top of page

YORGUN ŞİİRLER - II

Yazarın fotoğrafı: Erdal  Balcı
Erdal Balcı
2 Haz
14 dakikada okunur

Sitem


Gelmeyeceksin biliyorum, Karanlık, içime çöken ebedi zindan,

Ne dua yetişir,ne de bir ferman...

Vuslat hayal oldu, umut beklenir mezar taşından,

Güneş doğmaz,hayalin bile silindi gözlerimden,

Vuslat yok!

Umut yok!

Sabah da olmaz!

Ölüm susar,gam sözlerimden.

Kapılar kapalı!

Sokaklar hep çıkmaza..

Kavuşmak yok!

Sonsuz ayrılık yazılmış anlımıza.

Geçmez sandığım gençliğim geçti,

Bitmez dediğim ömrüm bitti,

Hayran hayran aynada baktığım yüzüm,

Yüzümde derin çizgiler...

Bir de yüreğe oturmuş,koskocaman bir hüzün.

Sözün bittiği günleri yaşıyorum,

Ağlama iki gözüm...


Son Sigara


Son bir siğara daha yak, gece ağır,sessiz ve kara,

Küllere sinmiş hatıramız var daha...

Gözlerimde yanan kıvılcım sönmeden önce,

Dumanında saklı son cümleler var hâlâ.

Son bir siğara daha yak, İçimde fırtına koparan,

Küllük dolusu suskunluk, elimde senden kalan.

Son bir sigara daha yak, dumanıyla kalp çizelim..

Ateşin üstünden geçelim.

Sonra bir sigara daha yak!

Yarım kalmış aşkları,

Yaşanmış acıları,

Tütüne sar sevdanı,

Kağıdına yaz adını!

Rüzğara vereyim,

Alıp götürsün hatıranı...


Ve İnsan Aldandı


Bir gün bir kitap yazacak olsaydım adı Ve İnsan Aldandı olurdu.


Bir fısıltı düştü kulağa, karanlığın içinden,

İnce ve sinsi....

Bir sevda düştü kalbe.

Daha çok olsun, daha yüksek olsun...

Daha parlak olsun “dünyam” dedi.

Nefsin hoşuna gitti,

Bir makamın gölgesini,

İki alkış, üç kuruş menfaatini,

Unuttu, adaletin terazisini,

Sözünden caydı, özünü sattı,

Ve İnsan Aldandı!

Nefis, ateş gibi üfledi içinden,

Kibrin dikeni sarınca, kalbi derinden,

Vicdan susup merhamet göçünce,

Ve insan aldandı böylece!

Bir avuç altın, bir tomar kağıt,

Gözünü kör etti hakikate,

Bir fakir düştü kapısına, bir de zengin,

Fakiri kovdu, zengin geçti, baş köşeye...

Ve insan aldandı böyle, kimbilir kaç kere!

Göz kamaştırdı gülüşler,

Geceyi süsledi bedenler,

Bir anlık lezzet için,

Geçti, bir ömürlük izzetten,

Ve insan bir daha aldandı gerçekten!

Toprak kayarken sessizce, ayağının altından,

Ebediyet çağırırken onu uzaklardan,

Dünya zindanında zincir vuruldu ayaklarından,

Yol belliydi, uyarı çoktu, ama kulaklar sağırdı,

Mühür vuruldu kalbine, gidemedi öteye,

Ve insan aldandı! Böyle kaç kere.


Yabancı


Hani o sokakta yürürdük el ele,

Yağmur yağardı...biz ıslanmazdık seninle.

Şimdi camdan bakıyorum aynı sokağa ,

Sen olmayınca;

Herkes bana düşman, yabancı sanki...

Bir yabancı gibisin,gel artık,

Sensizlik bitsin.

Bir ses ver, duyayım!

Hasretim dinsin.

Dün bizdik, bugün el olduk!

Reva mı bana bu?

Gel artık sevgilim bir yabancı gibisin.

Ne zaman ördük aramıza, biz bu duvarları?

Kimler soğuttu beni senden,unuttun yarınları ?

Gurur dediğin, aşkın celladıymış meğer!

Yakıp kül etti, en masum yaşanmışları...


04:17 Zamanın Kırıldığı Yer


Vakit tam dört on yedi…

Kıyamet dedikleri, bir gece uykusuna misafir geldi.

Önce yer sarsıldı, sonra gök çöktü,

Koca on bir şehir sessizliğe gömüldü.

Önceki,ömre bedel…

Sonraki,geçmişi siler…

Bir baba gördüm; kaskatı kesilmiş bir beton yığınının başında,

Dünyanın en ağır yükünü tutuyordu avucunda.

Ölüm soğuktu!

Gece soğuktu!

