen hasarı çok.
Uyanıyorum, bir huzursuzluk,
Kalbimden ruhuma,
Ruhumdan bedenime geçen bir huzursuzluk,
Biliyorum bu benim dünyam.
Biliyorum bir şeyler eksik
Bir şeyler yarım.
Bazen saraylar görüyorum rüyamda,
Muhteşem, altın işlemeli,
Mermer sütunlar gökyüzüne uzanıyor.
Ama içerisi karanlık.
Öyle bir karanlık ki,
Işık yakmaya çalıştıkça daha da koyulaşıyor.
Avizeler sönük, kristaller toz içinde.
Duvarlarda aynalar var ama yansıtmıyorlar beni;
Sanki ben orada yokum.
Sadece gölgem yürüyor, yalnız başına.
İçeri giriyorum, ayaklarım soğuk taşlara değiyor.
Her adımda bir ses duyuyorum,
Uzaklardan gelen,
Kendi sesim gibi ama daha eski, daha yorgun:
“Burası senin. Ama sen buraya ait değilsin.”
Merdivenler yarım kalıyor.
Çıkmaya çalışıyorum, basamaklar bitiyor,
Boşluğa adım atıyorum.
Düşmüyorum ama yükselmiyorum da.
Havada asılı kalıyorum, ne yukarı ne aşağı.
Pencereler var, dışarıyı gösteriyorlar;
Bahçeler yeşil, deniz mavi, güneş parlak...
Ama camlar kırık değil, sadece yok.
Rüzgâr giriyor, perdeler yok,
Perde yerine gölgeler uçuşuyor.
Bir oda buluyorum, içinde bir koltuk.
Oturuyorum.
Koltuk rahat ama soğuk.
Karşımda bir masa, üstünde bir ayna.
Aynaya bakıyorum;
Yüzüm orada ama gözlerim boş.
Sanki ruhum dışarıda kalmış,
Bedenim yalnız başına rüyada dolaşıyor.
Uyanıyorum.
Kalbim hızlı çarpıyor, boğazımda bir yumru.
Biliyorum bu benim dünyam.
Muhteşem ama eksik.
Güzel ama karanlık.
Tam ama yarım.
Bir şeyler eksik.
Bir şeyler yarım.
Belki o evin kapısına gerçekten
“Bu ev senin” yazmıyordu.
Belki “Bu ev sensin” yazıyordu.
Ve ben hâlâ o evi tamir edemiyorum.
Çünkü anahtarı içimde bir yerde sakladım,
Ama nerede olduğunu unuttum.
Huzursuzluk işte tam orada başlıyor.
Rüyadan uyanınca değil,
Rüyadayken anladığım anda...
Sen Aslında Yoktun
Ey gözleri ceylan, kaşı hilal, boyu selvi,
Kirpiği ok, dudağı bal, yanağı al sevgili!
Sen aslında hiç var olmadın.
Bazen bir gazelin en mahrem mısrasında gizlendin,
Bazen bir romanın en derin satırında rüyaya döndün.
Kiminin hayali, kiminin hiç doğmamış yâri oldun.
Geceler boyu divanların sayfalarına iliştirilmiş,
Bir nağme gibiydin,
Sabahla birlikte rüzgârda savrulan,
Bir yaprak misali kayboldun.
Adın kâh Leyla oldu, kâh Şirin,
Kâh hiç duyulmamış bir fısıltı.
Seni çağırdığımda titrerdim dudaklarım,
Boş bir kuyuda yankılanırdı adın.
Sen yoktun ama ben vardım;
Gözlerim seni ararken karanlığa alıştı,
Yüreğim seni beklerken taşa kesti.
Her bahar açan gül senin al yanağındı sandım,
Her çağlayan ırmak senin dağınık saçın sandım taradım,
Her esen meltem senin sıcak nefesin sandım yandım.
Oysa sen,hiç yaşanmamış bir masalın,
Yaşanmamış aşkı yaşamamış prensesin,
Soluk rengiydin yalnızca,
Bir bestenin yarım kalmış, iç çeken nağmesiydin.