Bedenler soğuktu!

Kimse yoktu!

O enkaz yığınlarının arasında, durmuş ve donmuş bir saat!

04:17 de küsmüş akrebi yelkovana…

Ne ileri gidiyor hayat, ne geri dönüyor gidenler.

Yollar yarılmış, toprak içindeki acıyı kaldıramayıp çatlamış.

Binalar kâğıt gibi dağılmış sokaklara.

Neşeyle girilen evler,sessiz sedasız dönmüş kabristana…

En büyük ölüm neydi bilir misin o gece?

“Sesimi duyan var mı?” diye bağırmaktı boşluğa…

Ve sabaha çıkmayacağını bile bile uyumak oldu soğukta…


Veda Makamı


Hangi mevsimden kalmış,hangi dilde yazılmış bu eski şarkı?

Aynada gördüğüm yüz,senden çoktan vazgeçmiş bir yabancı.

Kırık bir şişenin dibinde kalmış sensizliğin ve acının tadı.

Yüreğimde hapsolmuş, susturulmuş, son bir sancısın artık.

Bu bir veda değil, yarım kalmış bir şarkının makamı.

Bir daha asla çalınmayacak,tutulmayacak o eski notaların yası.

Eski bir veda makamıdır bu,durmadan içimde çalan.

Ne susturanı var,ne de yeniden başlatanı.

Gözlerin denizi, ben o denizde boğulmayı seçtim bile bile.

Şimdi her dalga bir mazi oluyor;siliyor gülüşümüzü seninle.

Kıyıya vuran her köpükte son bir kez daha, sana dokunuyorum,

Kayboluyorsun, kumlara yazdığımız “aşkım” yazısı gibi.

Hangi rüzgar savurdu bizi, şu bilinmez limana?

Biliyorum geri gelmeyeceksin;

Gelmesen de, bıraktığın o his...

O bir yanık leke gibi,ruhumun tam ortasında.

Ne silinir, ne unutulur,ne de başkasıyla kapanır asla.


Güneş Olmak


Bazen düşünüyorum,

Nedir bu dünyanın hali?

5N1K sorular dolaşıyor aklımda.

Hepside cevapsız.

Aslında hepsi cevaplı.

Ama anlatamıyorum.

Anlatsam dinlemiyorlar.

Son vazgeçiyorum sorulardan ve cevaplardan.

Bana ne diyorum.

Ben güneşim, onlar dünya.

Dönüp dursunlar etrafımda.

Yüzünü dönen ısınır,

Sırtını dönen üşür karanlıkta.

Kimi yakınımda yanar,

Kimi uzağımda donar.

Kimi “neden bu kadar sıcak” diye yakınır,

Kimi “niçin bu kadar soğuk” diye ağlar.

Kimi "nasıl böyle olur" diye hayret eder.

Ben yine de doğarım her sabah,

İsteselerde istemeselerde batmam.

Işığım aynı ışık,

Değişen sadece açıları,

Durdukları yer, bakış açıları.

Bazısı “fazla parlaksın” der, gözlerini kapar.

Bazısı “hiç ışığın yok” der, kördür çünkü.

Ben ne fazla parlarım ne de sönerim,

Sadece varım.

Bazen bir bulut geçer önümden,

Kendi gölgesini bana yükler. “Sen karardın” der.

Oysa sadece kendi gölgesinde boğuluyor.

Ben yine de yanarım.

Sessizce, inatla,

Kimse anlamasa da,

Kimse dönmese de.

Çünkü güneş olmak,

Başkalarının dönmesine bağlı değil.

Güneş olmak,

Kendi ateşini taşımaktır sonsuza kadar.

Ve bir gün, belki bir tek gezegen

Gerçekten döner yüzünü bana,

O zaman anlar: asıl ısınan, asıl yaşayan,

Asıl aydınlanan kendisiymiş.


Huzursuzluk


Bazen rüyamda muhteşem evler görüyorum,

Kapısında yazıyor

Bu ev senin.

Bu ev sensin.

İçeri giriyorum,

Bazen merdiveni yok,

Bazen penceresi,

Bazen sıvasız,

Bazen boyasız,

Bazen kapısı yok,

Bazen hasarı çok.

Uyanıyorum, bir huzursuzluk,

Kalbimden ruhuma,

Ruhumdan bedenime geçen bir huzursuzluk,

Biliyorum bu benim dünyam.

Biliyorum bir şeyler eksik

Bir şeyler yarım.

Bazen saraylar görüyorum rüyamda,

Muhteşem, altın işlemeli,

Mermer sütunlar gökyüzüne uzanıyor.

Ama içerisi karanlık.

Öyle bir karanlık ki,

Işık yakmaya çalıştıkça daha da koyulaşıyor.

Avizeler sönük, kristaller toz içinde.

Duvarlarda aynalar var ama yansıtmıyorlar beni;

Sanki ben orada yokum.

Sadece gölgem yürüyor, yalnız başına.

İçeri giriyorum, ayaklarım soğuk taşlara değiyor.

Her adımda bir ses duyuyorum,

Uzaklardan gelen,

Kendi sesim gibi ama daha eski, daha yorgun:

“Burası senin. Ama sen buraya ait değilsin.”

Merdivenler yarım kalıyor.

Çıkmaya çalışıyorum, basamaklar bitiyor,

Boşluğa adım atıyorum.

Düşmüyorum ama yükselmiyorum da.

Havada asılı kalıyorum, ne yukarı ne aşağı.

Pencereler var, dışarıyı gösteriyorlar;

Bahçeler yeşil, deniz mavi, güneş parlak...

Ama camlar kırık değil, sadece yok.

Rüzgâr giriyor, perdeler yok,

Perde yerine gölgeler uçuşuyor.

Bir oda buluyorum, içinde bir koltuk.

Oturuyorum.

Koltuk rahat ama soğuk.

Karşımda bir masa, üstünde bir ayna.

Aynaya bakıyorum;

Yüzüm orada ama gözlerim boş.

Sanki ruhum dışarıda kalmış,

Bedenim yalnız başına rüyada dolaşıyor.

Uyanıyorum.

Kalbim hızlı çarpıyor, boğazımda bir yumru.

Biliyorum bu benim dünyam.

Muhteşem ama eksik.

Güzel ama karanlık.

Tam ama yarım.

Bir şeyler eksik.

Bir şeyler yarım.

Belki o evin kapısına gerçekten

“Bu ev senin” yazmıyordu.

Belki “Bu ev sensin” yazıyordu.

Ve ben hâlâ o evi tamir edemiyorum.

Çünkü anahtarı içimde bir yerde sakladım,

Ama nerede olduğunu unuttum.

Huzursuzluk işte tam orada başlıyor.

Rüyadan uyanınca değil,

Rüyadayken anladığım anda...


Sen Aslında Yoktun


Ey gözleri ceylan, kaşı hilal, boyu selvi,

Kirpiği ok, dudağı bal, yanağı al sevgili!

Sen aslında hiç var olmadın.

Bazen bir gazelin en mahrem mısrasında gizlendin,

Bazen bir romanın en derin satırında rüyaya döndün.

Kiminin hayali, kiminin hiç doğmamış yâri oldun.

Geceler boyu divanların sayfalarına iliştirilmiş,

Bir nağme gibiydin,

Sabahla birlikte rüzgârda savrulan,

Bir yaprak misali kayboldun.

Adın kâh Leyla oldu, kâh Şirin,

Kâh hiç duyulmamış bir fısıltı.

Seni çağırdığımda titrerdim dudaklarım,

Boş bir kuyuda yankılanırdı adın.

Sen yoktun ama ben vardım;

Gözlerim seni ararken karanlığa alıştı,

Yüreğim seni beklerken taşa kesti.

Her bahar açan gül senin al yanağındı sandım,

Her çağlayan ırmak senin dağınık saçın sandım taradım,

Her esen meltem senin sıcak nefesin sandım yandım.

Oysa sen,hiç yaşanmamış bir masalın,

Yaşanmamış aşkı yaşamamış prensesin,

Soluk rengiydin yalnızca,

Bir bestenin yarım kalmış, iç çeken nağmesiydin.

Ben seni bulmak için dağları aştım, denizleri geçtim,

Sen ise gökyüzümde hiç doğmamış, ebedi bir yıldızdın.

Ah sevgili,seni sevmek bile,

Başlı başına bir yanılsamaydı belki…

Ama bu yanılsama o kadar tatlı, o kadar yakıcıydı ki,

Gerçek denen her şey yanında solarak küle döndü.

Şimdi hâlâ o mısraların arasında usulca geziniyorsun,

Ben ise burada,

Senin hiç var olmadığın bu ıssız dünyada,

Sana can vermek için,

Kanayan kalemimle şiir döktürüyorum.


Ödüm Kopuyor


Zamanın amansız çarkı dönerken, Zihnimin ışıkları bir bir sönerken, Ruhum gurbetinde sessiz yanarken; Seni unuturum diye ödüm kopuyor.

Gözümden silinmez o eşsiz hayat, Hayalin kalbimde en kutsal mabet, Lakin korkutuyor beni bu hayat; Yüzünü unuturum diye ödüm kopuyor.


Ellerim boşlukta seni ararken, Geceler üstüme bir ağ gererken, Hasretin rüzgarı sertçe eserken; Tenini unuturum diye ödüm kopuyor.