Ben seni bulmak için dağları aştım, denizleri geçtim,
Sen ise gökyüzümde hiç doğmamış, ebedi bir yıldızdın.
Ah sevgili,seni sevmek bile,
Başlı başına bir yanılsamaydı belki…
Ama bu yanılsama o kadar tatlı, o kadar yakıcıydı ki,
Gerçek denen her şey yanında solarak küle döndü.
Şimdi hâlâ o mısraların arasında usulca geziniyorsun,
Ben ise burada,
Senin hiç var olmadığın bu ıssız dünyada,
Sana can vermek için,
Kanayan kalemimle şiir döktürüyorum.
Ödüm Kopuyor
Zamanın amansız çarkı dönerken, Zihnimin ışıkları bir bir sönerken, Ruhum gurbetinde sessiz yanarken; Seni unuturum diye ödüm kopuyor.
Gözümden silinmez o eşsiz hayat, Hayalin kalbimde en kutsal mabet, Lakin korkutuyor beni bu hayat; Yüzünü unuturum diye ödüm kopuyor.
Ellerim boşlukta seni ararken, Geceler üstüme bir ağ gererken, Hasretin rüzgarı sertçe eserken; Tenini unuturum diye ödüm kopuyor.
Bir fısıltı kalsın isterim kulakta, Gülüşün canlansın her bir durakta, Kaybolursan eğer çok uzaklarda; Sesini unuturum diye ödüm kopuyor.
Her köşe başında izin dururken, Saatler vuslatın nabzını vururken, Hafızam yorulup bir an dururken; Adını unuturum diye ödüm kopuyor.
Yollara düşerim izini sürmeye, Gerek yok gözümle seni görmeye, Korkarım kalbimde mola vermeye; Yolunu unuturum diye ödüm kopuyor.
Güneş her sabah başka doğsa da, Bulutlar derdimi yere sağsa da, Yıllar üzerime toprak yığsa da; Gözlerini unuturum diye ödüm kopuyor.
Kader bu, ayırır bazen yolları, Kırar tutunduğum bütün dalları, Sarmasa da beni o sıcak kolları; Kokunu unuturum diye ödüm kopuyor.
Varlık sancısıyla yanarken içim, Bilmem ki bu dünya ne garip seçim, Aklımda cevapsız binlerce soru; Toprak seni benden önce sararsa, Üşürsün diye ödüm kopuyor..
Cidqi Benâmus
Zannedersin her sözü hikmet, her adımı rahmet.
Ama heyhat!
Özleri çürümüş, bunların her işi riya,
Doğruluk bunlara bar-ı bela.
Dön de bir bak etrafa!
Ortalık cidqi benamus kaynıyor.
Sözler yalan, özler talan…
Vicdanı hangi pazarda,kaça sattınız ulan?
Gideceğiniz yok!
Yuh olsun ulan yuh!
Eskiden ar vardı, haya vardı bu topraklarda.
Mertlik dediğin
Koca bir dağdı.
Çakallar gelmiş,aslanların meydanına dalmış.
Ortalık cidqi benamus kaynıyor.
Dost dersin sırtındaki hançerin izini süremezsin.
Hakkın divanında hakkı,nahak yazanları bilemezsin,
Şimdi kime sırtını dönsen arkandan bir mar gibi...
Sokuyor ulan sokuyor…
Ortalık cidqi benamus kaynıyor.
ÖMRÜMÜ BİR KAĞIDA VE BİR KALEME REHİN VERDİM
Mürekkep değil akan, damarımın sessiz vaveylası,
Bir ömür rehin düştü, beyazın o devasa tenhasına.
Ben her gece mısraların eşiğinde diz çöktüm,
Ruhumu bir elif gibi bıraktım kalemin fırtınasına.
Söz dediler; geçicidir, uçar gider rüzgarla,
Bilmediler; her harf bir çiviymiş zamanın bağrına.
Ben bin yıllık bir suskunluğu tek bir nokta ile deldim,
Gölgeyi yırtan o altın ışığın, o kadim çağrısına...
Beş kapı önünde bekledim, anahtarım sadece sabırdı,
Mürdeler panayırında diriliş muştusu aradım durdum.