Bir fısıltı kalsın isterim kulakta, Gülüşün canlansın her bir durakta, Kaybolursan eğer çok uzaklarda; Sesini unuturum diye ödüm kopuyor.


Her köşe başında izin dururken, Saatler vuslatın nabzını vururken, Hafızam yorulup bir an dururken; Adını unuturum diye ödüm kopuyor.

Yollara düşerim izini sürmeye, Gerek yok gözümle seni görmeye, Korkarım kalbimde mola vermeye; Yolunu unuturum diye ödüm kopuyor.


Güneş her sabah başka doğsa da, Bulutlar derdimi yere sağsa da, Yıllar üzerime toprak yığsa da; Gözlerini unuturum diye ödüm kopuyor.

Kader bu, ayırır bazen yolları, Kırar tutunduğum bütün dalları, Sarmasa da beni o sıcak kolları; Kokunu unuturum diye ödüm kopuyor.


Varlık sancısıyla yanarken içim, Bilmem ki bu dünya ne garip seçim, Aklımda cevapsız binlerce soru; Toprak seni benden önce sararsa, Üşürsün diye ödüm kopuyor..


Cidqi Benâmus


Zannedersin her sözü hikmet, her adımı rahmet.

Ama heyhat!

Özleri çürümüş, bunların her işi riya,

Doğruluk bunlara bar-ı bela.

Dön de bir bak etrafa!

Ortalık cidqi benamus kaynıyor.

Sözler yalan, özler talan…

Vicdanı hangi pazarda,kaça sattınız ulan?

Gideceğiniz yok!

Yuh olsun ulan yuh!

Eskiden ar vardı, haya vardı bu topraklarda.

Mertlik dediğin

Koca bir dağdı.

Çakallar gelmiş,aslanların meydanına dalmış.

Ortalık cidqi benamus kaynıyor.

Dost dersin sırtındaki hançerin izini süremezsin.

Hakkın divanında hakkı,nahak yazanları bilemezsin,

Şimdi kime sırtını dönsen arkandan bir mar gibi...

Sokuyor ulan sokuyor…

Ortalık cidqi benamus kaynıyor.


ÖMRÜMÜ BİR KAĞIDA VE BİR KALEME REHİN VERDİM

 

Mürekkep değil akan, damarımın sessiz vaveylası,

Bir ömür rehin düştü, beyazın o devasa tenhasına.

Ben her gece mısraların eşiğinde diz çöktüm,

Ruhumu bir elif gibi bıraktım kalemin fırtınasına.

 

Söz dediler; geçicidir, uçar gider rüzgarla,

Bilmediler; her harf bir çiviymiş zamanın bağrına.

Ben bin yıllık bir suskunluğu tek bir nokta ile deldim,

Gölgeyi yırtan o altın ışığın, o kadim çağrısına...

 

Beş kapı önünde bekledim, anahtarım sadece sabırdı,

Mürdeler panayırında diriliş muştusu aradım durdum.

Kalemim; sırdaşım, celladım ve yegane zaferimdi,

Ben hayatın hesabını, kelimelerin mahkemesinde sordum.

 

Şimdi bir kağıt parçasıdır taşıyan koca bir ömrü,

Hangi sahaf tozunda saklanır bilmem ki bu yangın?

Rehinim çözülmesin varsın, ben bu gurbette yok olayım;

Zira "Lebid-i Halet"ten duyulan, benim en gerçek yankım.

 

BEN SENİ DUAMDA SAKLADIM

 

Ben seni duamda sakladım, sonsuzluğa emanet ettim.

Sen beni bir damla gözyaşına hapsettin,

Kendine kul köle ettin... 

Şimdi o damlanın içinde boğuluyorum her gece,

Adın dudaklarımda dua,

Acın ciğerimde ateş.

Gözlerimi kapatsam rüzgârınla savruluyorum,

Açsam seni arıyorum,

Her yerde izini sürüyorum. 

Zincirlerin ruhumda,

Bileklerimde değil,

Sen gittikçe derinleşiyor bu esaret.

Bir bakışınla dirilirken,

Bir suskunluğunla ölüyorum,

Aşk dediğin bu mu?

Hem cennet, hem cehennem... 

Gel, ya kurtar beni bu damladan,

Ya da sonsuza dek boğulayım içinde.

Seninim ben, ey canımın canı,

Kölen, duan, gözyaşın...

Hepsi seninim.

 

Kızıl Gözlü Muhafız


Kıskançlık bir hançerdir, sapı beynimde,

Ucu kalbime batar.

Başkasının gözleri, gözlerine değdiğinde

İçimde fırtına kopar.

Zehirli bir duman olur dolar ciğerlerime,

Boğar da boğar.

Seni başkasına kaptırmam, gözlerinde bile .

Ellerimle oyarım o gözleri, rüyada olsa bile.

Sen benim hüznümün sultanı,

Bense o sultana köle.

Kıskanırım, evet, hem de zalimcesine

Ama incitmem seni, asla incitemem .

Sadakatim bir kale, sen içinde hürsün

Kıskançlığım kalenin kızıl gözlü muhafızı.


Ay Işığında Beklenen An


Bir gün gelecek, biliyorum, kapı çalacak usulca

Sen olacaksın gelen, rüzgâr kokunla birlikte

Ama bitmeyecek bu sefer, sen gitmeyeceksin

Kavuşmak sonsuzluk olacak, zaman duracak orada.


Dudakların dudaklarıma değdiğinde

Dünya susacak, kuşlar bile nefesini tutacak

Tuzlu bir nehir gibi gözyaşlarımız karışacak

Ama bu sefer acıya değil mutluluğa akacak.


Hayal ediyorum geceleri:

Senin başın göğsümde, saçların yastığa yayılmış,

Ay ışığı süzülüyor pencereden .

Nefeslerimiz aynı ritimde, kalp atışlarımız bir

Kavuşmak böyle bir şey işte: iki yarım biz bir.


Göğüste Saklı Bahar


Kelimelere dökemem ben bu aşkı,

Çünkü o, göğüste saklı bahar.

Kimse bilmesin isterim , kimse duymasın onu,

Sanki peri masalı,dile getirince kaçar.

Geceleri açıyorum kalbimi,

Yıldızları şahit tutuyor ,

Aya fısıldıyorum adını.


Yüzler Denizi, Ben Adada


Kalabalıkta yürüyorum, omuz omuza

Ama kimse görmüyor beni, kimse duymuyor

Yüzler akıyor yanımdan, nehir gibi hızlı

Ben duruyorum ortada, bir ağaç gibi yalnız.


Kimse sormuyor “nasılsın diye ?

Kimse bakmıyor yüzüme...

Yabancılaşma bu işte: kalabalıkta kaybolmak

Binlerce insan arasında tek başına kalmak


Bu yalnızlık bir cam fanus, içeride ben

Dışarıda hayat akıyor, sesler çarpıyor cama

Ama dokunamıyorum, hissedemiyorum

Sadece seyrediyorum.

Belki bir gün biri fark eder beni

Bir bakışla kırar bu fanusu

Şimdilik kalabalıkta bir hayaletim

Görünmez, duyulmaz, sadece varım.


Sokak Lambasının Gölgesinde


Gece iner, sokaklar artık anı.

Lambalar yanar tek tek ve sarı.

Adımlarım yankılanır taşlarda,

Issızlık sarar her yanı.

Köşede bir kedi miyavlar

Pencereler karanlık, perdeler kapalı.

Biliyorum herkes uyanık

Ama kimse beklemiyor beni.

Bir banka otururum, başımı ellerime alır

Düşünürüm eski günleri, eski dostları

Ama hepsi geçmişte kaldı,

Şimdi sadece ben varım,

Bir kedi bir de sokak lambası

Rüzgâr eser, yaprakları savurur önümde

Sanki “kalk git” der evine,

Ama nereye gideyim?

Her sokak aynı ıssızlık

Her sokak aynı yalnızlık,

Her sokak aynı boşluk.

Sabaha kadar yürürüm bazen,

Issız sokaklarda kendimi ararım

Bulamam belki,

Ama bilirim üç kişiyiz

Ben, sokak lambası Bir de kedi...


Aynadaki Yoldaş


Karanlık odamda , ayna karşısında otururum

Yüzüme bakarım, gözlerimde yorgun bir adam

“Bugün nasılsın?” derim kendime,

Usulca cevap gelir aynadaki benden

“Yalnızım, her zamanki gibi.”

İç döküş başlar o zaman,

Kelimeler akar...

Geçmiş hatalar,

Kırık hayaller,

Uutulmaz acılar,

Uzar da uzar ...

Bazen kızarım aynadaki surete ,yumruğum sıkılır,

“Neden böylesin?” derim

Sonra affederim, sarılırım hayalimle

Çünkü başka kimsem yok,

Sadece ben ve aynadaki bu yansıma.

Gözyaşları akar, ayna buğulanır

Ama silerim, devam ederim içimi dökmeye

Yalnızlığın en derininde,

Kendimle barışırım belkide .

Gece biter, sabah olur, ayna hâlâ orada

Yine konuşuruz, yine paylaşırız yükü

Kendiyle konuşmak yalnızlığın ilacı mı?