Kalemim; sırdaşım, celladım ve yegane zaferimdi,
Ben hayatın hesabını, kelimelerin mahkemesinde sordum.
Şimdi bir kağıt parçasıdır taşıyan koca bir ömrü,
Hangi sahaf tozunda saklanır bilmem ki bu yangın?
Rehinim çözülmesin varsın, ben bu gurbette yok olayım;
Zira "Lebid-i Halet"ten duyulan, benim en gerçek yankım.
BEN SENİ DUAMDA SAKLADIM
Ben seni duamda sakladım, sonsuzluğa emanet ettim.
Sen beni bir damla gözyaşına hapsettin,
Kendine kul köle ettin...
Şimdi o damlanın içinde boğuluyorum her gece,
Adın dudaklarımda dua,
Acın ciğerimde ateş.
Gözlerimi kapatsam rüzgârınla savruluyorum,
Açsam seni arıyorum,
Her yerde izini sürüyorum.
Zincirlerin ruhumda,
Bileklerimde değil,
Sen gittikçe derinleşiyor bu esaret.
Bir bakışınla dirilirken,
Bir suskunluğunla ölüyorum,
Aşk dediğin bu mu?
Hem cennet, hem cehennem...
Gel, ya kurtar beni bu damladan,
Ya da sonsuza dek boğulayım içinde.
Seninim ben, ey canımın canı,
Kölen, duan, gözyaşın...
Hepsi seninim.
Kızıl Gözlü Muhafız
Kıskançlık bir hançerdir, sapı beynimde,
Ucu kalbime batar.
Başkasının gözleri, gözlerine değdiğinde
İçimde fırtına kopar.
Zehirli bir duman olur dolar ciğerlerime,
Boğar da boğar.
Seni başkasına kaptırmam, gözlerinde bile .
Ellerimle oyarım o gözleri, rüyada olsa bile.
Sen benim hüznümün sultanı,
Bense o sultana köle.
Kıskanırım, evet, hem de zalimcesine
Ama incitmem seni, asla incitemem .
Sadakatim bir kale, sen içinde hürsün
Kıskançlığım kalenin kızıl gözlü muhafızı.
Ay Işığında Beklenen An
Bir gün gelecek, biliyorum, kapı çalacak usulca
Sen olacaksın gelen, rüzgâr kokunla birlikte
Ama bitmeyecek bu sefer, sen gitmeyeceksin
Kavuşmak sonsuzluk olacak, zaman duracak orada.
Dudakların dudaklarıma değdiğinde
Dünya susacak, kuşlar bile nefesini tutacak
Tuzlu bir nehir gibi gözyaşlarımız karışacak
Ama bu sefer acıya değil mutluluğa akacak.
Hayal ediyorum geceleri:
Senin başın göğsümde, saçların yastığa yayılmış,
Ay ışığı süzülüyor pencereden .
Nefeslerimiz aynı ritimde, kalp atışlarımız bir
Kavuşmak böyle bir şey işte: iki yarım biz bir.
Göğüste Saklı Bahar
Kelimelere dökemem ben bu aşkı,
Çünkü o, göğüste saklı bahar.
Kimse bilmesin isterim , kimse duymasın onu,
Sanki peri masalı,dile getirince kaçar.
Geceleri açıyorum kalbimi,
Yıldızları şahit tutuyor ,
Aya fısıldıyorum adını.
Yüzler Denizi, Ben Adada
Kalabalıkta yürüyorum, omuz omuza
Ama kimse görmüyor beni, kimse duymuyor
Yüzler akıyor yanımdan, nehir gibi hızlı
Ben duruyorum ortada, bir ağaç gibi yalnız.
Kimse sormuyor “nasılsın diye ?
Kimse bakmıyor yüzüme...
Yabancılaşma bu işte: kalabalıkta kaybolmak
Binlerce insan arasında tek başına kalmak
Bu yalnızlık bir cam fanus, içeride ben
Dışarıda hayat akıyor, sesler çarpıyor cama
Ama dokunamıyorum, hissedemiyorum
Sadece seyrediyorum.