Belki de, çünkü susmak daha beter.


Boş Evin Hayaleti


Kapı çalmaz artık,

Telefon susar

Posta kutusu boş,

Kimse sormaz halimi

Evde dolaşırım,

Duvarlar bile yabancı.

Eski eşyalar bakar bana,

Koltukta izin var, ama sıcaklık yok

Yatak soğuk, yastıklar buruşuk

Terk edilmişlik bir buz,

Kemirir içimi yavaşça.

Neden gittiler?

Neden bıraktılar beni?

Sorular döner kafamda,

Cevap yok.

Belki suç bende, belki kaderde

Ama his aynı: boşluk, sonsuz bir boşluk.

Dışarı çıkarım, insanlar geçer yanımda

Ama dokunamam, hissedemem varlığını

Terk edilmiş bir ada gibiyim okyanusta

Dalgalar vurur, ama kimse gelmez.

Bu his geçer mi bilmem,

Belki alışırım.

Ama acısı derin, yarası açık

Terk edilmek ölmek gibidir biraz

Ama ölmeden, yaşayarak ölmek.


Sessiz Dostlar


Odamda eşyalar var, yılların yoldaşları

Lamba yanar her gece, masam bekler beni

Kitaplar rafta dizili, tozlanmış ama sadık

Onlarla konuşurum, yalnızlığımda.


Lamba der: “Işığım senin için”

Masam der: “Yaz, dök içini kâğıda”

Kitaplar fısıldar: “Oku, unut dünyayı”

Eşyalar birer birer , canlanır yalnızlığımda.


Duvardaki resim gülümser bana

Saat tıkırdar, ritim tutar kalp atışıma

Perde rüzgârda sallanır, dans eder gibi

Bu bağ bir aşk, sessiz ama derin.


Başka kimse yoksa, eşyalar yeter

Onlar terk etmez, onlar sadıktır

Odam bir kale, eşyalar askerlerim

Yalnızlıkta bile, onlarla yalnız değilim.


Ama bazen düşünürüm: bu bağ mı delilik?

Eşyalarla konuşmak mı çare?

Belki evet, belki hayır

Ama şu an onlar var, ve bu bana yeter.


Betondan Kafes


Şehir yükselir, gökdelenler göğe uzanır

Işıklar yanar söner, arabalar akar durur

Ama insan yalnız, kalabalıkta boğulur

Modern hayat bir kafes, betondan örülmüş.


Metroda yüzler donuk, kulaklık takılı

Kimse bakmaz gözüne, kimse sormaz adını

Evler kutu gibi, komşu bilinmez

Yalnızlık burada bir salgın, bulaşır herkese.


İşten eve, evden işe döngü

Ekranlar dost olur, sanal arkadaşlar

Ama dokunuş yok, sıcaklık yok

Kent insanı yalnız, ruhu aç, kalbi boş.


Gökyüzü bile görünmez dumandan

Parklar bile kalabalık, ama ıssız

Modern yalnızlık bir lanet mi?

Belki de, ama kaçış yok, içindeyiz.


Mazinin Dikenleri


Eski bir fotoğraf düşer elime, sararmış

Gülüşler donmuş orada, zaman durmuş

Ama şimdi sızı başlar, derin bir yerden

Anılar diken gibi batar, kanatır kalbi.


O günlerdeki mutluluk, şimdi bir hüzün

Kaybedilenler akla gelir, gözyaşı akar

“Neden bitti?” derim,ama cevap yok

Sadece sızı, keskin, acımasız bir acı.


Her anı bir yara, kabuk bağlamış ama

Dokununca açılır, kanar yine

Melankoli bu işte: geçmişin gölgesinde yaşamak

Şimdi’yi zehirlemek, yarın’ı unutmak.


Ama bırakamam anıları, onlar benim

Sızısıyla birlikte taşırım onları

Eski anılar hüzün verir, ama var eder de beni.

Bensiz olmazlar, onlarsız “ben” de olamaz.


Göğün Gözyaşları


Gökyüzü kararır, bulutlar ağırlaşır

Yağmur başlar, damla damla iner toprağa

Pencereden bakarım, sokaklar ıslanır

İnsanlar koşar, şemsiyeler açılır

Ama ben dururum, teslim olurum yağmura

Düşünceler ağırlaşır, anılar canlanır

Yağmur sesi bir ninni, ama hüzünlü

Uyutur beni, geçmişin kucağında.


Sarı Vedalar


Sonbahar gelir, yapraklar sararır usulca

Rüzgâr eser, dallardan kopar birer birer

Toprak alır onları, saklar başka bahara

Her yaprak bir ömür, yeşilden sarıya döner

Dökülüş bir veda gibidir, hüzünlü, sessiz

Hayat gibi: parlak başlar, solgun biter


Kokun Hâlâ Burnumda


Kokun kaldı yastıkta, bir iz gibi silinmez

Lavanta mı, yasemin mi, yoksa sadece sen miydin?