Belki bir gün biri fark eder beni
Bir bakışla kırar bu fanusu
Şimdilik kalabalıkta bir hayaletim
Görünmez, duyulmaz, sadece varım.
Sokak Lambasının Gölgesinde
Gece iner, sokaklar artık anı.
Lambalar yanar tek tek ve sarı.
Adımlarım yankılanır taşlarda,
Issızlık sarar her yanı.
Köşede bir kedi miyavlar
Pencereler karanlık, perdeler kapalı.
Biliyorum herkes uyanık
Ama kimse beklemiyor beni.
Bir banka otururum, başımı ellerime alır
Düşünürüm eski günleri, eski dostları
Ama hepsi geçmişte kaldı,
Şimdi sadece ben varım,
Bir kedi bir de sokak lambası
Rüzgâr eser, yaprakları savurur önümde
Sanki “kalk git” der evine,
Ama nereye gideyim?
Her sokak aynı ıssızlık
Her sokak aynı yalnızlık,
Her sokak aynı boşluk.
Sabaha kadar yürürüm bazen,
Issız sokaklarda kendimi ararım
Bulamam belki,
Ama bilirim üç kişiyiz
Ben, sokak lambası Bir de kedi...
Aynadaki Yoldaş
Karanlık odamda , ayna karşısında otururum
Yüzüme bakarım, gözlerimde yorgun bir adam
“Bugün nasılsın?” derim kendime,
Usulca cevap gelir aynadaki benden
“Yalnızım, her zamanki gibi.”
İç döküş başlar o zaman,
Kelimeler akar...
Geçmiş hatalar,
Kırık hayaller,
Uutulmaz acılar,
Uzar da uzar ...
Bazen kızarım aynadaki surete ,yumruğum sıkılır,
“Neden böylesin?” derim
Sonra affederim, sarılırım hayalimle
Çünkü başka kimsem yok,
Sadece ben ve aynadaki bu yansıma.
Gözyaşları akar, ayna buğulanır
Ama silerim, devam ederim içimi dökmeye
Yalnızlığın en derininde,
Kendimle barışırım belkide .
Gece biter, sabah olur, ayna hâlâ orada
Yine konuşuruz, yine paylaşırız yükü
Kendiyle konuşmak yalnızlığın ilacı mı?
Belki de, çünkü susmak daha beter.
Boş Evin Hayaleti
Kapı çalmaz artık,
Telefon susar
Posta kutusu boş,
Kimse sormaz halimi
Evde dolaşırım,
Duvarlar bile yabancı.
Eski eşyalar bakar bana,
Koltukta izin var, ama sıcaklık yok
Yatak soğuk, yastıklar buruşuk
Terk edilmişlik bir buz,
Kemirir içimi yavaşça.
Neden gittiler?
Neden bıraktılar beni?
Sorular döner kafamda,
Cevap yok.
Belki suç bende, belki kaderde
Ama his aynı: boşluk, sonsuz bir boşluk.
Dışarı çıkarım, insanlar geçer yanımda
Ama dokunamam, hissedemem varlığını
Terk edilmiş bir ada gibiyim okyanusta
Dalgalar vurur, ama kimse gelmez.
Bu his geçer mi bilmem,
Belki alışırım.
Ama acısı derin, yarası açık
Terk edilmek ölmek gibidir biraz
Ama ölmeden, yaşayarak ölmek.
Sessiz Dostlar
Odamda eşyalar var, yılların yoldaşları
Lamba yanar her gece, masam bekler beni
Kitaplar rafta dizili, tozlanmış ama sadık
Onlarla konuşurum, yalnızlığımda.
Lamba der: “Işığım senin için”
Masam der: “Yaz, dök içini kâğıda”
Kitaplar fısıldar: “Oku, unut dünyayı”
Eşyalar birer birer , canlanır yalnızlığımda.
Duvardaki resim gülümser bana
Saat tıkırdar, ritim tutar kalp atışıma
Perde rüzgârda sallanır, dans eder gibi
Bu bağ bir aşk, sessiz ama derin.
Başka kimse yoksa, eşyalar yeter
Onlar terk etmez, onlar sadıktır
Odam bir kale, eşyalar askerlerim
Yalnızlıkta bile, onlarla yalnız değilim.
Ama bazen düşünürüm: bu bağ mı delilik?
Eşyalarla konuşmak mı çare?
Belki evet, belki hayır
Ama şu an onlar var, ve bu bana yeter.
Betondan Kafes
Şehir yükselir, gökdelenler göğe uzanır
Işıklar yanar söner, arabalar akar durur
Ama insan yalnız, kalabalıkta boğulur
Modern hayat bir kafes, betondan örülmüş.
Metroda yüzler donuk, kulaklık takılı
Kimse bakmaz gözüne, kimse sormaz adını
Evler kutu gibi, komşu bilinmez
Yalnızlık burada bir salgın, bulaşır herkese.
İşten eve, evden işe döngü
Ekranlar dost olur, sanal arkadaşlar
Ama dokunuş yok, sıcaklık yok
Kent insanı yalnız, ruhu aç, kalbi boş.
Gökyüzü bile görünmez dumandan
Parklar bile kalabalık, ama ıssız
Modern yalnızlık bir lanet mi?
Belki de, ama kaçış yok, içindeyiz.
Mazinin Dikenleri
Eski bir fotoğraf düşer elime, sararmış
Gülüşler donmuş orada, zaman durmuş
Ama şimdi sızı başlar, derin bir yerden
Anılar diken gibi batar, kanatır kalbi.
O günlerdeki mutluluk, şimdi bir hüzün
Kaybedilenler akla gelir, gözyaşı akar
“Neden bitti?” derim,ama cevap yok
Sadece sızı, keskin, acımasız bir acı.
Her anı bir yara, kabuk bağlamış ama
Dokununca açılır, kanar yine
Melankoli bu işte: geçmişin gölgesinde yaşamak
Şimdi’yi zehirlemek, yarın’ı unutmak.
Ama bırakamam anıları, onlar benim
Sızısıyla birlikte taşırım onları
Eski anılar hüzün verir, ama var eder de beni.
Bensiz olmazlar, onlarsız “ben” de olamaz.
Göğün Gözyaşları
Gökyüzü kararır, bulutlar ağırlaşır
Yağmur başlar, damla damla iner toprağa
Pencereden bakarım, sokaklar ıslanır
İnsanlar koşar, şemsiyeler açılır
Ama ben dururum, teslim olurum yağmura
Düşünceler ağırlaşır, anılar canlanır
Yağmur sesi bir ninni, ama hüzünlü
Uyutur beni, geçmişin kucağında.
Sarı Vedalar
Sonbahar gelir, yapraklar sararır usulca
Rüzgâr eser, dallardan kopar birer birer
Toprak alır onları, saklar başka bahara
Her yaprak bir ömür, yeşilden sarıya döner
Dökülüş bir veda gibidir, hüzünlü, sessiz
Hayat gibi: parlak başlar, solgun biter
Kokun Hâlâ Burnumda
Kokun kaldı yastıkta, bir iz gibi silinmez
Lavanta mı, yasemin mi, yoksa sadece sen miydin?
Burnuma dolar ansızın, bir rüzgâr eser gibi
Gözlerim dolar, hasret dolar içime yeniden.
Bir elbise koklatırım burnuma geceleri
Sanki yanımda uyuyorsun, nefesin ensemde
Ama uyanınca boşluk vurur yüzüme
Hasret kokuya, sese, sana karışır, boğar beni.
Şimdi’nin Altın Anahtarı
An bir hediye, paketlenmiş,
Açılmayı bekler.
Geçmiş gitti, Gelecek meçhul,
Ama, şimdi burada.
Carpe diem der eskiler, yakala anı.
Çünkü yarın olmayabilir,
Bu an kaybolabilir.
Bir gülüş,
Bir bakış,
Bir nefes.
Hepsi şimdide.
Tut ellerini sıkı, bırakma.
Hayat bir nehir, akar durur,
Ama sen durma.
Anın kıymetini bil, yaşa dolu dolu.