Burnuma dolar ansızın, bir rüzgâr eser gibi

Gözlerim dolar, hasret dolar içime yeniden.

Bir elbise koklatırım burnuma geceleri

Sanki yanımda uyuyorsun, nefesin ensemde

Ama uyanınca boşluk vurur yüzüme

Hasret kokuya, sese, sana karışır, boğar beni.


Şimdi’nin Altın Anahtarı


An bir hediye, paketlenmiş,

Açılmayı bekler.

Geçmiş gitti, Gelecek meçhul,

Ama, şimdi burada.

Carpe diem der eskiler, yakala anı.

Çünkü yarın olmayabilir,

Bu an kaybolabilir.

Bir gülüş,

Bir bakış,

Bir nefes.

Hepsi şimdide.

Tut ellerini sıkı, bırakma.

Hayat bir nehir, akar durur,

Ama sen durma.

Anın kıymetini bil, yaşa dolu dolu.

Dün pişmanlık,

Yarın kaygı getirir,

Ama şimdi özgür, şimdi senin.

Bir fincan çay iç,

Bir kuşu dinle,

Bir yıldız kaydır gökyüzünde

Veya suyun üstünde...

An bir hazine..


Morun Çığlığı


Elleri bağlı doğar kızlar bu coğrafyada

Göğüslerine değil,

Hayallerine vurulur kelepçe.

“Sus” der baba,

“Sus” der koca,

“Sus” der kanun bazen.

O susar.

Morarmış kollar konuşur,

Morarmış dudaklar anlatır onu sessizce.

Bir tokatla başlar hikâye,

Bir yumrukla biter umut,

Kadın olmak,

Bazen sadece nefes alabilmek için direnmek.

Kemik kırılır,

Ruh kırılır,

Ayna kırılır en son.

Ama kırılan her şeyden kan damlar, o kan mor olur.

Şiddet erkeğin dili değil, korkunun dili olur

Kadın susmazsa eğer,

Dünya susar bir an......

Bir gün kalkar o mor eller,

Bir gün yazar kendi destanını.

Ve o destanın ilk satırı:

“Artık yeter”.

Mor kurdele boynunda,

Yumruk sıkılı göğsünde.

“Susma, haykır” der içindeki ses,

Her tokat bir yara,

Her yara bir çığlık olur zamanla

Kadın kalkar yerden, kırık kemikle bile.

Şiddet karanlık bir oda, kadın ışığı yakar

Bir gün o ışık yayılır,

Evden sokağa,

Sokaktan dünyaya.

“Benim bedenim benimdir” yazılır duvarlara.


Zincirlerin Şarkısı


Kalem bile titrerken elimde,

Susturulur sesim.

Düşünmek bile suç sayılır bu demir kafeste.

Duvarlar kulak, gökyüzü bile ihbarcı.

Hürriyet, eski bir türkü gibi söylenir artık sadece.

Bir cümle için hapis,

Bir şiir için sürgün Gözler bağlı,

Ağızlar mühürlü,

Vicdanlar kördür ...

Ama en derin hapishane,

İnsanın kendi sustuğu yerdir.


Adaletin Eksik Dişi


Terazi eğri, kör değil artık,

Gözü var ama bakmıyor

Zenginin gölgesi uzun,

Fakirin gölgesi yok sayılıyor

Mahkeme salonunda yankılanan tek ses:

Adalet değil para sayma makinesi.

İsyanım sessiz değil,

Boğazımda düğümlü bir çığlık,

Yüreğimde kırık bir kılıç,

Elimde kırılmış bir kalem...

Adalet, bir masal miydi bize anlatılan?

Ama bir gün o eksik dişli çark duracak,

O gün herkes anlayacak: adaletsizlik hepimizi yutar

Ve o gün,en büyük mahkûm adaleti öldürenler olacak.


Kaybolan Masumiyetin

Hüzünlü Hatırası


Bir gün yalan söyledim ilk kez,

Aynaya bakamadım.

O küçük çocuk gitti,

Yerine utançla büyüyen biri geldi.

Masumiyet, bir balon gibi patladı elimde.

İçinden sadece hava çıktı,

Biraz da gözyaşı.

Artık gülüşler hesaplı,

Sarılmalar temkinli.

Gözler yalan söylerken bile inandırıcı.

Kaybettiğimiz şey oyuncak değil,

Temiz bir vicdanı.

Bazen bir çocuk sesi duyarım sokakta,

O an masumiyet geri döner gibi olur ruhuma,

Kısa bir an, sonra yine büyürüz…


Söz, Bugün Şiir Yok


Kağıdı katladım, kalemi kırdım,

Mısralar kapıda kalsın bu gece.

Dizelerden geçip yanına vardım,

Kafiye sesini sildim gizlice.

Gözlerin varken kim bakar heceye?

Sözler lüzumsuz, harfler hep yük.

Dönüp bakmadım bugün imgeye,

Sessizlik, şiirden daha da büyük.

Sitem etme sakın “yazmıyorsun” diye,

Seni yaşamak varken yazmak da neymiş?

Bu sessiz günümden sana hediye:

En güzel şiirim, sustuğumdaymış .

Bugün şiir yok, dedim

Ama gözlerim hâlâ yazıyor

Sesim sustu, dilim döndü

Ama kalbim cümleler kuruyor.

Söz verdim, dinleneceğim diye

Ama her köşe, her duvar

Bir mısra fısıldıyor bana

Bir şiir daha, farkında olmadan.

Evet, bugün şiir yok

Ama bu yokluk da bir sözdür

Beni terk etme, diyordum

O an bir şiir doğdu, biraz da suskun.

Bugün şiir yok, derken

Bütün sessizliğim fısıldıyor

Yazmanın yasak olduğu o günde

Şiir, daha da çok büyüyor.


Sol Yanım


Bir şehir yıkıldı, enkazı bende kaldı,

Toz duman içinde, nefesim darda.

Güneş doğmadı bugün, sanki geç kaldı,

Kendi içimde gurbetim, ruhum firarda.

Sol yanım; 

Hangi rüzgârın kırdığı bir daldır bilinmez.

Çivisi çıkmış bu dünyanın ortasında,

Gözyaşıyla yıkanan yaralar geçmez.

Eksik bir mevsimin kışındayım sanki,

Yazlar uğramaz, baharlar gelmez.

Sol yanım;

Adını koyamadığım bir boşluk bu,

Ne sesim duyulur, ne sızım geçer.

Zaman dediğin, acının sadık dostu,

Gidenler mi götürdü, kalanlar mı unuttu?  

Sol yanım,

Bir eski saat gibi tıkır tıkır işlemez artık,

Yalnızca ağrır.

İçinde bir nehir var,

Kurumuş yatakta taşlar sessizce yuvarlanır.

Her yuvarlanışta adın düşer aklıma,

Bir parça daha eksilirim.

Sol yanım,

Gittiğin yerden hiç dönmedi.

Orada hâlâ bir pencere açık,

Perdesi rüzgârla kendi kendine sallanır.

Sol yanım,bir yangın yeri artık.

 


SON SÖZ


Bu kitabın son sayfasına geldiğinizde, aslında bir kurgunun değil, bir yaşantının içinden geçtiğinizi fark etmişsinizdir. Elinizde tuttuğunuz bu sayfalarda "yazar" ile "insan" arasındaki o ince çizgi tamamen silinmiştir.

Erdal Balcı, kelimelerini bir vitrin düzenlemek için değil, bir yangını söndürmek ya da o yangına şahitlik etmek için seçiyor. Onun dünyasında şiir; bir sığınak olduğu kadar, aynı zamanda bir yüzleşme alanıdır. "Kendime Manifesto" diyerek başladığı bu yolculukta, okuru sadece kendi iç dünyasına değil, çağın çürümüşlüğüne, sahte nezaketlerine ve maskeli vicdanlarına tuttuğu aynaya da davet ediyor. Kitabın yapısındaki o kendine has

"bölümsüzlük", yazarın hayata bakışının bir yansımasıdır. O, acıyı sevinçten, ihaneti sadakatten, doğumu ölümden keskin çizgilerle ayırmayı reddeder.Çünkü ona göre hayat; bir intihar haberiyle sarsılırken aynı zamanda bir çocuk sesinde masumiyeti bulabilmektir. Bu şiirler, belli bir sıraya dizilmemiş, aksine hayatın o karmaşık, kaotik ama bir o kadar da sahici akışına bırakılmıştır.

Burada konuşan kişi, üstenci bir dilin veya akademik kalıpların arkasına gizlenmez. Aksine; yorulmuş, kırılmış, "bu çağ mı kötüydü yoksa biz mi?" diye sormuş ama asla diz çökmemiştir. "Yorgun Şiirler",sadece bir kitap değil; samimiyetin, vicdanın ve her şeye rağmen "insan" kalma inadının bir vesikasıdır.

Şiir biter, sayfa kapanır; ama mısraların bıraktığı o "temiz vicdan" arayışı, okurun zihninde yankılanmaya devam eder.


Erdal Balcı



Yorumlar


bottom of page