Dün pişmanlık,
Yarın kaygı getirir,
Ama şimdi özgür, şimdi senin.
Bir fincan çay iç,
Bir kuşu dinle,
Bir yıldız kaydır gökyüzünde
Veya suyun üstünde...
An bir hazine..
Morun Çığlığı
Elleri bağlı doğar kızlar bu coğrafyada
Göğüslerine değil,
Hayallerine vurulur kelepçe.
“Sus” der baba,
“Sus” der koca,
“Sus” der kanun bazen.
O susar.
Morarmış kollar konuşur,
Morarmış dudaklar anlatır onu sessizce.
Bir tokatla başlar hikâye,
Bir yumrukla biter umut,
Kadın olmak,
Bazen sadece nefes alabilmek için direnmek.
Kemik kırılır,
Ruh kırılır,
Ayna kırılır en son.
Ama kırılan her şeyden kan damlar, o kan mor olur.
Şiddet erkeğin dili değil, korkunun dili olur
Kadın susmazsa eğer,
Dünya susar bir an......
Bir gün kalkar o mor eller,
Bir gün yazar kendi destanını.
Ve o destanın ilk satırı:
“Artık yeter”.
Mor kurdele boynunda,
Yumruk sıkılı göğsünde.
“Susma, haykır” der içindeki ses,
Her tokat bir yara,
Her yara bir çığlık olur zamanla
Kadın kalkar yerden, kırık kemikle bile.
Şiddet karanlık bir oda, kadın ışığı yakar
Bir gün o ışık yayılır,
Evden sokağa,
Sokaktan dünyaya.
“Benim bedenim benimdir” yazılır duvarlara.
Zincirlerin Şarkısı
Kalem bile titrerken elimde,
Susturulur sesim.
Düşünmek bile suç sayılır bu demir kafeste.
Duvarlar kulak, gökyüzü bile ihbarcı.
Hürriyet, eski bir türkü gibi söylenir artık sadece.
Bir cümle için hapis,
Bir şiir için sürgün Gözler bağlı,
Ağızlar mühürlü,
Vicdanlar kördür ...
Ama en derin hapishane,
İnsanın kendi sustuğu yerdir.
Adaletin Eksik Dişi
Terazi eğri, kör değil artık,
Gözü var ama bakmıyor
Zenginin gölgesi uzun,
Fakirin gölgesi yok sayılıyor
Mahkeme salonunda yankılanan tek ses:
Adalet değil para sayma makinesi.
İsyanım sessiz değil,
Boğazımda düğümlü bir çığlık,
Yüreğimde kırık bir kılıç,
Elimde kırılmış bir kalem...
Adalet, bir masal miydi bize anlatılan?
Ama bir gün o eksik dişli çark duracak,
O gün herkes anlayacak: adaletsizlik hepimizi yutar
Ve o gün,en büyük mahkûm adaleti öldürenler olacak.
Kaybolan Masumiyetin
Hüzünlü Hatırası
Bir gün yalan söyledim ilk kez,
Aynaya bakamadım.
O küçük çocuk gitti,
Yerine utançla büyüyen biri geldi.
Masumiyet, bir balon gibi patladı elimde.
İçinden sadece hava çıktı,
Biraz da gözyaşı.
Artık gülüşler hesaplı,
Sarılmalar temkinli.
Gözler yalan söylerken bile inandırıcı.
Kaybettiğimiz şey oyuncak değil,
Temiz bir vicdanı.
Bazen bir çocuk sesi duyarım sokakta,
O an masumiyet geri döner gibi olur ruhuma,
Kısa bir an, sonra yine büyürüz…
Söz, Bugün Şiir Yok
Kağıdı katladım, kalemi kırdım,
Mısralar kapıda kalsın bu gece.
Dizelerden geçip yanına vardım,
Kafiye sesini sildim gizlice.
Gözlerin varken kim bakar heceye?
Sözler lüzumsuz, harfler hep yük.
Dönüp bakmadım bugün imgeye,
Sessizlik, şiirden daha da büyük.
Sitem etme sakın “yazmıyorsun” diye,
Seni yaşamak varken yazmak da neymiş?
Bu sessiz günümden sana hediye:
En güzel şiirim, sustuğumdaymış .
Bugün şiir yok, dedim
Ama gözlerim hâlâ yazıyor
Sesim sustu, dilim döndü
Ama kalbim cümleler kuruyor.
Söz verdim, dinleneceğim diye
Ama her köşe, her duvar
Bir mısra fısıldıyor bana
Bir şiir daha, farkında olmadan.
Evet, bugün şiir yok
Ama bu yokluk da bir sözdür
Beni terk etme, diyordum
O an bir şiir doğdu, biraz da suskun.
Bugün şiir yok, derken
Bütün sessizliğim fısıldıyor
Yazmanın yasak olduğu o günde
Şiir, daha da çok büyüyor.
Sol Yanım
Bir şehir yıkıldı, enkazı bende kaldı,
Toz duman içinde, nefesim darda.
Güneş doğmadı bugün, sanki geç kaldı,
Kendi içimde gurbetim, ruhum firarda.
Sol yanım;
Hangi rüzgârın kırdığı bir daldır bilinmez.
Çivisi çıkmış bu dünyanın ortasında,
Gözyaşıyla yıkanan yaralar geçmez.
Eksik bir mevsimin kışındayım sanki,
Yazlar uğramaz, baharlar gelmez.
Sol yanım;
Adını koyamadığım bir boşluk bu,
Ne sesim duyulur, ne sızım geçer.
Zaman dediğin, acının sadık dostu,
Gidenler mi götürdü, kalanlar mı unuttu?
Sol yanım,
Bir eski saat gibi tıkır tıkır işlemez artık,
Yalnızca ağrır.
İçinde bir nehir var,
Kurumuş yatakta taşlar sessizce yuvarlanır.
Her yuvarlanışta adın düşer aklıma,
Bir parça daha eksilirim.
Sol yanım,
Gittiğin yerden hiç dönmedi.
Orada hâlâ bir pencere açık,
Perdesi rüzgârla kendi kendine sallanır.
Sol yanım,bir yangın yeri artık.
SON SÖZ
Bu kitabın son sayfasına geldiğinizde, aslında bir kurgunun değil, bir yaşantının içinden geçtiğinizi fark etmişsinizdir. Elinizde tuttuğunuz bu sayfalarda "yazar" ile "insan" arasındaki o ince çizgi tamamen silinmiştir.
Erdal Balcı, kelimelerini bir vitrin düzenlemek için değil, bir yangını söndürmek ya da o yangına şahitlik etmek için seçiyor. Onun dünyasında şiir; bir sığınak olduğu kadar, aynı zamanda bir yüzleşme alanıdır. "Kendime Manifesto" diyerek başladığı bu yolculukta, okuru sadece kendi iç dünyasına değil, çağın çürümüşlüğüne, sahte nezaketlerine ve maskeli vicdanlarına tuttuğu aynaya da davet ediyor. Kitabın yapısındaki o kendine has
"bölümsüzlük", yazarın hayata bakışının bir yansımasıdır. O, acıyı sevinçten, ihaneti sadakatten, doğumu ölümden keskin çizgilerle ayırmayı reddeder.Çünkü ona göre hayat; bir intihar haberiyle sarsılırken aynı zamanda bir çocuk sesinde masumiyeti bulabilmektir. Bu şiirler, belli bir sıraya dizilmemiş, aksine hayatın o karmaşık, kaotik ama bir o kadar da sahici akışına bırakılmıştır.
Burada konuşan kişi, üstenci bir dilin veya akademik kalıpların arkasına gizlenmez. Aksine; yorulmuş, kırılmış, "bu çağ mı kötüydü yoksa biz mi?" diye sormuş ama asla diz çökmemiştir. "Yorgun Şiirler",sadece bir kitap değil; samimiyetin, vicdanın ve her şeye rağmen "insan" kalma inadının bir vesikasıdır.
Şiir biter, sayfa kapanır; ama mısraların bıraktığı o "temiz vicdan" arayışı, okurun zihninde yankılanmaya devam eder.
Erdal Balcı



Yorumlar